CELALİ İSYANLARI – Cemal BOZKURT

Giriş

Anadolu’da isyan ve ayaklanma geleneğini Babailere kadar götürebiliriz. Bilindiği gibi Babailer, Baba İlyas ve Baba İshak önderliğinde 1240 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’ne karşı, devlet karşıtlığı temelinde, ideolojisini ve felsefesini oluşturduğu Heterodoks İslam çerçevesinde “göçebe asabiyeti” ve köylü örgütlenmesine dayalı eşitlikçi-ortakçı bir düzen kurmak için devrimsel bir süreç başlatmışlardı. Anadolu Selçuklu Devleti’ni yıpratmış, tüm zaaflarını ortaya çıkarmış fakat askeri olarak yenilmişlerdi. Bu yenilgiye rağmen ideoloji yüz yıllara yayılarak Osmanlı’yı da kapsayacak şekilde devamlılık sağlamıştı. Bektaşilikle beraber Osmanlı’nın kuruluş felsefesini oluşturmuş, sonraları Anadolu’da ezilenlerin isyan ve ayaklanmalarının ideolojik ve felsefi dayanağını temellendirmişti. Aleviliğin henüz Anadolu’da yaygınlaşmasından evvel, Babailerden çok sonra gelişen Kızılbaş ayaklanmalarının önde gelen önderleri de Babai geleneğini takip etmiş, bir imparatorluk olarak yükselen Osmanlı’nın baskı, zulüm ve katliamlarına karşı ayaklanmalarını sürdürmüştü.

Anadolu’da ezilenlerin tarihinde özellikle Kızılbaş ayaklanmalarında Bektaşiliğin önemli bir yeri vardır. Osmanlı kuruluş felsefesinde etkisini daha önce belirtmiştik. Fakat özellikle Hacı Bektaş Veli’nin ölümünden sonra ve Osmanlı’nın giderek devletleşme temelinde kurumsallaşması, Bektaşiliğin yavaş yavaş halktan uzaklaşmasını getirse de Bektaşilik yine de asıl anlamını halkta buluyordu. Esasında halktan uzaklaşmasından daha ziyade Bektaşilik devlet içinde eritilip yozlaştırılırken, ezilen halkın Bektaşiliği gelenek ve alışkanlıklarına uygun bir şekilde köylerde daima yaşam buluyordu. Halkın bu Bektaşilik anlayışı ise daima kanun dışı, ahlak dışı, sapkın vb. sayılıyordu. Osmanlı ve cumhuriyet tarihi boyunca Kızılbaşlık yok edilmesi gereken bir olgu olarak görülürken ezilen halkın Bektaşilik/ Alevilik anlayışı devletçe hiçbir zaman tanınmadı.

Bektaşilik, Bektaşi Dergâhı’nın başına geçen Balım Sultan’la uzlaşma esas alınarak devlet kanalına çekilmiş, devşirmelerden oluşan Yeniçerilik örgütlenmesiyle de kurumsallaşarak devletin bir kolu haline gelmiştir. Dergâh, kendi ekonomik faaliyetlerini kuran ve geliştiren, kendi gelenek ve alışkanlıklarına göre yaşam alanlarını oluşturan, inançlarını kendi yapılarına göre sürdüren Türkmen göçerleri ve Kızılbaşları devlet ile uzlaşmaya çağırıyor, fakat Osmanlı rejimini bir baskı rejimi olarak gören Kızılbaş Türkmen göçerlerin ve köylülerin ayaklanmalarının önü alınamıyordu. Halktan uzaklaşan, Osmanlı’nın yanında duran, Kızılbaş kıyımlarına katılan Dergâh, Balım Sultan’ın ölümünden sonra ve 1516’da postnişin Kalender Çelebi’ye geçmesiyle beraber tekrar Kızılbaş Türkmenlerin yanında durarak Osmanlı’ya karşı başkaldırının önemli bir misyonunu üstlenmeye başlıyordu.

Hâkimiyet alanını genişleten ve giderek devletleşen Osmanlı, ezilenlere dönük baskısını arttırmış, yerleşik hayatı ve katı hiyerarşiyi dayatmış, müesses devletin nizamı, asker ve vergi düzeninin güvencesi olarak halkı sömürmeye başlamıştır.

Osmanlı tarihi içinde Şeyh Bedrettin Ayaklanmasından 100 yıl kadar sonra gelişen isyan ve ayaklanma dalgası önce Kızılbaş sonra da Celali İsyanları olarak 16. Yüzyıldan 18. Yüzyılın ortalarına kadar bir süreklilikle devam etmiştir. Daha ileri götürecek olursak Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılım sürecine kadar da gerek kentlerde gerekse de köylerde ayaklanmalara rastlanmaktadır.

Celali İsyanlarına geçmeden önce, Osmanlı’yı oldukça tedirgin eden, ciddi tedbirler almaya götüren Kızılbaş ayaklanmalarından bahsetmekte fayda var.

Devletleşmenin gerektirdiği şekilde artık göçebe toplum yapısı, kendi iç dinamiklerini tereddütsüz gerektiğinde devreye sokması itibariyle Osmanlı varlığı için ciddi tehdit olarak görülmeye başlanmıştı. Ekonomik, siyasal, dini, sosyal, kültürel baskı, zulmüne katliamlar karşısında göçebe ve köylü düzensizlikleri giderek artmaya başlarken, I.Bayezid zamanında tedbirler alınmaya başlanır.

Göçebe ve köylü başkaldırıları (ki ana yapısı Kızılbaş Türkmenlerden oluşuyor) I.Bayezid zamanından başlayarak I.Selim (Yavuz Sultan Selim) ve I.Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman) dönemlerini de kapsayarak devam etmiştir. Yerleşik hayata geçmeyi reddeden, kentleşmeye karşı duran, kendi gelenek ve alışkanlıklarını yaşatmaya çalışan göçebe asabiyeti artık Osmanlı varlığı sarstığı için ciddi bir tehdit oluşturuyordu. Aynı şekilde Kızılbaşlık ve Alevilik de Osmanlı için yapısal bir düşmandır. Eşitlikçi-ortakçı yaşamları, devletin resmî Sünni inancını benimsememeleri, açığa çıkan dengesizlikleri direnişe çeviren ve devleti hedef alan isyan dalgalarının yayılmasının ana kaynağını oluşturuyordu. Bu açıdan ortadan kaldırılması, yetmediği yerde devlet içinde eritilmeleri gerekiyordu. Hatta Kanuni Sultan Süleyman döneminde fermanlar çıkarıp önde gelen Alevi önderlerini kontrgerilla faaliyetlerine benzer şekilde yönetildiği resmî tarihin de övünerek aktardığı bir olgudur.

Alevilikle İlgili Osmanlı Belgelerinde Baki Öz’ün aktarımı fikir verme açısından önemlidir. Kanuni, Nahcivan seferine çıkarken, Diyarbakır Beylerbeyi Ayaz Paşa’ya şu fermanı yollar: “Din ve padişahlığım uğrunda yoldaşlıkta bulunan kullarım hakkındaki lütuflarının daima çoğalacağını göz önüne alarak, devlet hizmetlerinde ona göre çalışmalısın. Kızılbaş lekesi olanlar hapis ile yetinilmemeli, bu gibiler isabetli tedbirlerle elde edilecek habis vücutları ortadan kaldırılmalıdır. Kızılbaşlığa eğilim duyanlara gecikmeden fırsat ve mecal vermeyesin.” Benzer fermanlar resmî kayıtlarda da yer almaktadır.

Celali İsyanlarından önce Anadolu’nun birçok bölgesinde yaygınlaşarak devlet nizamını ciddi derecede bozan Kızılbaş ayaklanmalarının öne çıkanları şunlardır: 1511’de Antalya’dan başlayan, Burdur’dan Sivas’a kadar yayılan Şahkulu; 1512’de Çorum, Tokat, Yozgat, Amasya’yı da içine alarak genişleyen Nur Halife… Bu ayaklanmanın bastırılmasından hemen sonra I.Selim, komplo ve darbeyle babası II.Bayezid’i tahttan indirip yerine geçer. İlk icraatı Kızılbaş Türkmenleri kâfir, sapkın vb. ilan ederek katledilmelerine dönük fetva çıkartıp fermanlar dağıtmasıdır. Kırk binin üzerinde Kızılbaş; göçebe Türkmen kadın, çocuk kılıçtan geçirilerek katledilir. 1514’te Çaldıran seferine çıkan Yavuz Sultan, Şah İsmail’i yenilgiye uğratır. Buradaki bir amacı Doğu’ya dönük seferlerin önünü açmak, İpek Yolu’nu denetime almaksa diğer amacı da Anadolu’daki Kızılbaş Türkmenlerle Şah İsmail’in bağını koparmaktı. Bu galibiyetle Anadolu’da gelişen ayaklanmaların kesileceğini düşünüp Mısır seferine çıkar. 1518 yılında, Yavuz Sultan Mısır seferindeyken Kızılırmak ve Yeşilırmak arasını etkisi altına alan, Bozoklu Celal adıyla anılan ve Celali İsyanlarına da adını veren Şeyh Celal ayaklanması gelişmiştir. Yenilgiyle sonuçlanan bu ayaklanmada Şeyh Celal parçalanarak öldürülmüştür.

I.Süleyman’ın (Kanuni Sultan Süleyman) tahta çıkmasıyla beraber artan vergiler, geçinememe, sosyo-ekonomik bozulma, köylüyü içinden çıkılmaz bir duruma sokar. 1525 yılında Tokat, Yozgat, Sivas, Kayseri ve İçel’i kapsayan Baba Zünnun; bu ayaklanmayı takiben 1526-1527 yıllarında Donuz Oğlan, Veli Halife, Yenicebey ayaklanmaları gelişir. Son olarak 1527-1528 yıllarında tımarlarına el konulmuş sipahilerin de ayaklanmaya katıldığı ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı’nın postnişinin de kendinde olduğu Kalender Çelebi 30 bin kişiyle ayaklanmayı başlatır.

Birçok açıdan Osmanlıyı zorlayan, Anadolu’da Osmanlı idaresini bozan, Orta Anadolu’da bütün imparatorluk kuvvetlerini yenilgiye uğratan ayaklanmaya karşı Kanuni, Sadrazam Pargalı İbrahim Paşa’yı bir türlü yenilemeyen Kalender’in üzerine gönderir. Sivas yakınlarında bu güçlerin büyük bir bölümüyle karşılaşan Kalender Çelebi zafer elde ederek Osmanlı teçhizatlarını da ele geçirir. Açık savaşı göze alamayan İbrahim Paşa Kalender Çelebi ile hareket eden kimi beyliklere gizliden haber salarak pişman olup sığınanlara eski haklarının verileceği sözünü vererek Zülkadriye Beyliği’ni yanına çeker. Savaşlardaki ağır kayıplarla da gücü azalan Kalender Çelebi “Başsaz denilen yerde sıkıştırılarak yenilgiye uğratılır.” Sadrazam İbrahim, Kalender’in başını Kanuni’ye sunar. Böylece Anadolu’nun tamamı denetime alınmış, büyük çaplı ayaklanmaların önü kesilmiştir. Kanuni bu başarısının ardından İbrahim paşayı yüklüce parayla ve altınla ödüllendirir. Bu ayaklanmanın bastırılmasından sonra artık Anadolu’da yaklaşık 30 yıl kadar ciddi anlamda büyük Kızılbaş ayaklanmaları gerçekleşemez. Anadolu yoksul halkı, katliamlarla iyice örselenmiş, mecalsiz bırakılmış, binlercesi sürgün edilmiştir.

 

Döneme Kısa Bir Bakış

  1. Yüzyıl Osmanlı toprak ekonomisinde ciddi değişikliklerin yaşandığı dönem olmasının yanında muhteşem saray yaşamı, bürokrasinin yaygınlaşması ve zenginleşmesi, fetihlerle sınırları genişletme çabaları vb. ihtişam ve yükseliş döneminin zirvesi olarak resmi tarih aktarımınca sunulur. Şanlı bir geçmişle tertemiz bir tarih betimlenir. Kuruluşundan çöküşüne kadar her padişaha dönük başarı hikâyeleri yazılır. Saray öne çıkarılarak bir Osmanlı tarih sunumu yapılır. Şanlı fetihlerde Osmanlının önünde kimse duramaz, cihan imparatorluğu her padişah döneminde yükseliştedir. Ancak Anadolu ve Osmanlı coğrafyasının kadim halkları bu tarihin içinde betimlenemez. Betimlenirse de padişahlara sadık kullar olarak gösterilir. Türkmenler, Araplar, Acemler, Kürtler hepsi Osmanlı kimliğinin altında imparatorluğun, padişahın kullarıdır. Adaletsizliğe, sömürüye, zulme karşı çıkarlar ise bir avuç eşkiya, sapkın kimselerdir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın muhteşemliği, padişahlığı sırasında saray içinde ve bürokraside; kanuniliği ise yoksul Anadolu köylüsünün yaşamının ve davranışlarının kontrol edilmesinde gizlidir. Bu dönem aynı zamanda saray içinde taht kavgalarının yaşandığı, komplolarla; babaların, oğulların ve kardeşlerin birbirlerini tasfiye çabalarının geliştiği bir dönemdir. Vezirler, sadrazamlar, bürokrasiye ait olan herkes bu dönemde zenginliklerine zenginlik katmışlardır. Kimi durumlarda ise bu yolsuzluklarını kurmuş oldukları vakıflar yoluyla perdelemişlerdir.

Ekonomisi öteden beri talan ve çapul üzerine kurulu olan Osmanlı fetihlerinin bu yüzyılın başlarından itibaren yavaşladığı ve tıkandığı görülür. Yavuz Sultan Selim’in bitmez tükenmez Doğu seferleri, sınırlarını genişletme çabaları, kesilen haraçlar hem uzaklığı hem de getirisi bakımından bekleneni karşılamadığından zaten bir tıkanma sürecine girmişti. Bu durum içte daha çok ekonomik, sosyal, siyasi baskıyı da beraberinde getiriyordu. Fetihlerdeki başarısızlığın, ekonomik olarak Osmanlıyı tatmin edemeyişinin acısını yoksul Anadolu halkı çekiyordu. Fetihler ve seferler artık eskisi kadar kar getirmiyordu. Kanuni Sultan Süleyman Balkanlardan başlayarak Viyana kapılarına kadar kırımdan geçirdiği halkın birikimlerine el koyuyor fakat yine de arzulanan kazanım sağlanamıyordu. Uzun süren ve sonuç alınamayan savaşlar, Osmanlı’yı ekonomik açıdan da tüketiyordu. Buna sarayın ve çevresinin, bürokrasinin de masrafları eklenince içinden çıkılmaz bir duruma giriliyordu. Avrupa deniz aşırı sömürülerden elde ettiği altın, gümüş vb. ile zenginleşirken ordusunu da ateşli silahlarla donatıyor, askerlerini daha iyi ve sürekli besleyecek konuma geliyordu. Bu durum Osmanlıda tam tersine işliyordu. Kanuni Sultan zamanında deniz üstünlüğünü sağlama çabaları da başarısız kalmıştı. İman ve kılıç gücü artık bir yere kadar dayanabiliyordu, tayınsız ilerlenemiyordu. Avrupa sermaye birikimiyle ekonomik temelde değişime uğrayıp gelişirken bu durum savaş teknolojisine de yansıyor, hedefi daha kararlı ve uzaktan vurabilen top ve tüfekler icat ediyor, Osmanlı ordusuna karşı saldırı ve savunmada inisiyatif kazanıyordu. Askeri teknolojinin gelişimi Osmanlı iç düzeninin değişimini koşulluyor, artık fetihlerle elde edilen ganimet gelirleri ortadan kalkıyor, büyüyen ordunun bir yerden bir yere intikali, beslenmesi, lojistiği kısacası sevk ve idaresi zorlaşıyordu. Tımar ve zeametler sistemi üzerinden elde edilen ürün ve halka dayatılan vergiler artık durumu kurtaramıyordu.

“… Geçmişte bürokrasi, nasıl ki kendi çıkarı için tımar sistemini kurmuşsa, şimdi de yine kendi çıkarı için, tımar sistemini bozup, artan oranda iltizam sistemine geçmişti.” 1 İşte böyle bir zamanda Osmanlı, Almanya ve müttefikleriyle Avrupa’da; Asya’da ise İran’la savaş halindeyken, Anadolu’yu kasıp kavuran ve Osmanlıyı uçurumun kenarına getiren Celali İsyanları başlıyordu.

  1. Yüzyıl Osmanlısında Kanuni ile başlayan toprak düzeninin değişimini Dr. Hikmet Kıvılcımlı şöyle açıklar: “… Fetret devrinden Kanuni Süleyman’a kadar en yüksek mertebesini bulan Osmanlılık, Kanuni zamanına en büyük deri değiştirme altüstlüğüne uğradı. Geniş Osmanlı toprakları üzerinde o zamana kadar şeriatın kutsal parmağıyla çizilen Dirlik Düzeni, ansızın ve sessizce, yukarıdan bir ihtilal geçirdi. Kesim düzeni denilen “Mukataatlar” devrine atladı. Yani imparatorluğun iktisadi temeli olan toprak rejimi, “ürün iradı” şeklinden çıktı, “para iradı” kılığına girdi.” (…) “Kanuni Süleyman’ın açtığı yeniçağ İbn-i Haldun’un bir devlete biçtiği Yüzyıllık ömrü bile doldurmadan soysuzlaşmaya, tekrar derebeyleşmeye, ayan ve mütegallibe kangrenine tutuldu.” 2

Anlaşılacağı üzere yoksul Anadolu halkı nezdinde kırılma noktasını toprağa dayalı ekonomi sisteminin köklü değişimi oluşturuyordu. Osmanlı toprak ekonomisi miri toprak ekseni çerçevesinde tımar sistemine göre düzenlenmişti. Toprağını işleyen reaya mülkiyet sahibi olmasa da topraktan aldığı ürünün belli bir kısmını vergi olarak aracısız devlete veriyordu. Bu düzenlemede köylü, ihtiyaç duyulduğunda istendiği zaman Saray’ın hizmetine giriyor, savaşlarda da yayaları oluşturuyordu. Toprağın tasarrufu-kullanım hakkı-görevi toprağı işleyen çiftçideyken Kesim Düzeniyle beraber bu hak çiftçiden alınarak aracılara; bezirgân, mültezim, cizyedar adı altında çiftçinin iliğini kemiğini sömüren kişilere veriliyordu. Böylece çiftçiler de ırgatlaşıyordu. Toprağın bu şekilde talan edilmesi ve paylaşımından sonra çiftçiye ancak karnını zorla doyurabilecek bir pay kalıyordu.

Toprak ekonomisinin köklü değişimine tımar sisteminin tasfiye edilmesi tefeci-bezirgân sermayenin varlığını daha da belirginleştiriyordu. İltizam sistemi ile işlenebilen toprak arazileri mültezimlere satılır. Çiftinden sabanına, toprağı işleyen köylüye kadar mültezime geçen “İltizam, hazineye ait ve işletilmesi tımar olarak belli yasalarla belirlenmiş olan bir gelir kaynağının, belli bir ücret karşılığında ve yasal yaptırımı gevşetip kaldırarak belli kişilere (mültezim) devredilmiştir.” 3

Mültezim almış olduğu toprağın bedelini tefeciden almış olduğu para ile devlete öder. Böylece devlet peşin para alır, mültezim çağrıldı etmek için toprağını gasp etmiş köylünün boğazını sıktıkça sıkar. Mültezim, ayrıca işletme masraflarını karşılamak için de tefeci-tüccara gider. Tefeci bu parayı belli bir faiz karşılığında verir. Bu zamana kadar zinhar yasak olan faizcilik böylece devlet tarafından (16. Yüzyılda) yasallaşır. Faiz oranları ise tefeci- tüccarın belirlemesine kalmıştır. Zamanla palazlanan mültezim elde etmiş olduğu parayı yine toprağa yatırır ve büyüyerek derebeyleşir. Çift süren köylü artık ırgatlaşmış ve derebeyleşmiş toprak ağasının eline kalmıştır. Böylece ekonomik ve politik gücü biriktiren ayan sınıfı (derebeyleşmiş mültezim, bölgedeki yerel egemenler) oluşur. Bezirgân-tefeci talan ve çapul derebeyleşmeyi getirmiş, artık reaya için hayat dayanılmaz hale gelmiştir.

 

Suhte Ayaklanmalarından Çift Bozanlara Celaliler

Celali isyanları henüz etkinliğini artırıp Anadolu’ya yayılmadan önce medrese öğrencileri, yani suhtelerin ayaklanmaları başlamıştı. Medreseler dönem itibariyle devletin temel ideolojik aygıtını oluşturan Sünni İslam ideolojisine göre eğitim vererek devletin ihtiyaç duyduğu kadroyu yetiştiriyordu. Devlet medreselere; toplumsal kontrolü sağlamak, kendi yapısını dönüştürme, asimilasyonu geliştirme açısından büyük önem veriyordu. Anadolu köylüsü ise bir dayanak-maaş kapısı olarak çocuklarını medreselere eğitime gönderiyordu. Günümüzde de bir güvence olarak ailelerin çocuklarını devlet memurluğuna yönlendirdiği bir gerçek. Bu durum medreselere yığılmayı da beraberinde getiriyordu. İçine girilen sosyo-ekonomik yapının bozulması medrese öğrencilerini de etkiliyor ve kendi inisiyatifleriyle harekete geçmelerini koşulluyordu. Fodlası kesilen suhteler isyana başlıyordu.

1575’te başlayan, ancak zembereğinden boşanırcasına yaygınlık gösteren suhte ayaklanmaları 1579-1583 yılları arasında hâkim alanlarını genişleterek Bursa, Balıkesir ve Batı Anadolu’nun neredeyse tamamını yayılır ve hakimiyet kurarlar. Afyonkarahisar ise siyasi merkezleri halini almıştır. Daha sonra Celalilere katılacak olan tımarlı sipahilerin büyük çoğunluğu da suhteleri destekliyordu. Daha sonra kadıları da hedeflerini alacak olan suhteler ilk çıkışlarında zaman zaman onlarda işbirliği geliştirse de Ehl-i Örfe karşı silahlanarak sert çarpışmalara giriyorlardı. Aynı zamanda köylere de yönelip baskı kuruyor, zorla vergi toplamaya başlıyorlardı.

İlk çıkışları itibariyle çok karmaşık görüntü vermeleri, düzensizlikleri, devlet nezdinde bir tehlike olarak görülmeleri yanında halktan, köylüden de büyük tepki topluyorlardı. İlk zamanlar belirttiğimiz gibi yerel bölgelerdeki kadınlarla işbirliğine gidiyor başlıca düşman olarak ehl-i örfü (bütün hükümet yetkilileri) görüyorlardı. Zamanla devlete karşı olan konumlarını artırarak devletin ulaşamadığı bağımsız yaşam alanları, kurtarılmış bölgeler oluşturuyorlardı. Suhteler çiftlikler basıyor, devlet kapısında zenginleşen kesimleri öldürüyor, mallarına el koyuyorlardı. Mustafa Akdağ’ın birinci el kaynaklardan aktarımına suhtelerin bazı bölgelerde ve bazı dönemlerde, halkın çoğunluğunun desteğini aldığını, göçebelerle birlikte hareket ettiğini veya daha sonra Celalilerde de görüleceği üzere tımarlı sipahilerin de zaman zaman desteklerini aldıklarını yazmaktadır. “… böylece, Anadolu’nun bir tarafında yancı var hükümet adamlarına karşı, insafsız bir dönüş atmış bulunmakta idiler. Öldürmeler, soygunlar, hapisleri basmalar devam ediyordu; memleketin hiçbir tarafında güvenlik kalmamıştı.” 4 Aynı zamanda Osmanlı ordusunun seferde olduğu 1581-1582 yıllarında Suhteler bulundukları yerlerde hâkimiyet sağlamışlardı. Suhte ayaklanmalarının 1587’den itibaren devlet tarafından denetime alınıp sönümlendiğini görüyoruz. Ancak etkinliklerini zaman zaman küçük çaplı isyanlara çevirerek 1597’ye kadar devam ettirmişlerdir. Gerek “fodlası” kesilen suhteler gerekse de çiftini çubuğunu bırakıp, köyünü terk etmek zorunda kalan çift bozanlar silahlanarak zulmedene ateş olmuşlardır. Bunun yanı sıra günümüzün korucu sistemi gibi köylülerin bir kısmı isyancılara karşı devlete sekban yazılarak silahlanıyor, ayaklanmaları bastırmak için devlet tarafından kullanılıyorlardı. Fakat zamanla kaçınılmaz olarak devletin bu silahı kendisine dönüyordu.

“Celali karışıklıkları dönemi, ezilenlerin en geniş kesimlerinin harekete geçtiği yıllardır. Ezilenler, çiftçinin-çubuğunun ardındaki köylüler, sürüsünün ardından otlak ve su peşinde dolanan göçebeler değil, silah kullanan ve bu anlamda özgür olma ihtimali önceki durumla karşılaştırılamayacak denli yüksek olan çift bozanlardır, barbar asabiyeti harekete geçmiş göçebelerdir.” 5

Resmi tarihe göre Celali İsyanları olarak tanımlanan dönem; Anadolu’nun neredeyse tamamını kasıp kavuran, devlet idaresini işlevsiz kılan, Osmanlı’yı uçurumun kenarına getiren isyanların en etkili olduğu tarihin 1595 ile 1610 arasını kapsadığı ifade edilmektedir. Fakat geniş anlamda ele alınacak olursa göçebe ve köylü isyan ve direnişlerinin süreğen bir şekilde gelişen Kızılbaş ayaklanmalarından sonra 16. Yüzyılın başlarından 18. Yüzyıl ortalarına kadar devam ettiği görülür. Devam eden bu isyanlar yerleşik köylüden ziyade çift bozan köylüler tarafından geliştirilir. Önemli olan nokta göçebe asabiyetinin davranış tarzı olarak yüzlerce yıl devam ettiğidir. Bilindiği gibi I.Bayezid zamanında başlatılan, düzeni bozan veya bozmaya yatkın görülen göçerler ve köylü düzensizliklerini bastırma girişimlerine rağmen yüzlerce yıl etkilerini göstermiş, bu asabiyetten kopmadan direnişlerini sürdürmüşlerdir.

Kimi resmi tarihçiler açısından ayaklanmalar haklı görülür. Fakat düzensizliklerin sebebini imparatorluktan/saraydan bağımsız olarak beylerbeyine, sancakbeyliğine, kadınların adaletsizliğine bağlarlar. “Celalilerin mühim bir kısmı haklı sebeplerden, şu veya bu vezirin, beylerbeynin, sancakbeynin, hatta kadının zülmü yüzünden ayaklanmış fakat zamanla çapula alışıp ihtilalci hüviyetinden çıkarak tam bir eşkiya olmuşlardı. İçlerinde çok kıyıcı olanlar, köy ve kasaba yakanlar, devletin tarafını tutan halkı kılıçtan geçirenler, birkaç altın için adam öldürenler vardı. Murad Paşa’ya göre Celalileri o şekilde imha etmek lazımdı ki, bir daha kimse devlete karşı ayaklanmaya yüreklenmesin.” 6 Bahsi geçen Murad Paşa ileride göreceğimiz gibi Kuyucu (!) Murad Paşa’dır.

Çift bozanlar, mevcut düzeni bozucu niteliği, yerelliklerinde gelişen bezirgânlığa ve devlete karşı varlık gösterebilme direnişleri geliştirdikleri için Celali isyanlarının gerek devamlılığına sağlamada gerekse de düzene karşı gelme cüreti bakımından en önemli yapı taşlarını oluşturmaktadır. Mülksüzleşmiş yani tarlasını sabanını bırakarak çift bozmuş köylüler, tımarları ellerinden alınmış Sipahiler Celalilerin ateşleyici misyonunu oluşturuyordu. Köylülerin mülksüzleşmeleri ya topraklarına el konulup ırgatlaşmalarını ya da ağır vergiler altında ezilerek üretimden kopuşunu hızlandırıyordu. Üretim aletlerine (toprak, karasaban vb.) el konulan köylüye isyan kapısı açılıyordu.

Devletin nizamı açısından bir parça toprağını sürebilen, köyünde yerleşerek üretime katılan, vergisini veren ve gerektiğinde sarayın ihtiyaçları doğrultusunda emir altına giren köylüler, çift bozan köylüye nazaran -Osmanlı için yerleşik köylü- her zaman makbuldür. Celali isyanlarına anlamını katan, süreğenleştiren de bir türlü düzene gelmeyen göçebe asabiyetini kaybetmemiş çift bozanlardır. Devletin her zaman istediği de köylünün toplumsal iş bölümünde kendine düşeni yapmasıdır. Bu nizama uymayan ezilenler ortadan kaldırılması gereken kesimi oluşturur.

“Kendisinin padişahlık makamına göz diktiler dedikodusu ile öz evlatlarının kanına girmekten çekinmemiş olan Kanuni Süleyman’ın ‘fetvacı suhteler ve leventler’ ya da çift bozan cezalandırmakta elbette ki daha merhametli olması beklenmezdi. Gerçekleyin tarihçi Mustafa Selaniki’nin tanıklığına göre, o koca padişah, şehzade Beyazıd asisine karşı nasıl galip geleceğini Şehzade selime öğütlerken, vazifeleri çift sürmek olduğu halde, işlerini bırakıp siyasete karışan ve isyancı şehzadenin ordusuna koşuşan köylülerin yaşamalarındansa toptan yok edilmelerinin daha hayırlı olacağını…” 7 söylemiştir.

Şehzade Mustafa’yı 1553 yılında İran seferi sırasında çadırına çağırıp boğdurtan Kanuni Süleyman, sonrasında şehzadeler Selim ve Beyazıd kavgasında Selim’den yana taraf tutacak ve Beyazıd ve torunlarını sığındıkları Safevi devletinde, onların eliyle öldürtecekti. Yer yer küçük çaplı isyan ve direnişlerin yaşandığı Osmanlı’da Anadolu’yu sarsan, umutsuz, gittikçe yoksullaşan, vergi tahsildarları altında ezilen halk bu düzene karşı ayaklanmayı, başkaldırıyı başlatacak, binlerce köylüyü peşine takacak Celali İsyanlarını başlatacaktır.

Bu direnç köylülerin gerekli düzen için kendilerine biçilen rolü kabul etmemeleri, toprak sisteminin değişimi ile topraklarına el konulup ırgatlaşmaya karşı durmasıyla büyümeye başlamıştı. Bu durum zaten ekonomisi gittikçe çöken Osmanlı için büyük bir tehlike oluşturmaktaydı. Payitahtın ve çevresinin ihtiyaç duyduğu ırgatların artık Anadolu’dan karşılanamadığı, bunun üzerine Balkanlardan getirilmeye başlandığı görülür. Fakat toprağından edilen köylüler de şehirlerde talan ve yağma düzensizliklerine başlamışlardır. Özellikle hükümet mensubu, vergi toplayıcılar vb. bu yağmadan nasibini alıyordu.  Reaya, bu yüksek vergilere, “salmalara “, baskı, zulüm ve katliamlara karşı beylere, sancak beylerine, dirlik sahiplerine, mültezimlere ve diğer umera sınıfına karşı çiftini çubuğunu bırakıp silahlanıyor, çiftlikleri basıyor, kervanları soyup haraca bağlıyorlardı. Bu dönemde Kanuni Süleyman içine düştüğü ekonomik ve siyasal krizi aşmak telaşıyla savaştan savaşa koşmakta, başka halkların topraklarını gasp etmekte, hem ele geçirdiği topraklardaki halklara hem de Anadolu’da yaşayan halklara saldırmakta, topraklarını savunan, bunun için ayaklanan halkları kıyımdan geçirmekteydi.

Resmi tarihe göre eşkiyalaşan köylü, köyleri ateşe veriyor, yağma ve talan yapıyordu. Fakat yoksul halk eşkiyaları övmekte, onları ehli örfün eziyetine karşı koruyucu olarak görmekteydi. Yağmalanan, mallarına el konulan ehl-i örfi temsil eden yüksek tabaka devlet memurları ve divan mensuplarıdır. Bunun yanı sıra tımar ve zeamet erbabının; ehl-i şere mensup kadı, müderris, müftü, naip gibi unsurları öldürüyor, mallarına el koyuyorlardı. Bu kesimde Osmanlı’nın talanından zaman içinde ya doğrudan pay almış ya da vakıflar yoluyla da toprak edinip derebeyleşmiştir. Osmanlı’da ehli örf idari yapıyı, yani siyasi asayiş ve düzeni; ehli şer ise devletin İslam hukuku-şeriata göre denetlenip bu hukuka uygun yönetilmesini sağlamaktan sorumluydu. Mustafa Akdağ incelemelerinde şu tespiti yapıyor: “Olayları gözden geçirirken şunu kesinlikle anlayacağız ki, karışıklıklar kızıştıkça, yani 16. Yüzyılın ikinci yarısının bitimine doğru giderken o başta ile erleri ve beylerbeyleri ile sancak beylerinin kopuları halkın (Yani sözde eşkıya üzerine yönelttikleri askerleri) yağma ve soygun, hatta ırza geçme, işkence ve benzeri zulümleri yapmakta suhte, harami, levent, Celali gibi açıktan isyan bayrağını çekmiş bulunanları çok geride bırakmıştır, bu durumda halkın acı, şikâyet ve yakınmaları devletin resmi görevlileri üzerinde toplanmış idi.” 8

Sadece Celalilere özgü değil, benzer bir çok isyan ve direnişte egemen ideoloji; isyanı geliştirenlere türlü yakıştırmalar yapar, halka karşı manipülasyon araçlarını sınırsızca kullanır, askeri, siyasi ve psikolojik üstünlüğü sağlamaya çalışır. Celâlilere de aynısı olmuştur. Celaliler köylünün değil köylünün malına el koyan, canına kast eden zenginlerin mallarını talan etmişlerdir. Resmi tarih yazıcılarının dahi kimi zaman inkâr edemediği o dönem bölgelerde devriye gezen devlete ait bölüklerin de  “köylülere musallat” olduğunu yazmaktadır.

 

Yasladım arkamı dağ ile taşa

Soyguncudur diye çattılar bana

Karşımda düşmanım Bey ile Paşa

Bağrım hedef oklar atılır bana

 

Çardaklı Çamlıya kaçmışım diye

Kızılbaş  diyorlar içmişim diye

Padişaha savaş açmışım diye

Her adımda tuzak kurulur bana

 

Köroğlu’yum kayaları yararım

Hakkın kılıncıyım Hakkı ararım

Şahtan padişahtan hesap sorarım

Uykudan uyanan katılır bana

(KÖROĞLU)

Beylere, sancak beylerine, mültezimlere kısaca devlet adına ve kendi adına köylünün malına el koyan, baskı, zülüm ve soygunlarda bulunan umera sınıfına savaş açmış; 1581’de 200 kişilik grubuyla Bolu ile Gerede arasında etkili olmuş ayrıca İstanbul-İran ara güzergâhını tutmuş, faaliyetlerini geliştirip etkinliğini artırmış o Köroğlu Ruşen, ünlü Celali reislerinden biridir. Köroğlu’nun halk türkülerine ve destanlarına konu olması, tanınması ve benimsenmesinin bir nedeni de sadece ehli örfe karşı değil, haksız kararlar veren kadılara karşı da cezalandırma eylemlerine girişmesi, mahkemeler basması, adeta köylü nezdinde adalet dağıtıcısı olarak benimsenmiş olmasıdır. Yine aynı anlayış ve ruhu taşıyan Anadolu’nun birçok bölgesinden levent ve sekbanlardan Kulaksız Yusuf Kırşehir’de; Aydın Yazıcı Haymana’da; Demircioğlu İzmir’de direnişe geçen ve Köroğlu ruhu taşıyan diğer Celali reisleridir. Bu anlamda Köroğlu, Celali isyanlarının ilk bayraktarı olması bakımından önemli bir yerde durmaktadır. Yine göçmen Türkmen boylarından olan Avşarlar Osmanlının bu zulüm ve baskısına, imha ve inkârlarına karşı 100 yılı aşkın bir süre direnmiş ve destanları Dadaloğlu’nun şiirlerinde yaşam bulmuştur.

“Meşhur Köroğlu, bu dönemde ön plana çıkan yiğit başlarından biridir. Elimizdeki vesikalara göre, ilk tanınmış levent bölükbaşı yahut daha uygun bir deyimle o Celal’i reisi Bolu ile Gerede arasında, 1581’den itibaren 200 kişilik bir grupla soygunculuğa başlayan ve Köroğlu efsanesinin kahramanı olan Köroğlu Ruşen’dir. Önce küçük bölük ile servet sahiplerine ve tabii daha ziyade kadılara ve ehli örfe saldırmaya başlayan bildiğimiz destan kahramanı, hakkında devletin ‘harami’, ‘Abdüllatif adlı kadıyı katledip, halka salgun salan’ diye söz eden raporları bulunmaktadır.” 9

Celâlilerin sosyo-psikolojik karakter özelliğine bakacak olursak, onları karakterize eden temel öğelerin “Fiilen çiftçilik yapan köylülerden çok, çift bozan leventlere dayanması olduğu kabul edilir. İşlemek zorunda olduğu ve dolayısıyla da terk edemediği toprağının başındaki köylüye karşılık, yeri yurdu belli olmayan çift bozanlar, uğraşılması kuşkusuz daha zor bir düşmandı. Kalabalık çift bozan grupları, devlete karşı, onun vergi toplama, asker alma, ticaretin ve üretimin güvenliğini sağlama gibi temel işlev ve araçlarının yerine getirilmesini görece sürekli olarak engelleyici bir unsur mahiyetindeydi.” 10

Akdağ bu durumu şu ifadelerle anlatıyor: “İbrahim Paşa’nın ordusu isyancı Anadolu çiftçisini kesin bir bozguna uğratarak işi kökünden kestirip atmıştır. Fakat çift bozanlar öyle değildi. Bunların toptan çıktıkları bir bölgeleri yoktur. Bütün Türkiye‘de köylerden çoğu ergen gençler üçer beşer kişi alarak iş aramaya gurbete çıkıyorlar ve bu olayın görünmezliği, onun köylü-Türkmen ayaklanmalarıyla ölçülemeyecek büyüklükte bir toplumsal sorun hazırlamakta bulunduğunu insan gözleminden saklıyordu. Gerçekleyin yolların güvenini bırakmayan, kervanları vuran, köy, kasaba ve şehirde gözüne kestirdikleri zenginleri öldüren, hırsızlıkların türlüsünü yapanı, fuhuş, içki, kumar vb. gibi genel ahlakın çökmesinde baş etken durumunda bulunan hep bunlar, yani çift bozan ya da genel deyimiyle Leventler diye sözünü ettiğimiz kişilerdir.” 11

Celali isyanlarının karakteristik özelliğini, ateşleyici öznesini değerlendiren Akdağ “… Celali isyanları, kadroların %95’i levent olması itibarıyla tam bir köylü isyanı olduğu halde, gaye cihetinden düşünüldüğünde, bu harekete asla sosyal bir köylü hareketi denemez” 12 tespitinde bulunurken, Çetin Yetkin ise “… Eylemlerin köylü ayaklanmaları olmadıklarını ve bu büyük kitlenin amaçsız olarak devlete başkaldırdığını söylemek olanaksızdır. Şurası bir gerçek ki bu eylemler, Osmanlı Devleti’nin Anadolu’da geçerli kıldığı düzene karşı olduğuna göre, ayaklanan kitlenin bu düzenle çatışan halk olduğu da açıktır. Bu nedenle, bu eylem bir Anadolu halk hareketidir” 13 tespitinde bulunur.

Dönem incelendiğinde bir köylü ayaklanması olduğu gerçektir. Ancak bu köylü ayaklanmasının karakteristik özelliğine bakacak olursak köyünde kalmış ama yine de hoşnutsuz olan köylüden ziyade çiftini tarlasını boş bırakıp dağlara ve şehirlere yönelen, çiftini çubuğunu bırakıp eline silah alan, devleti ve ona ait kurum ve kişileri hedefleyen çift bozanlar isyanların temel unsurlarını oluşturuyorlardı.

Süreç evrildikçe çelişkiler de giderek artmaya başlar. Ekonomik ve politik gücü yavaş yavaş kendinde toplayan kapıkulu ve mültezimler devlet idaresi ile ters düşmeye başlar. Bu ana kadar kaçakçılık, karaborsacılık, rüşvetin yanı sıra saraydan yüksekçe alınan maaşlar-ödüller, iltizamlık ve eşkıyalıkla birikmiş servetle yeni topraklar kazanan mültezimlerin derebeyleşmesi hızlanıyordu. Ancak yerel egemenliğe tanınan bu imtiyazın son bulma olasılığı ve devletin kendilerine de yöneleceği olgusu karşısında mal birikimi ile beraber ordular da kurarak güçlenme yoluna gidiyorlardı. Var olan isyan dalgasını kendi lehlerine çevirmenin yollarını arıyorlardı. Böylece isyanların devam eden süreçlerinde “savaş beyine” ve yerel otoriteye dönüşüyorlardı. Zaten beylerbeyi, sancakbeyleri gibi devlet görevlileri yani ehli örfün mültezimlerle birlikte suhte ayaklanmalarını bastırmasından sonra Anadolu neredeyse sarayın hâkimiyetinden çok bunların denetimine giriyor, iktidarlaşıyorlardı. Topraklara el koymalar, kendi belirledikleri çerçevede vergilendirmeler bu kesimi daha da güçlendiriyordu. Nitekim bu durum saray tarafından kabul edilecek bir şey değildi. Sarayın vergilere-paraya gereksinimi varken feodal beyler, il temsilcileri ve mültezimler talanı kendilerine yönlendiriyorlardı. Mevcut iktidara alternatif iktidarlar gelişiyordu. İçine düştüğü buhran ve savaş yorgunluğuyla bu güçleri ezecek gücü kendinde bulamayan devlet hemen her şeyini bu güçlere kaptıran halkı yayınladığı “adaletnamalerle”, silahlandırmayla onlara karşı ayaklanmalara yönlendiriyordu. Sarayın bu yaklaşımını kimi tarihçiler;    -dönemlerine denk geldiği için- III.Murat ve III.Mehmet gibi sultanların halkçılığı olarak kaydediyor. Oysa geçerli olan Osmanlının devlet olarak sadece kendi varlığını koruma çabasıdır. Kendilerine karşı örgütlenen Celâlileri de bir dönemden sonra arkasına alan ve ekonomik-politik olarak güçlenen derebeylere karşı koruma görüntüsü ile güçlerini zayıflatmaya dönüktür.

“Sarayın tüm bu süreçte,  gerek halkın ekmeğini gasp eden ve buna itiraz edenleri celali ilan edip  ezerken de,  gerekse onların üzerine yolladığı ehl-i örf denetimden çıktığında, bu kez de onlara karşı köylüleri seferber edebilmek için “adaletname” yayınlarken de tek kaygısı kendi iktidar çıkarlarıydı.” 14 Bu yerinde tespite rağmen E.Aydın, sürecin bütünlüğü içinde, “… Tüm millet ve inançları halkın sırtında bir asalak gibi geçinen hanedanı ve kurumsallığını” asıl Celali olarak görüyor.

Bu beylerbeyi, mültezim vb. derebeyleri artık Celali bölüklerinin başına geçiyor, hareket tarzları değişen Celali bölükleri Anadolu’yu bir uçtan bir uca kat eder hale geliyordu. Böylece Celali isyanları farklı karakterlerde gelişen üçüncü dalga diyebileceğimiz bir evreye geçiyordu.

1598 ile 1610 yılları arasında ise en yıkıcı ve yakıcı dönemini yaşayan Büyük Celali Fetreti zamanının en ünlü Celali reislerinden Karayazıcı sürece damgasını vurur. Tarihçi Hammer’a göre “Bir takım Kürd ve Türkmenlerin başına geçerek” 15 1598’de ayaklanmayı başlatır. Kayıtlara göre Karayazıcı Halil, Tarsus bölgesinin Sekban bölükbaşısı olarak hizmet verirken, Celali isyanları başladığında, Celalilere karşı devriye bölüklerinden birinin başına geçer. 1598’de kendi bölüğüyle beraber Celali olur. Liderliği sırasında Anadolu’nun ünlü Celali reislerini de yanında toplar. Bu isyana katılanlar ise göçerler, çiftçiler, küçük toprak beyleri, merkezi Osmanlı ile arası bozulan sancak beyleri, feodalleşmeye başlayan derebeylerdir. Fakat en büyük kesimi köylü ve çift bozanlar oluşturur. Devletin türlü anlaşma çabalarına karşı Karayazıcı bunları reddederek savaşmaya devam eder. Karayazıcı, Celali bölüklerini Anadolu’nun çeşitli bölgelerine; Sivas, Kayseri, Ankara, Amasya gibi illere göndererek kentlerden para ve erzak tedarik ettirir. Osmanlı’nın destek kuvvetlerinin lojistik yolunu denetim altına alır. Osmanlı ordusu da Celâlilerin çeşitli kollarına saldırır. Çorum’u eline geçirdiğinde Osmanlı ordusunun üzerine geldiği duyumunu alan Karayazıcı Halil, Osmanlı ordusunun bir kolunu Kayseri’de karşılar ve bozguna uğratır. Buradan ayrılıp Göksun taraflarına geçer. Burada karşılaştığı Osmanlı askerlerine karşı ağır kayıplar vererek yenilir. Canik dağlarına sığınan Karayazıcı 1601 yılında burada ölür. Karayazıcı’nın ölümünden sonra ayaklanmanın önderliğini kardeşi Deli Hasan üstlenir. Ele geçirdiği bölgelerde her türlü vergiyi kaldırır. Bunun yanında kentlerde ve kasabalarda yerleşik olan mültezim, tefeci-tüccar, kadılar, müderrisler ve ayanlardan yüklü miktarda haraç ve erzak temin eder.

1598-1603 tarihleri arasında önce Karayazıcı sonra Deli Hasan’ın önderliğinde birçok bölge ele geçirilir, kaleler zapt edilir, dağınık Osmanlı ordusu birçok defa bozguna uğratılır. Ki bu yıllarda Osmanlı aynı zamanda Avusturya-Macaristan kapılarında cebelleşmektedir. Osmanlı devriye bölükleri geçtiği güzergâh boyunca masraflarını ve iaşesini karşılamak için reayaya çöker, kış için biriktirilen ambarları boşaltır. Bu nedenle de halk büyük oranda Karayazıcı’yı destekler.

Osmanlı durumun vahametini ciddiye aldıktan sonra ordusunu güçlendirmeye çalışır. Bundan sonraki politikasının hedefi öncelikle Anadolu’daki isyan dönemini kapatmak olacaktır.

Celali isyanlarının başlamasının temel nedenlerini geniş bir çerçevede; Osmanlı’nın giriştiği fetih hareketlerinin-seferlerin eskisi kadar başarılı olamayışı, fetihlerden elde edilen gelirlerin yetersizliği, toprak rejimindeki köklü değişime bağlı olarak ekonomisinin çökmesi; Osmanlı sultanına ait toprakların gelirlerinden elde edilen payların büyük bölümünün mültezimlerin eline geçmesi, ekonomik çöküşün faturasının yoksul Anadolu köylüsünün sırtına yüklenmesi, köylüye yönelik baskı ve zulümün artması, halkın gün geçtikçe daha da yoksullaşması olarak ifade edebiliriz. Celali isyanlarına asıl ruhunu veren olgu ise tüm bu nedenlerle bağlı olarak çiftinden, karasabanından, öküzünden olan, mülksüzleştirilen köylüler; elinde kalan tarlasını, çiftini çubuğunu bırakıp kentlere, dağlara dağılan çift bozanlardır ki ayaklanmaların genel dinamiğini oluşturan bu kesimlerdir. Bunun yanında tımarlı sipahiler de Celali bölükleri ile hareket halindedir. Suhteler başlangıç olarak birkaç sene varlık göstermişlerse de etkileri daha sonra kaybolacak ancak yer yer küçük birimler halinde Celal’i bölüklerine katılacaklardır. Üçüncü dalga olarak bahsettiğim dönemde ise bu Celal’i bölüklerinin başına geçen, o devlete her zaman uzlaşmaya hazır, isyanların sağladığı düzensizliklerle kendine yer edinen, gittikçe deli beyleşen, edindiği gücü Osmanlıya kaptırmak istemeyen “savaş beyleri” diyebileceğimiz sancak beyi, beylerbeyi vb. paylarını büyütmek isteyen kimselerdir. Nitekim deli Hasan 1603’te Osmanlı ile anlaşmayı kabul ederek sultandan af diler. Bunun üzerine kendisi ve yakın adamları bağışlanır. Fakat idam edilmekten kurtulamaz. 1603’te affedilen deli Hasan 1605’te idam edilir. Deli Hasan’ın 1603’te Osmanlıyla anlaşmasını kabul etmeyen birçok Celali reisi ise ayaklanmalarını sürdürmüştür.

 

“Büyük Koçgunluk” Dönemi

1603-1610 yılları arası ise Celalilerle Osmanlı çatışmalarının yoğunlaştığı, zirve yaptığı dönemdir. Bu yıllar aynı zamanda halk arasında “büyük koçgunluk” olarak ifade edilir. Köylü, çiftçi ovadaki ve yollar üzerindeki köylerini bırakmışlar, yerlerini-yurtlarını boşaltarak devletin erişemeyeceği dağlara veya kent merkezlerine sığınmışlardı. Halk artık Osmanlının Celâlilerin üzerine gönderdiği birliklerin talan ve yağmalarından kaçıyordu. Bu dönemde Anadolu’da devlet idaresi-otoritesi ortadan kalkar. Aynı anda Osmanlı orduları doğuda, İran’da Şah Abbas’a karşı da savaş halindedir. Anadolu’da artık idare Celali şeriflerindedir. Hemen her yer harabeye dönmüş, kaleler yakılıp yıkılmış, kentler yağmalanmış, köyler ise boşaltılmıştır.

Bu döneme damgasını vuran isyanlar içinde en önemlileri Canboğatoğlu ailesi* tarafından Adana ve Kuzey Suriye’de: Kalenderoğlu (Mehmet) tarafından da Ankara-Konya yöresinde patlak vermiştir.” 16 Kalenderoğlu Mehmet Çavuş, Osmanlının zaman zaman anlaşma yapma girişimlerine karşı politik bir tutum takınarak, Osmanlıyı anlaşma bozan taraf olarak ifade etmiştir. Bir başka Celal’i önderi olan Muslu Çavuş’a şu mektubu gönderir: “…Benim serüvenim ölene malumdur. Fitneci ve sözünde durmayan Osmanlı mütegallibe (zorba) olmakta, gururlarını kemale edip haksızlığa ve zulme huy edinmekte, ona itaat etmekten vazgeçip samimiyet göstermeyi terk eyledikten sonra, sayısız ganimet ile döndük. Cemiyetimiz günden güne büyümekte olup, Konya şehrine geldiğimizde Karaman Beylerbeyisi Deli Zülfikar paşa anda mevcut bulunup kaleye kapandı. Üzerine var olup çevresi yağma olundu, sonra göçüp Karaman’a indik. Bu ana kadar Ali Osman tarafından umut kesilmeyip serkeşlik olunmazdı. Canbolatoğlu vakasından sonra (Canbolatoğlu Hüseyin Paşa’nın öldürülmesinden) sonra artık can tende oldukça baş eğmek yoktur. Allahu Teala yardımcımız olursa yanımızda bulunan sayısız becerikli yiğitle ol koca bunağı (Kuyucu Murad Paşa’yı) bertaraf eyleyip Üsküdar’dan berisini Osmanlı’ya feragat ettirmek vardır. O eğer fırsat Koca’nın olursa o zaman da bizim ettiğimiz işler dillerde destan olması bize kâfidir.” 17

Kalenderoğlu Mehmet çavuşun bu mektubu çoğu tarihçi tarafından dile getirilen kendisinin devlet kurma niyetli olduğunun kanıtıdır. “Aydın’da Türk Yusuf Paşa, o Kırşehir’de Meymun bey, Silifke‘de Muslu Çavuş, Halep’te Canbolatoğlu Ali Paşa büyük Celali reisleri olarak Kalenderoğlu’nun yanında yer alıyordu.” 18

Babasının ölümünden sonra tahta geçen Sultan Ahmet (I. Ahmet), Anadolu’yu kasıp kavuran, devlet idaresini her yönüyle işlevsiz kılan, kimi bölgelerde iktidarlaşan Celal’ileri tamamen ortadan kaldırmak için Sadrazam Kuyucu Murad Paşa’ya tam yetki verir. Resmî tarihin kahraman bir kumandan olarak tanıttığı, “çok sert, fakat iyi bir kumandan, müzakere masasından sabırlı bir diplomat, tecrübeli bir devlet adamı olarak tanınmış ihtiyar bir vezir olan Kuyucu Murad Paşa on binlerce Anadolu Türkünü kılıçtan geçirmek azmiyle Üsküdar’dan hareket etti.” 19

Sadrazamlığı dönemi (1606-1611) boyunca kuyucu Murat Paşa, Anadolu’nun dört bir tarafına yayılarak Celâlilerin üzerine yöneldi. Anadolu, Şam, Halep, Sivas, Urfa, Diyarbakır, Erzurum, Van, Musul görülmemiş bir kıyımdan geçirilmişti.

İlk ayaklanma ışığını 1592’de yakan Kalenderoğlu bu ayaklanmasından sonra bağışlanır. Daha sonra 1604’te yine ayaklanma başlatır. 1607’de Kalenderoğlu Manisa‘yı ele geçirir. Üsküdar’da hazırlıklarını yaptıktan sonra saray ve Divan’da Celâlilerin taraftarları olduğunu düşünen Kuyucu Murad her tarafta “İran seferine çıkacağını yayar” 20 Bu sırada Manisa‘yı ele geçirmiş olan Kalenderoğlu’na Ankara sancakbeyliğini teklif ederek Manisa’dan çıkmasını sağlar. Ankara’da dirençle karşılaşsa da Kalenderoğlu Ankara kalesini ele geçirir. Kuyucu Murat tarafından üzerine gönderilen birlikler de başarılı olamayıp bozguna uğrar.

Bu sırada ilerlemesini sürdüren Kuyucu Murad kimi bölgelere yerleşmiş olan Celâlileri temizleyerek Adana üzerinden 1607’nin Ekim ayında Oruç ovasına varır. Buradaki hedefi Celâlilere büyük destek veren Canbolatoğlu Ali Bey’in ortadan kaldırılmasıdır. Canbolatoğlu Ali Bey ayaklanmasının başlıca nedeni ise daha önce Halep Valisi Canbolatoğlu Hüseyin Paşa’nın devlet tarafından nedensiz bir şekilde öldürülüşüdür. Bunun yanında, Avusturya ve İran da savaşlar sürerken, üstelik İran’da Şah Abbas’tan ağır yenilgiler alınırken, Osmanlı, Canbolatoğlu Ali’nin bağımsız bir Kürt devleti kurma yolundaki ayaklanmasını daha önemli görür. Canbolatoğlu Ali, Şam ve Lübnan’ı da kendine bağlar. Halep, Şam ve Lübnan dönemin Avrupa ile Asya arasındaki dünya ticaretinin merkez noktasını oluşturuyordu. Limanlar, değerli ham madde taşıyan gemilerin uğrak noktasıdır. Osmanlı açısından Anadolu’daki Celâlilerden ve diğer savaş cephelerinden ziyade Canbolatoğlu Ali’nin büyümesinin engellenmesi ve ortadan kaldırılması öncelik gerektiren bir olgudur.

Oruç ovasında Kuyucu Murad’ın ordusuyla karşılaşan Canbolatoğlu Ali’nin birlikleri ağır bir yenilgi alırlar.  Bu yenilginin ardından Canbolatoğlu Halep dağlarına çekilir.* Fakat geride kalan “26 bin kişinin başlarını tek tek kestirir ve bu başlardan bir tepe yaptırır” 21 Kuyucu Murad Paşa. Gerekçe, Naima tarihine göre kuyucu Murat ağzından “Şeriat namusunu parçalayan müfsitlerin ortadan kaldırılmasıdır.”

Bu katliam sırasında, kestiği başlardan piramit yapmasının yanı sıra kılıçtan geçirdiği Celâlileri kazdırdığı kuyuları doldurur. Bu sırada bir olay yaşanır. Kuyucu Murad Paşa 10-12 yaşlarında bir çocuğun cellatlar tarafından serbest bırakıldığını görür. Emredip çocuğu yanına çağırtır. Kimlerden olduğunu, Celaliler arasında ne yaptığını sorar. Çocuk “boğaz tokluğuna babamla beraber bunların yanında duruyoruz” der. Babasının ne yaptığını sorar, “saz çalıp onları eğlendiririz, karnımızı doyururuz” cevabını alır. Bunun üzerine Kuyucu emir verip çocuğu öldürülmesini ister. Orada bulunan hiçbir cellat küçük çocuğu öldürmek istemez. Paşa yeniçerilerden birinin öldürmesini ister ancak cellatların merhamet ettiğini onlar da öldürmek istemez. Yanındaki komutan da kabul etmez. Bunun üzerine Kuyucu çocuğu kuyunun kenarına götürüp kendi elleriyle boğarak öldürür ve kuyuya atar. Askerlerine dönüp: “Kalenderoğlu gibi, Kara Said gibi eşkıya, analarının karnından at ile mızrak ile çıkmadılar. Onlar da bunun gibi çocuk idiler, bunun gibi yapma katl ile gayet içinde terbiye gördüler. Bu çocuk onların tabiyatlerinden almıştır; terbiyesine ne kadar çalışsa tabiyatındaki fesatı izole etmek mümkün değildir” 22 der. Bağnaz saray tarihçisi Naima’ya göre “Aslında Şer’an ve aklen katli vacip melunları mahvetmekte şer’i ve peygamberimizin sünnetini ihya ettiği meydandadır.” Kuyucu’yu överek yerinin cennetin en üst katlarında olduğu yazar. Kıyım yaparak ilerleyen Kuyucu Murad “Kilis ve ardından Halep’e giderek Canbalatoğulları’nın tüm mallarına el koyarak hazineye aktarır.” Burada Halep kalesine sığınan az sayıda Celâlileri canlarına dokunulmayacak şartıyla teslim alır. Fakat Kuyucu Murad “savaşılanın bir devletin askeri olmadığını, asi ve eşkıya olduklarını ileri sürüp hepsini kılıçtan geçirir.” 23 Şam’a, Ayntab’a, Birecik’e asker gönderen Kuyucu, oradaki Celâlileri de kılıçtan geçirtir.

Kuyucu Halep’te kıyım yaparken Kalenderoğlu da Bursa’ya giderek şehri ele geçirir. Üzerine yürüyen Osmanlıya biat etmiş beyleri bozguna uğratır. Kalenderoğlu’nun üç taht şehrinden olan Bursa’yı zapt etmesi Kuyucu’nun ona yönelmesini hızlandırır. Kuyucu’ya takviye olarak asker, mühimmat ve para gitmesi Kalenderoğlu’nu tedirgin eder ve Bursa’dan ayrılır. “Kalenderoğlu’nun 20 bin celali ile üzerine geldiğini öğrenen Kuyucu, Maraş’ın kuzeybatısında Göksun yakınlarında, Alaçayır’da Kalenderoğlu birlikleriyle karşılaşır. 1608’de gerçekleşen bu savaşta Kalenderoğlu yenilir ve kurtulanlarla birlikte İran’a sığınır. Bu sırada Irak’taki Celalilerin de temizlendiği haberini alan Kuyucu, Giresun tarafına yönelerek Şebinkarahisar’da İran’a sığınmak üzere olan uzun bölükbaşı Meymun’un 6 bin Celalilisini kıstırır ve imha eder. 24 1603 yılının sonlarına doğru ise geride kalan iki büyük Celali önderi olan Muslu Çavuş ve Aydın yörelerinin hâkimi Yusuf Paşa’nın öldürülmesiyle büyük Celali isyanları sona erer. 1610 yılında artık Celaliler tam olarak bastırılmış, binlerce Celali kıyımdan geçirilmiştir. “Osmanlı tarihçilerine göre Kuyucu Murad Paşa 70 bin-100 bin arasında köylüyü kılıçtan geçirmiştir. İşin ilginç yanı da Murad Paşa’nın bu kırımcı politikasının Osmanlı ideolojisinde övgüsünün yapılmasıdır. Naima tarafından, ‘bütün büyüklükleri nefsinde toplamış bir merdi meydan ve pehlivan dervan’ olarak övülen Kuyucu Murad, Osmanlı devletinin kendine özgü merkeziyetçiliğinin simgesidir.” 25

Artık Anadolu’da devlet nizâmı yeniden tesis edilmiştir. Sultan Ahmet bu büyük başarı ve zaferinin adına binlerce Anadolu köylüsünün, ezilenlerin kanının üstüne Sultanahmet Camii’ni yaptırarak zaferini kutlayacak ve nesilden nesile bu tarihi kazanımının aktarımını sağlamış olacaktı. Ezilenlerin katliamları üzerinden yükselen heybetli Sultanahmet Camii…

 

Sonuç Yerine

Ancak bu kıyımlara rağmen isyanların aralıklı olarak 1775 yılına kadar Celali dalgası olarak devam ettiğini görürüz. Bu süreçte isyanların bir daha patlak vermemesi için halka yoğun baskı ve zulüm uygulanacaktır. IV.Mehmet zamanında 1658’de Anadolu’nun birçok bölgesinde ve kentlerde Celalliye diye tespit edilenler İstanbul’a getirilerek çeşitli yerlere kurulan çadırların önlerinde yüzer yüzer kılıçtan geçirilir, kazılan kuyulara doldurulurdu. Buna rağmen kentlerde küçük çapta isyanlar gelişmeye devam eder. Zira kentler zaten büyük göç dalgalarıyla beraber yığınları oluşturuyordu. 1775 yılında yayınlanan fetva ve fermanlarla leventlere çağrılar yapılır ancak direnişlerine devam eden leventler idam ettirilir. Bu tarihten itibaren, -son kanlı hamleden sonra- gerek Anadolu’da gerekse de kentlerde artık Celâli adıyla ayaklanma, isyan olmayacaktır. Böylece başlangıcı itibari ile “… Doğal Celali önderlerinin toprakta bozulma sonrasında çifti bozulmuş sipahi’nin ya da fodlası kesilmiş medrese öğrencisinin yani sosyo-ekonomik yapı bozulmasından etkilenen genç ilmiye ve genç seyfiyenin yukarıda kesimleşmiş, derebeyileşmiş devlet ve ekonomi belirlenimli sınıflara karşı insiyatifiyle harekete geçmesiyle” 26 başlayan ve zamanla Osmanlı statükosuna karşı sancak beyleri, beylerbeyi vb. yerel bölge egemenlerinin de Celali bölükleri oluşturup Anadolu’yu baştanbaşa kavuran isyanları 1610 yılında bastırılmış ancak kentlere yığılan leventler ve Anadolu’da kalan son Celaliler küçük çaplı direnişler etrafında 1775 yılına kadar devlete kafa tutmaya devam etmişlerdir.

Genel itibariyle dinamiği oluşturan çiftine-çubuğuna-toprağına el konulmuş çift bozanlar ile göçebe asabiyeti devlet otoritesini zayıflatmada önemli bir işlev görmüştür. Bilindiği gibi göçebe asabiyeti Selçuklu‘dan Osmanlı’ya kadar otoriteyi bozucu işleviyle ezilenlerin tarihi itibarıyla önemli bir dinamik olarak Anadolu’daki varlığını korumuştur. Bu işlev Celâlilere de ruhunu katmıştır.

Celali isyanlarının bastırılma dönemine paralel olarak kentlere göçen yığınların da etkisiyle kentlerde de öteden beri direnişler, isyan ve ayaklanmalar yaşanıyordu. Büyük göç dalgalarıyla kentleri dolduranların eylemleri asayişi de büyük oranda etkiliyordu. Bundan sonraki süreç genel itibari ile kent ağırlıklı isyan ve ayaklanma dalgaları olarak Cumhuriyet kurulana kadar (ve aslında günümüze kadar da) devam edecektir. Yeniçerilerin kazan kaldırması, Genç Osman’ın öldürülmesi, 1730 Patrona Halil ayaklanması ve peşi sıra gelişen bir dizi ayaklanmalar artık 1900’lü yıllara gelindiğinde farklı bir karaktere bürünecek ezilenler, işçi-emekçi ayaklanmaları baş gösterecektir.

DİPNOTLAR

1) Erdoğan Aydın, “Osmanlı Gerçeği”, Literatür, 15. Basım 2018

2) Dr. Hikmet Kıvılcımlı, “Osmanlı Tarihinin Maddesi”, Sosyal İnsan Yayınları, 2007

3) Erdoğan Aydın, age.

4)”Türk Halkının Dirlik Ve Düzeni”, Mustafa Akdağ’dan aktaran Metin Kayaoğlu “Hangi Tarihin Mirasçılarıyız?”, Akın Yayınları, 2012

5) M.Kayaoğlu, age.

6) T.Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, Cilt 8, Hayat Yayınları

7) Mustafa Akdağ’ın belirtilen eserinden aktaran Erdoğan Aydın age.

8) Aktaran M. Kayaoğlu, age.

9) M. Akdağ’dan aktaran Erdoğan Aydın, age.

10) Metin Kayaoğlu, age.

11) M. Kayaoğlu, age,

12) Erdoğan Aydın, age.

13) Erdoğan Aydın, age.

14)Erdoğan Aydın, age.

15) Hammer, Büyük Osmanlı Tarihi, Cilt 4, Milliyet Yayınları 2010.

16)”Osmanlı Çalışmaları”, Taner Timur’dan aktaran M. Kayaoğlu, age.

*Canbolatoğlu ailesi günümüzde Lübnan’da Dürzi topluluğunun başında bulunan ve zamanında bir Kürt devletleşmesi eğilimi içinde olduğu değerlendirilen ailedir.

17)Naima Tarihi’nden aktaran E.Aydın, age.

18) T. Yılmaz Öztuna, age.

19) T. Yılmaz Öztuna, age.

20) T. Yılmaz Öztuna, age.

*Öztuna’ya göre Canbolatoğlu Halep’te bir gece geçirdikten sonra Eskişehir’e giderek, amcası Haydar Bey’i İstanbul’a gönderip Divan’dan af diletir. İsteği kabul edilir, Temeşvar Beylerbeyisi olarak Macaristan’a gönderilir. Ancal Celaliler hakkında pek iyi niyetler beslemeyen Murad Paşa, Canbolatoğlu’nu Belgrad’ta idam ettirir.

21) E. Aydın, age.

22) Hammer, age, Cilt 4.

23) T. Yılmaz Öztuna, age.

24) T. Yılmaz Öztuna, age.

25) Taner Timur, age. Aktaran E. Aydın, age.

26) Kerem Gündüz “Geçmişten Bugüne Gençlik Mücadelesi ve Türkiye Devrimci Hareketi” adlı makalesinden.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*