ANI YAŞAMAK – Hüseyin Eksik

Hapishane biliyorsun insanı kendi içine yöneltiyor. Hele ki uzun yıllar yatarsan git gide kendi içine kapanıyorsun. Geçmişine, anılara dalıyorsun. Nazım Hikmet diyor ya “Gözünü tavana dikip düşünmek tatlıdır ama tehlikelidir” diye. İşte hapishanenin rutin yaşamı, sıkıntıları karşısında insana anılara sığınmak bir çare gibi geliyor. Onlara sarılıyorsun, dalıyorsun, duygusallaşıyorsun. Bu şekilde git gide kırılgan hale geliyorsun. Ama hapishanede bir yanınla gül gibi kırılgan olsan da bir yanınla da çelik gibi güçlü olmak zorundasın. Anıların tatlılığı, geçmişin özlemi beni her ne kadar çekiyorduysa da sürekli buna karşı direniyordum. Tehlikenin farkındaydım. Ama Marquez’in bir sözü uzun bir süre beni geçmişe götürdü: “İnsanın yaşadığı değildir hayat, aslolan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır…”. Bu cümleden, aslolanın an değil, geçmiş olduğunu düşündüm. Yani hayat şu an yaşadıklarımız değil, geçmişte yaşadıklarımızdır gibi bir fikre kapıldım.

Yaşamın yaşanırken çok da fazla anlamlandırılamayacağı, ancak daha sonra anlamlandırılabileceği yönünde fikirlerim de vardı. İkisi birleşince, geçmişe dalmanın daha doğru olabileceği yanılsamasına kapıldım. Anı yaşamak bize hep yanlış bir söylem ve eylem gibi geliyor. Egemenlerin çokça dillendirdiği bir söylem ve yaşam tarzı olduğu için bir tür antipati de oluşuyor buna karşı. Tarihsellik veya ütopya daha cezbedici kavramlar gibi duruyor. Yaşamımız da biraz böyle. Çoğu zaman ya geçmişin anılarıyla, özlemiyle ya da gelecek güzel günlerin heyecanı, umuduyla yaşıyoruz. Her ikisi de olmazsa olmaz. Geçmiş güzel günlerin özlemi, tarih bilinci ve yine gelecek güzel günlerin heyecanı, ütopya olmadan yaşamak ne mümkün? Ama bu ikisini çok abartınca günü, anı, şimdiki zamanı ıskalıyoruz. Yaşamı teğet geçiyoruz. Günlük, anlık yaşamdan zevk alamadığımız gibi görev ve sorumluluklarımıza da sahip çıkamıyoruz.

Egemenlerin bahsettiği anı yaşamak, geçmişten ve gelecekten kopuk, kof, içi boş, anlamsız bir yaşamdır. Sorun anı yaşamakta değil. Sorun nasıl yaşadığımızda. Elbette doğrudan anı yaşamaktır. Ama anın geçmişle ve gelecekle bağını doğru kurarak yaşanması gerekiyor. Bilgece yaşam, özgür yaşam budur. Birey için de, toplumlar için de, doğru yaşam budur. Sürekli anılarıyla övünen veya gelecekte şöyle yapacağım diye atıp tutan ama günlük yaşamda avare avare dolaşan insanları düşünün. Böyle bir kişilik, anılara veya ütopyalara ne kadar değer verilebilir? Anlamsızdır. Toplumlar için de böyledir. Toplumlar da bazen geçmiş Altın Çağ özlemiyle veya gelecek umuduyla yaşarlar ama güncel görevlerini unuturlar. Böylesi toplumlar sağlıklı toplumlar değildir ve gelişme gösteremezler. En sağlıklısı geçmişi ve geleceği anda birleştirerek yaşamaktır.

Egemenler anı yaşayın diyor ama, boş yaşayın, bencilce yaşayın, tüketerek yaşayın, geçmişi ve geleceği unutarak yaşayın diyorlar. Biz de anı yaşayacağız ama bunların tam tersini yaşayacağız. Her anı dolu dolu yaşayacağız, üreterek yaşayacağız, her anımıza anlam ve değer katacağız. Çoğaltarak, paylaşarak yaşayacağız.

“Dayan iş ile, tırnak ile diş ile, umut ile sevda ile düş ile” diyen şairi de böyle anlıyorum. Umudu ütopya, düşü geçmişe özlem, işi ise an olarak anlıyorum. İşi unutup sadece umut ve düş ile yaşamayı sakıncalı buluyorum. Geçmişi ve geleceği anda birleştiren birey için iş Marx’ın dediği gibi “balık tutmak kadar zevklidir”. Birey olarak bunu başardığım anlarda ise iş, mantar toplamak kadar zevklidir. Nuh’un gemisinden kurtulan insanların heyecanıyla özgür yaşamın inşasına yönelmeli, her anımızda yaşamı yeniden ve yeniden üretmeliyiz. Bunu başarmalıyız ki yarın destan anlatır gibi anlatabileceğimiz hikayelerimiz olsun. Marquez’in sözünü de bu çerçevede anlıyorum şimdi. Anlatmak için yaşa. ANI YAŞA. Bugün yaşa ki, yarın hatırladığın anıların olsun. Güzel anılar…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*