CEZAEVİ Mİ? HAPİSHANE Mİ? Dilan – Aynur

Öncelikle tanımlamadan başlamak istiyoruz. Çünkü bir durumu nasıl anladığın, nasıl tanımladığınla ilişkilidir: cezaevi mi, hapishane mi?

Bugün faşizme, kapitalizme ve patriyarkaya karşı işçi sınıfının ve kadınların kurtuluş mücadelesini veren devrimcilerdir. Devrimci ideoloji mevcut devlet aygıtına karşı birebir savaşım içerisinde olan yegâne ideolojidir. Biz yazımızı devrimle karşı-devrimin savaşımı tanımıyla devam ettireceğiz. Karşı devrimin adalet anlayışı yasalar ve cezalar çerçevesinde gerçekleşir. Oysa ki adalet ekonomik, siyasal vb. koşullarda bulunamıyorsa o kesinlikle adalet sayılamaz. Sadece kapitalist devlet aygıtının kendini yeniden ürettiği ve desteklediği bir araçtır. Karşı-devrim bu aracı hem toplumu şekillendirmek hem de devrimci saflaşmayı kırmak adına kullanır. Toplumun şekillendirilmesi ve devrimci safların mevcut durumu birbiriyle doğrudan ilişkilidir.

Karşı-devrimin devrime yönelik saldırılarından biri de tutuklama tecrit altına almadır. Devrimciyi psikolojik ve fiziksel olarak yıpratmak, kendine yabancılaştırmak, mümkünse kişinin mücadelesini terk etmesini, ihanet etmesini hatta yine mümkünse kişinin buradan sonraki yaşamını kendine bağlayarak kendisiyle işbirliği yapmasını sağlamaktır amaç. Diğer yandan fiziki olarak tecrit altına alarak halkla ideolojik teması kesmeye, mücadelenin büyümesini engellemeye çalışır. Devrimci ideolojinin haklılığı ve doğruluğu da göz önünde bulundurulduğunda tutukluluğun devrimciler açısından bir “suça” karşılık ceza veya önlem olarak algılanamayacağı açıktır. Bu yüzden “cezaevi” demeyi doğru bulmuyoruz. Bizim açımızdan bu süreçler olsa olsa hapsedilmek olabilir. Bu yüzden  hapishane olarak tanımlayacağız, içerisinde bulunduğumuz dört duvarı.

Hapishane gerçekliği insanlık onuruna sahip çıkan, mevut iktidarla uzlaşmayan, mevcut sistemi benimsemeyen ve en önemlisi kendi kaderini işçi sınıfının, ezilen halkların ve kadınların kaderiyle bir gören insanlar için her daim var olmaktır. Ve hapishane gerçekliği devrimle karşı-devrimin, teslimiyetle direnişin arasındaki en ince çizgidir. Her alanda olduğu gibi hapishanelerde de bir savaşım söz konusudur. Fakat bu savaşımın en derin ve en keskin hissedildiği yerlerden biridir hapishane. En azından bizim için böyle oldu. Hapishane kapısından içeriye attığın ilk adımla başlar savaşım. Önce kendinle savaşırsın, bugüne değin söylediğin sözler, ettiğin yeminler, savunduğun pratikler, düşünceler… Hepsiyle yüzleşirsin. Eğer yüzleştiysen ve süreçte savunduklarını hala savunuyor, düşündüklerini hala düşünüyor ve hata ilerletme gayreti içerisindeysen rüzgar senden yana esiyor ve bugüne kadar yaşamını anlamlı yaşamışsın demektir. Karşı-devrimi de yenilgiye mahkum kılmışsındır. Yazımıza o ilk adımdan başlayarak hapishane sürecinde karşılaşılan klik meselelere değinerek, klik meselelere dair düşüncelerimizi dile getirerek devam edeceğiz, derdimizin ilkelerimizi yansıtmak olduğunun da altını çizerek.

Öncelikle düşmanın gerçekleştireceği yönelimlerin ve bunun karşısında alacağın tutumun anlık bir mesele olmadığını bilince çıkarırsan, yani her olayın birbiriyle ilişkili olduğunu, bugünün geçmişte yaratılıp, yarının bugünle yaratıldığını bilirsen yönelimler karşısında alacağın tavır ve tutum doğrudan değişir. Toplumsal düşünmeye başlarsın. Senden önce hapishanelerde yaratılan kazanımları kaybettirmemek için mücadele edersin. Bu noktada hiç akıldan çıkartılmaması gereken şey şudur “senin bir siyasi kimliğin var ve sen bu günlere, bu düşüncelere sorgulayarak vardın, yaşamda karşına çıkan her şeyi sorguladın, bireyciliği reddettin, tahakkümü reddettin”. Hapishaneye atılan ilk adımla bu bahsedilen tüm gerçekliklerle yüzleştiğin yere girersin. İlk yüzleşme, kapıdan girdiğinde “kimliğinin” sorulmasıyla başlar. Devrimci (“terörist”) olduğunu söylediğinde sana uygulanacak muamele belli olur.  Sözde “senin güvenliğin” için yapılacak olan arama siyasi kimliğinden kaynaklı çıplak aramaya dönüşür. Halbuki “yasal” pozisyonda dahi doktor kontrolü ve savcılık izni ile gerçekleştirilebilecek ve yalnızca “uyuşturucu suçundan tutuklu veya hükümlü” kişilere uygulanabilecek bir uygulamadır. Bu uygulama insanlık onurunu aşağılayan işkence yöntemi olarak uygulanmaya çalışılmaktadır. Bu durumla karşılaştığın ve kabul etmediğin halde işkence ile çıplak aramaya maruz kaldıysan, vereceğin cevap bedeninden utanmadığındır. Tüm çıplaklığıyla bu işkenceyi kayıtlara geçirmektir. İkinci yüzleşme, “geçici koğuş” yani kısmi tecrit. Kaç gün kalacağın, uygulayanların keyfine kalmış bir durumdur. Bu süre içerisinde tüm yaşamsal ihtiyaçlarının karşılanması ile fiziksel ve psikolojik yıpratmayla karşı karşıya kalırsın. Bu durum özellikle kadınlar üzerinde ped vb. ihtiyaçlarının karşılanmaması olarak karşılık bulur. Geçici koğuştan çıkarılıp koğuşa götürüleceğinde sana “bağımsız koğuş” mu “terör” koğuşu mu ya da “bir tanıdığın var mı?” diye sorarlar. Sen ya siyasi kimliğin ve komün bilinciyle sözüm ona “terör” yani siyasi koğuşta olmayı seçersin ya da siyasi kimliğini ve komün yaşamı reddedip “bağımsızlaşırsın”. Bağımsız koğuş aynı zamanda ihanetin ve suçluluk psikolojisinin bir sonucudur.

Üçüncü yüzleşme koğuşun mevcut koşullarıdır. İlk olarak hapishaneleri mekansal anlamda çözümlemeye çalışacağız. Kapıdan içeriye ilk adım attığında lacivert, karanlık koğuş kapısı karşılar seni. Sonrasında suyun her damlasının beyninde yankı yaptığı metal, sözde mutfak, lavabo, plastik ve sağlıksız kaşık, çatal, bıçakları, kapasitenin çok üstünde insan sayısı, 10 adımdan fazla olmayan, nemden yosun tutmuş avlu; tek bir insanın dahi ısınması için yeterli olmayan ve her zaman yanmayan kalorifer petekleri, yine bir insanın dahi sığamadığı banyo, tuvalet ve tüm hapishanede seslerin yankılandığı, ses yalıtımlı sistem. Hepsi senin biyolojik ve psikolojik yıpratılmana yönelik işkence yöntemi olarak planlanmıştır. Sende yaratılmaya çalışılan tahammülsüzlük, sıkışmışlık hissiyatı seni birebir teslim almaya yöneliktir. Güneşin vurmadığı, nem oranının yüksek olduğu, yemeklerin bedensel ihtiyacını bile karşılamayacak derecede olması, seni hastalıklarla karşı karşıya bırakırken tedavi olmak da neredeyse imkansız. Hastaneye götürüldüğünde açılmayan kelepçe, seni ötekileştiren, onur kırıcı asker ablukası, kimliğinden kaynaklı tedavi etmeyen (ilgilenmeyen) hastane personelleri bu saldırıların ve çürütülmeye çalışılan bedenine uygulanan politikaların bir parçası halindedir.

Kötü muamele ve yasalarda dahi yeri olmayan uygulamalar hapishanelerin genel rutin uygulamaları haline dönüşmüştür. Ayakta sayım da bunlardan birisi. Ayakta sayım bizzat devlet aygıtının ve onun cisimleşmiş mevcut iktidarının militarist, itaatkarlaştırma, hizaya getirme politikalarından bağımsız ele alınamaz. Bu sebepten devrimciler bu uygulamayı kabul etmemişlerdir, kabul etmeyeceklerdir. Ayakta sayım dışında mücadele edilen bir diğer konu da görüş, etkinlik sohbet vb. haklarımızın sağlanması ve bunların mümkün mertebe genişletilmesidir. Normal şartlarda tutuklu-hükümlü tutsakların haftada 1 gün görüş, 10 saat sohbet vb. aktivitelere çıkması gerekmektedir. Bu gibi haklarımız, bir insanın duygusal, insani, psikolojik ihtiyaçlarını karşılamaya, iletişim haklarımıza dönüktür. Bunların karşılanmaması durumu kişinin psikolojik olarak tecrit altına alınması ve ailesi, arkadaşları, yakınları ile iletişiminin kesilmesi ile olası tehditlere karşı kişinin sesini duyurabilmesinin önüne geçmeye yöneliktir. Yani yine bu uygulamalar ile hedeflenen, kişinin sadece bedeninin değil, düşüncelerinin ve anlayışının da tecrit altına alınmasıdır.

Peki biz bunlara karşı hapishane sürecini nasıl yaşamalıyız? Geçmişten bugüne uygulanan tüm sindirme ve baskı politikaları devrimciler tarafından nasıl boşa düşürüldüyse, bizim de yapmamız gereken odur. Peki bu nasıl mümkün olacak? Karşı-devrimin politikalarını çözümlemek ve buna karşılık devrimci pratikler üretmek en elzem amacımız olmalıdır. Diğer yandan hapishaneleri devrimciler açısından üretim alanına çevirmek bir başka önemli noktadır. Aksi halde elde edilen bilgi birikimi ve bilinç bizi entelektüellikten öteye taşımaz. Öncelikle öngördüğün süre çerçevesinde planlı programlı olmak, bu plan program çerçevesinde bireysel okuma (yoğunlaşma) ve kolektif tartışma çalışmaları yapmak ilerletici olacaktır. Bunun yöntemleri bulunduğumuz mevcut koşullara göre belirlenebilir. Bununla birlikte ilgili olduğun alanlara (resim, müzik, edebiyat vb.) yönelmek kişiyi ilerletecek, moral kaynağı olacaktır. Tüm bunlar uygulandığında hapishane süreci birey için verimli bir hale dönüşecek, karşı-devrimin tüm politikaları yıllardır olduğu gibi bugün de boşa düşürülmüş olacaktır.

Son olarak değinmek istediğimiz, son süreçte de gündeme gelen “tek tip” uygulamasıdır. Tek tip, anlatıldığı gibi yoksulluğun yansıttığı durumu ortadan kaldırmak için değil, hem kendi yoksullaştırdıkları toplumu örtbas etmek için hem halkı topyekûn militarist politikalar doğrultusunda tek tipleştirmek için uygulanmaya çalışılmaktadır. Hapishaneler özelinde tek tip tutsakları ötekileştirmek, toplumdan soyutlamak için tasarlanmıştır. Geçmişte nasıl kabul edilmediyse bugün de özelinde kıyafet olarak tek tipin genelinde tek tipleştirilmenin  kabul edilir bir yanı yoktur. Kabul edileceği taktirde, kabul edilenin bir kıyafet olmayacağı çok açıktır. Yine toplumsal düşünmek bu konuyu da aşmanın temel ölçüsüdür.

Doğrusuyla yanlışıyla iki aylık hapishane deneyimimizin içerisinde hapishaneyi belli boyutlarıyla çözümlemeye çalıştık. Amacımız hapishanelerden dışarıya değil bir bütün kolektifimize destek sunmak, özelinde hapishane ilkelerimizi anladığımız ve pratikte uygulayıcısı olmaya çalıştığımız boyutta açığa çıkartmaktır. Eğer bir nebze olsun başarabildiysek biz kadınların ve bir bütün devrimcilerin hapishanelerde sindirilemeyeceğini, devrimci muhalefetten tecrit edilemeyeceğini ve kadın kurtuluş mücadelesinin tasfiye edilemeyeceği dosta düşmana göstermişiz demektir.

Buran tüm devrimci tutsakları selamlar, içeride ve dışarıda verdiğimiz devrimci savaşımda ve kadın kurtuluş mücadelesindeki tüm yoldaşlarımıza başarılar dileriz. ZAFERE KADAR HEP BİRLİKTE

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*