FAŞİZM ŞABLONU: FAŞİZM BATIYA MI ÖZGÜ?

kara-sovalye-yukseliyor-353

Sol-sosyalist cenahta “Faşizm” hem çok sık kullanılan-başvurulan hem de sık başvurulduğu oranda muhtevası muğlak-silik-izafi kalmış bir kavramdır. Bunlarla beraber, “Faşizm” dendiğinde akla gelen şeyler, sol-sosyalist cerahta üç aşağı beş yukarı aynıdır. Tarihsel-bilimsel analizinin bir sonucu olmaksızın, kavrama yüklenen anlamda çoğunluk hem fikirdir. “Özgürlüğün olmayışı”, “baskı”, “işkence”, “anti-demokratik vıdı vıdılar” vb. çağrışımları vardır “Faşizmin”. Enternasyonalizm deresinde el-yüz yıkamışlar için, “ırkçılık”, “sömürgecilik”, “şovenizm” de eklenecektir buraya… Tersten ulusalcılığın, ilericiliğin çeşme başını mesken tutmuşlar için “gericilik”, “yobazlık”, “karanlık” vb.leri dahil edilecektir…

Statükocu Sol’un –SS’in- faşizme dair çarpık yaklaşımlarına ve Marksizmde Faşizmin tuttuğu yere ilişkin, yanılmıyorsam 4-5 yıl evvel bir yazı kaleme almıştık. O yazı –“Statükoculuğa kurban!” SS sağolsun- güncelliğini korumaktadır. O zaman kıyıdan biraz açılmıştık. Bu sefer kıyı gözden kaybolana kadar yüzeceğiz. (Burada SS, kıyıya benzetilmiştir.)

Batman serisindeki “Kara Şövalye Yükseliyor” filminde bir olay var, izleyenler hatırlayacaktır. Batman’i Bruce Wayne olarak, -tabi alet edevatı ve kostümü olmadan- büyük ve derin bir kuyunun dibine hapsediyorlar. Kuyunun dibinde yaşayanlar var ve Batman’e kuyuya tırmanmanın, yani kaçmanın imkansız olduğunu söylüyorlar. Bu zamana kadar sadece bir çocuk kaçabilmiş buradan… Batman, dağcıların yaptığı gibi, düşmesi halinde güvenliğini sağlayacak bir ip bağlıyor beline ve defalarca tırmanmaya çalışıyor. Her seferinde başarısız oluyor… Artık iyice güçten düşmüş, umutsuz bir halde, oturmuş, çaresizce beklerken, oranın “müdavimlerinden”, “kulağı deliklerinden” olduğu her halinden belli olan bir “dayı” Batman’e sesleniyor: “Çocuğun nasıl kaçtığını öğrenmek ister misin ?”. Batman tabi perişan! “Evet, evet” diyor hemen. Dayı: “çocuk ipsiz çıkmıştı” diyor ve Batman’in kafasında kıvılcım çakıyor. Batman de defalarca tırmanmayı deneyip düştüğü kuyuya, bu sefer ipsiz tırmanmaya başlıyor ve kaçmayı başarıyor… Kopuşun “yapmak” değil de “cüret etmek” olduğundan bahsetmemizdeki öz, buna benzemekte… O yüzden kıyı gözden kaybolana kadar yüzeceğiz…

Bahsettiğim 4-5 yıl evvelki yazı ya da Rıdvan Turan’ın faşizm üzerine yazıları (ruh ve yöntem itibariyle neredeyse aynıdırlar), SS’in eklektik, idealist faşizm teorisine bir tokattı. Faşizmin, Almanya, İtalya başta olmak üzere, tarihsel boyutunun M-L metodolojiyle analiz edilmesine dayalıydı bu yazılar. Poulantzas, Tagliatti, Dimitrov üçgeninde, Poulanzas’ın diyalektik determinizmine-yapısalcılığına yakın bir perspektiftedirler. Ancak, Avrupa’da cereyan etmiş Faşizmi tahlil etmek bir şeydir, Faşizmi ve dolayısıyla tahlilini bir kalıp olarak alıp evrenselleştirerek M-L’nin dokunulmaz bir parçası kılmak başka bir şeydir. Şunu demeye çalışıyoruz, Faşizmin tahlil boyutu evet, doğruydu ama Avrupa’daki Faşizm fenomenini bütün karakteristik yönleriyle beraber evrensel bir kabule dönüştürmek, işte burada ciddi bir sıkıntı var!

Marksizmin tarih sahnesine çıkışı, aydınlanmacılığın yadsınmasını da içeren bir kopuştu. ‘’Marksizmin Aydınlanmacı Yorumuna Eleştirel Bir Bakış’’ adlı kitabında Aytunç Atalay bunu şu şekilde ifade ediyor: “Marx ve Engels’le birlikte Komünizm bugünkü gerçek anlamıyla, burjuva aydınlanmacılığının dışında ve onun reddi temelinde kendi felsefi, iktisadi, politik tarih görüşlerini temellendirdi.” Ama 1. Dünya Savaşı’na geldiğimizde, Enternasyonelde, Marksizmin kopuşunun yabancılaşmaya uğradığını gördük. Kopuşun kesintisizliği sağlamadığı müddetçe yabancılaşmaya maruz kalacağı açıktı. Lenin kopuşa, “ajan”, “meczup” ilan edilme pahasına cüret etti ve Marksizm-Leninizm’i tarih sahnesine çıkartmış oldu. Bu kopuş-yabancılaşmaya dair karşılıklı diyalektik süreçler hep devam etti. Reel Sosyalizm yabancılaştırdı, Mao cüret etti. SSCB Küba’ya “reform reform” diye akıl verdi. Fidel ve Che kopuşu yarattı…

***

Burada konumuz itibariyle Aydınlanmacılığın derin bir tahliline girişmeyeceğiz. Aydınlanmacı M-L ve Faşizm üzerine yoğunlaşacağız…

Aydınlanmacı M-L, bütün bir dünyayı Batı merkezli ele almasıyla karakterizedir. Faşizmle ilişkisi de bu minvaldedir. Bu yönteme itirazımız var. İtirazımızın sebebi, akademik Marksist-Leninist kaygılar değildir. Batman’in düştüğü kuyudan çıkmasını sağlamaktır…

Aydınlanmacı M-L’in Batı orjinli analizleri ve tabii ki bu analizlerin Batı dışında icra edilme çabası, tarihsel materyalizmin duvarına çarpmaktan yorulmadı mı? Gerçi düşmana çarptığını sandığı için, işin içinden de çıkamıyor… Peki neden böyle oluyor? Çünkü Batı ve Doğu tarihsel olarak birbirinden nitel ve nicel farklılıklara sahiptir. Aytunç Atalay durumu çok iyi özetlemiştir:

“(…) genellikle doğu ve güney yarımkürede yer alan tüm bu toplumların ortak özelliği kamucu, ortaklaşmacı ve aynı zamanda da devletçi ve militarist geleneklerin çok güçlü olarak varlığını sürdürmesidir. Bireysel mülkiyetin çok öznel geliştiği, kapitalizmle birlikte bireyciliğin, bireysel rekabetin toplum aleyhine bireyin zenginleşmesinin bütün kültüre damgasını vurduğu Batı Avrupa’ya kıyasla bu toplumlar dış faktörün güçlü etkisi altında çarpık bir biçimde kapitalistleştikten sonra bize kamucu, ortaklaşmacı, dayanışmacı (şaşırtıcı gelebilir ama tüm bunları devletten beklediği için aynı zamanda da) devletçi bir kültüre sahiptirler. İşte Doğu-Batı kültürel çelişkisinin en önemli noktası belki de burasıdır. Batı kültüründe, kapitalizm öncesinden başlayarak özel, bireysel mülkiyetin gelişme tarzına bağlı olarak, bireylik-bireycilik, toplum ve toplumsallık aleyhine gelişmiştir. Devleti ise yüceltmeyen, aksine onu iktisaden zengin olanların hizmetkarı sayan bir devlet anlayışı yer etmiştir. Doğuda ise çarpık kapitalistleşmeye ve emperyalist kültürün her çeşit etkisine rağmen halkın kültüründe bireylik, bireyselleşme ve devleti hizmetkar sayıp küçümseme yerine toplumsallık, kendini topluluktan ayrı tanımlamama, kapitalist anlamda bireyselleşmeme, devletten ise hem korkma ama hem de onu yüceltme eğilimleri çok güçlüdür.”

En bilindik şekilde söylersek, Batı ile Doğunun somut koşulları birbirinden nicelik ve nitelik olarak farklıdır. Farklılığın kökleri tarihsel gelişim süreçlerinde gizlidir. Batı ve Doğunun somut koşullarındaki farklılık, Batının somutluğuna dayanan bir tahlili Doğuya uygulayabilmenin imkansızlığının kanıtıdır. Aynı zamanda bu diyalektik materyalizmin katledilmesidir.

Bütün bunlarla beraber, devam edersek, Faşizm tarih sahnesine Avrupa’da çıkmıştır. Özellikle Almanya ve İtalya’da, Faşizm öncesi, iktidarı ve yıkılışı itibariyle karakteristik aynılıklar mevcuttur. Biz bu örnekleri M-L rehberliğinde ortaya koyacağız. Sonrasında da yine M-L rehberliğinde elde ettiklerimizi, Doğuda, memlekette bahsedilen somut koşullarla kıyaslayacağız, bu koşullarda sınayacağız. Yalnız, tekrara düşmemek ve okuyucuyu da yormamak için, Avrupa’daki faşizm örneklerini temel yönleriyle, çok detaya saplanmadan, daha çok bahsettiğimiz Faşizm şablonu çerçevesinde ele alacağız.

(1) Faşizm Şablonuna Dair

a. Tanım

Faşizm nedir? “Tekelci Burjuvazinin zora dayalı açık diktatörlüğüdür.” Burada karakteristik olarak yakalanması gerekenleri şöyle sıralayabiliriz:

1-Sınıfsal olarak Tekelci Burjuvazinin iktidarıdır.

2- Egemenlik ilişkisinde “zor” asli umurdur, tersten “ideolojik hegemonya” ya da “ikna” hali pozisyondadır.

3- Bir “açık diktatörlük” olması itibariyle, “zor”un asli unsur oluşu herhangi bir şekilde “maskelenmeye” çalışılmaz.

Faşizmi tanımı üzerinden tasnif etmeye devam edersek, en sık belirtilen bir başka yönü daha vardır. Faşizm bir “kapitalist devleti” tarif eder. Yani “devlet tipi” kapitalisttir. Ancak kapitalist devlet tipi de devlet biçimleri olarak alt başlıklara ayrılır. “Devlet tipi”nde belirleyici olan hangi üretim-sömürü ilişkisinin asli-egemen olduğuyken, “devlet biçimi”nde belirleyici olan, üretim-sömürü ilişkisinin “nasıl” sürdürüldüğüdür. Bu “nasıl”ın cevabı çeşitlidir. Faşizm, devlet biçimi olarak “olağanüstü devlet biçimleri”nden biridir. (Bonapartizm, Askeri Diktatörlük vb.leri de aynı şekilde olağanüstü devlet biçimleridir.)

b. Faşizmin zemini, faşizme ön-gelen süreç

Burada Faşizm deneylerinden süzülen, karakteristikleşmiş süreçlere bakacağız. Faşizme ön-gelen süreçten başlayalım.

Faşizmin siyasal anlamda güç olarak herhangi bir karşılığı henüz yoktur. Ülkede derinleşmiş bir ekonomik kriz mevcuttur. (Bu ekonomik kriz İtalya için 1. Dünya Savaşı sonrasıdır, Almanya içinse 1. Dünya Savaşının etkileriyle beraber, daha çok 1929 Büyük Buhranıdır.) Ekonomik krize paralel, başta burjuvazi olmakla beraber, egemen sınıfların içinde bulunduğu, Ekim Devrimi vesilesiyle derinleşmiş bir siyasal kriz de devam etmektedir. (Bu siyasal kriz ortamının, emperyalizm ve Ekim Devrimi çelişkisi ile olan doğrudan bağlantısı önemlidir.)

Ülkede komünistler ve sosyal-demokratlar çok güçlenmiş haldedirler. Bu güçlenmiş olma halini şöyle anlatalım, burjuva parlamentosunda yüzlerce milletvekiline karşılık gelmiş olan toplumsal destekleri vardır. (Yine spartakistlerin binlerce silahlı militanı olduğu da yazılır-söylenir.) Devrimciler ve sol, mücadelesiyle egemenleri bir siyasal krize, bir yönetememe krizine sokmuşsa da, bir türlü nihai darbeyi vurmayı beceremez. Bu noktada yanlış strateji ve taktik, M-L’den sapmalar önemlidir. Nihai darbenin gelmeyişi, uzun mücadelelerde yorulup yıpranmış proletaryada umutsuzluğa ve güven kaybına yol açar. Proleter kitleler, yaptığı hataları da göz önünde bulundurarak faturayı siyasal örgütlerine Komünist Partilere ve Sosyal Demokrat Partilere çıkartırlar, safları terk ederler. Paralel olarak, siyasal yenilgi ya da yenememe hali ideolojik olarak M-L ile de kopuşmaya yol açar. Zaten egemenler ekonomik ve siyasal krizi aşamamanın getirdiği bir ideolojik krizi yaşıyorlardı, artık ideolojik kriz, proletaryanın da katılımıyla tüm ülkeyi sarmıştır.

Ekonomik ve ideolojik krizle derinleşmiş, egemenler açısından yönetememe durumundan bahsedebiliriz. Geleneksel burjuva partilerine kimse güvenmemektedir. Proleter kitleler devrim saflarını terk etmektedirler. Ellerindeki mülkü kaybederek proleterleşme kaygısı ve korkusu, küçük ve ortak burjuvaziyi geliştirmektedir.

c. Faşizmin sahneye çıkışı ve yükselişi

Faşizm sahneye çıkar. Egemenler yönetememe krizine bir sosyalist devrimden önce çare bulmak amacıyla, bu sıkışmışlık haliyle Faşizme yol verirler, ekonomik olarak da desteklerler. (Şurası önemlidir, örneğin Almanya’da Hitler 1929 öncesi, yine Faşizm için mücadele ediyordu, ancak egemenler bu denli sıkışık olmadıkları için Hitler’i bırakın desteklemeyi, Hitler’le dalga geçiyorlardı.)

Uzun mücadelelerde yorgun düşmüş güçlere nazaran Faşizm çok daha diridir. İdeolojik anlamda yıpranmamış, taze ve etkileyicidir. Faşizm kitleselleşmeye başlar, büyümesi aritmetik değil geometriktir, kitleler akıyordur. Faşizm, ekonomik buhranın yarattığı açlık ve işsizliğe karşı herkesin tok olacağı ve istihdamın sağlanacağı söylemi ile proletaryaya umut olur –ki faşizmin iktidarında açlık ve işsizliğin olmadığı söylenebilir.

Mülkünü korumadığını düşündüğü “liberal” devlete öfkeli olan küçük ve orta burjuvazi, “masaya yumruğunu vuracak” otoriter devleti Faşizmde görülür. Küçük ve orta burjuvazi Faşizmle bütünleşir. Öfkeli ve dinamik oluşuyla, Faşizmin temel, mobilize, vurucu gücü olur.

d. Faşizmin iktidarı ve kurumsallaşması

Faşizm kitleselleşerek iktidara gelir. Bu noktada “demokratik seçimler”, doğrudan zor ile ilişkili siyasal hamleler ya da askeri darbeler, her biri, iktidarı ele geçirme noktasında Faşizmin yöntemi olmuştur ve olabilir. İktidara yürüyüş, iktidar oluş ve sonrasında izleyen süreçler muhaliflerin, devrimcilerin tasfiyesiyle paralel gelişir ama (çok daha önemlisi!) zaten kayda değer hiçbir direniş veya karşı duruş mevcut değildir.

Muhaliflerin tasfiyesi ve iktidarının güçlenerek mutlaklaşmasıyla Faşizm, kurumsallaşmaya başlar. Toplumsal yapı, yukarıdan aşağıya ve hayatın tüm alanlarını kapsayacak şekilde kurumsal yapılarla örgütlenir. Faşizm devlet ile bütünleşir, artık iki ayrı yapıdan bahsetmek mümkün değildir.

Tüm toplum istihdam edilmiştir, üretim ve dolayısıyla sömürü tarihte hiç olmadığı kadar artmıştır ve herkes bundan memnundur. İktidardaki Faşizmin ekonomi-politiği, tekelci burjuvazinin çıkarlarının savunucusu, hizmetkarıdır. Ancak bu durumu “son kertede” biçiminde kavramakta yarar var, çünkü konjonktürel olarak tekelci burjuvazinin aleyhine vurgulamalar da görülür. Bu durumun temel sebebi, Faşizmin konjonktürel sıkışmalarda ideolojik ve siyasal tavize yanaşmayarak ekonomik tavizi tercih etmesidir. Ama bahsettiğimiz gibi bunlar, son kertede tekelci burjuvazinin hizmetkarı olduğu gerçeğine gölge düşürmez.

Ekonomi-politiğin bir diğer yanı, orta-küçük işletmeleri tekelciliğin çıkarlarına uygun şekilde, ya birleşerek tekelleşmeye ya da kapanmaya zorlamasıdır. Bununla ilgili yasalar hazırlanmış ve belirli bir sermayenin altındaki tüm işletmeler kapatılmıştır. Yani küçük-orta burjuvazi, sınıfsal olarak neredeyse yok edilmiştir.

Peki, Faşizmin en enerjik destekçileri küçük-orta burjuvaziye ne oldu? Onlar Faşizmin iktidara yürüyüş sürecinden başlayarak Faşist devletin bürokrasi ve zor aygıtın temel unsuru oldular, kadrolaştılar. Tablo şudur, sınıfsal panorama tekelci burjuvazinin hayallerini kurduğu şekilde burjuvazi-proletarya sadeliğine çok yakındır, yani sömürü azami sınırdadır.

Ek olarak, Faşizmin iktidarını mutlaklaştırması ve paralelinde kurumsallaşmasıyla beraber ideolojik hegemonyası toplumu sarar ve istisnaya bile alan bırakmaksızın, zor içeride sadece denetim mekanizması olarak varlık gösterir. Burada zorun yarattığı ve daha önemlisi, devam ettirdiği bir ideolojik icradan çok, ideolojik icranın yarattığı ve yeniden-ürettiği bir hegemonya oluşur. Aksini gösterecek (İngiltere vb. emperyalist devletlerin, para ve gelecekte siyasi kariyer vaadiyle harekete geçirmeye çalıştığı, ordu içindeki üç-beş subaydan başka) özellikle toplumsal anlamda hiçbir veri yoktur.

Faşizm dışarıya dönük ise yayılmacı ve işgalci bir hattı benimsemiştir. Yayılmacı ve işgalci hattın temel iki motivasyonundan bahsedebiliriz. Bunlardan ilki, Sovyetler Birliği’nin yıkılması, anti-komünist motivasyondur. İkincisi ise, Faşizmin “üstünlük” iddiasını koşullayan ideolojisi gereği ve tekelci burjuvazinin çıkarları doğrultusundaki tekelci sömürgeci motivasyondur. Zaten bu her iki motivasyonun katkısıyla da savaş sanayisi inanılmaz boyutlarda geliştirilmiştir.

e. Faşizmin yıkılışı

Faşizmin şablonunu, yıkılışı ile bitirelim… Faşizm, son anına kadar tüm düşmanlarıyla (bir yanda emperyalist ABD, İngiltere vb. diğer yanda Sovyetler Birliği) savaşmış, zor yoluyla önce yıkılmış sonra çözülmüştür. Yıkılma süreci, çözülme sürecine paralel gelişmemiştir. Bunun sebebi ideolojik hegemonyanın sağlamlığında gizlidir. Sovyet tankları Berlin’e girdiklerinde bile, Sovyet askerlerine karşı savaşan 10-12 yaşlarında Nazi Gençliği “çözülmemiştir”. Kuşkusuz aynı değil ama, Gorbaçov Sovyetler Birliği’ni göz göre göre yıkarken, bir tane eski-yeni komsomolcunun bile elde silah direnmemiş olmasının düşününce, büyük resim yakalanabilir.

(2) Faşizm Şablonu ve “Doğu”

Faşizm şablonunu en temel yönleriyle özetledik. Şablonda, Faşizm süreçlerinde toplumsal kesimlerin hareket kanunları, neden-sonuç diyalektiğiyle ortaya konuyor. Örneğin, devrimciler nihai darbeyi vuramıyor, uzun mücadele süreçlerinden yorulmuş proletarya ise güvenini kaybederek safları da M-L ideolojiyi de terk ediyor. Bu örneği bir toplumsal hareket kanunu olarak düşünebiliriz, tabii ki Faşizme ön-gelen ve somut koşullar altında… Aydınlanmacı M-L, bu hareket kanunlarının Doğuda da aynı şekilde işleyeceği teziyle hareket ediyor. Aydınlanmacılıktan kopamasa da, benzetmemizden hareketle kıyıdan açılabilen kesimler ise bu hareket kanunlarının “yerelin özgünlükleri” hesaba katılarak ele alınabileceğini söylüyorlar. Bu söylem, özü itibariyle gerileştiricidir. Ancak fiiliyatta bu söylemin somut karşılığı ya hiç yoktur ya da yok denecek kadar azdır.

Peki, tarihsel gelişmeler göz önünde tutulursa, Batı ve Doğunun somut koşulları arasındaki farklılığı “özgünlük” ile açıklayabilir miyiz? Ya da, “özgünlüğe” yüklenen anlamın kendisi nedir? Burada özgünlükle ifade edilen, hareket kanunlarının işleyişindeki esasın aynen devam edeceği ancak tali yönlerde farklılıkların oluşabileceğidir. Yani özgünlük, niceliksel bir farklılığı karşılıyor, niteliksel değil. Böyle olunca, “yerelin özgünlüklerini hesaba katma” işlemi de, Batının Faşizm şablonunu Doğuya uyarlayamıyor. Uyarlayamaz da…

Çok derinlere dalmadan şunu söyleyebiliriz; birey-toplum-devlet üçlemesi arasındaki tarihsel materyalist diyalektik bağlamından bakıldığında, Batı ve Doğu arasındaki farklılığın nicelik olarak ifade edilemeyeceğini görürüz. Nicelik “özgünlükler”, tarihsel gelişimle beraber nitelik somut farklılıklara sıçramıştır. Yani, nicelik özgünlüklerde olduğu gibi evrimsel geçiş süreçlerini aşmış devrimsel ayrımlar söz konusudur. Aytunç abi bu duruma şu şekilde değiniyor: “Batı ve Doğu arasındaki, (…) iki kültür arasındaki fark, bir nitelik farkıdır. Birisi diğerine ancak zor yoluyla benzetilebilir.”

Batı merkezli Faşizm şablonunu, şablondaki süreçleri Doğu’nun somut koşullarında irdeleyeceğiz. Böylelikle hem aradaki niteliksel farklılıklar, süreçler vb. somutlaşmış olacak, hem de aydınlanmacı M-L’in şablonunun açmazları su yüzüne çıkacak.

Şablondaki “Faşizmin tanımı” ile başlayalım. “Açık diktatörlük” oluşuna yaslanarak, bir “olağanüstü devlet biçimi” tarifi yapılıyor. Burada Batı merkezli kıyas açıkça görülüyor. Şöyle söylersek daha kolay seçilebilir; “olağanüstü=olağan olmayan”dır; peki, “olağan” olanlar hangileridir? Burjuva demokrasisi ve türevleri… Batı’nın olağan devlet biçimleri burjuva demokrasisi ve türevleri olarak sıralanabilirken, Doğu için bunun geçersiz olduğu açıktır. Yani, Doğu’da olağan devlet biçimi burjuva demokrasisi mi? Tabii ki değil! (Tıpkı feodal dönemde olduğu gibi… Batıya göre “olağan” olan feodalizm, lordlara dayanan yerelci-parçalı yapıyken, Doğuda merkezi yapı vardı.)

Tanımdaki açmaz önemlidir. Bununla beraber, doğrudan devrimci strateji ve taktiğe yol gösterebilecek dinamik süreçleri okumaya-anlamlandırmaya yaracak olan, şablonun içindeki süreçlerde gizli…

İlk olarak şablondaki Faşizmin kitleselleşmesi sürecini-anlatımını ele alacağız. Ne olmuştu kısaca hatırlatalım: Proleter kitleler, devrimci nihai hamlenin yapılamayışından, uzayan bu sürecin yıpratıcılığından vb. dolayı devrimci safları terk ederek Faşizme akmıştı. Bu süreci irdeleyebilmek için, öncelikle birey-toplum-devlet üçlemesindeki birey-toplum diyalektiğini, tarihsel gelişimini ve bunların Batı ve Doğudaki yansımalarını gözden geçirelim.

Batıda birey-bireycilik, toplum-topluluğun çıkarından üstün tutulur. “Akıllı insan” denen aydınlanmacılığın icadı budur. Rasyonel birey, rasyonel düşünür, akıllıdır, kendi çıkarının toplumun çıkarından daha önemli olduğuna aklıyla (kesintisizce konuşursak, aydınlanmacı felsefenin vardığı son nokta olan “tutsak düşmüş aklıyla”) karar verir ve gereğini yapar. Doğuda ise birey, Batılı kapitalist anlamda bireyselleşmemiştir. (Bu, hiç kapitalist bireyselleşmeden etkilenmediği anlamına gelmiyor tabi…) Kendini topluluktan ayrı tanımlamaz, topluluğun çıkarı ile bireysel çıkarı arasında çubuğu çoğunlukla topluluğun çıkarından yana büker…

Faşizm şablonunda, proleter kitleleri oluşturan bireyler, yenilen (ya da yenilmeyen) safları terk etmekte tereddüt etmezler. Toplulukla bağları çok zayıf olduğu için, Faşizm saflarına da geçiş yapabilirler. Ancak bu durum Doğuda asla gerçekleşmez. Doğuda böylesi bir geçişin olabilmesi için, bireyin kendini tanımladığı topluluğun devrimsel bir alt-üst oluşa uğraması gerekir. Ama Batıda birey toplulukla kurduğu pamuk ipliğine bağlı ilişki yüzünden, komünistler bırakın devrimci (yani burada karşı-devrimci) bir alt-üst oluşu, henüz tam olarak yenilmemişken, kitleler tarafından terk edilmiştir.

Bir an için tüm bu tahlilleri bir kenara bırakalım ve memleketi düşünelim… Herkesin Faşizm saflarına geçmesi, eski topluluklarını terk etmesi mümkün müdür? Ya da tersi? (Tabii bir alt-üst oluş olmadan.) Burjuva analizcilerin dillerinden düşürmediği, “sağ” ve “sol” blokların ufak-tefek değişiklikler dışında yüz yıldır sabit kaldığı, öyle ya da böyle bir gerçek değil midir? Bu topraklarda “ihanet” kavramı vardır, bu gerçekliğe dayanır. Topluluğu terk etmek ihanet olarak görülür. Bırakın siyaseti, bu toraklarda Beşiktaş’ı tutan birinin Fenerli ya da Galatasaraylı olmasına bile ihanet gözüyle bakılır, topluluktan kopuşa yani… Beşiktaşlılar şu soruya nasıl cevap veriyorlar mesela: Fener ve Galatasaray’a kıyasla çok daha başarısız olmasına rağmen, neden Beşiktaş taraftarlarının sayısının ciddiye alınacak bir düşüş yaşanmıyor? Doğuda evrimsel-niceliksel süreçlerde geçişler çok çok az yaşanır, topluluklar korunma eğiliminde olur. Ancak bireyin kendini ifade ettiği topluluk, devrimsel-niteliksel bir alt-üst oluşa, temellerinden dinamitlenmeye uğrarsa ya da uğratılırsa bu geçişler yaşanabilir. Doğuda güçlenme-zayıflama meselesinin kıstası bu geçişlerden ziyade, topluluğun konsolidosyonuna, dinamikleşmesine, mobillizasyon-hareket etme kabiliyetindeki artışa ya da azalışa bağlıdır. Bunlar da, topluluğun lehine (veya aleyhine) siyasal üst-yapı kurumlarının ele geçirilmesi, dünyadaki siyasi dengeler, ülkede yürüyen reel-aktüel politika ve bu politikaya yapılan müdahalelere ve benzeri sayısız etkene bağlıdır. Daha fazla derinleştirmeden, şunu söyleyerek geçelim; şablonda tarif edilen bu kitlesel akışı, Doğuda beklemek beyhudedir…

Proleter kitlelerin hareketinden sonra, küçük-orta burjuvaziye geçelim. Ne olmuştu? Küçük-orta burjuvazi krizlerle beraber mülkünü kaybetme riski ile karılaşmış, proleter saflara “düşme” korkusu ve bu korkunun yarattığı öfkesi ile otoriter-müdahaleci-masaya yumruğunu vuran bir devleti “çağırmıştı”… Burada iki ayaklı bir sıkıntı mevcut… Birinci olarak, şablonun tanım kısmını ele alırken biraz bahsetmiştik, Batı ve Doğudaki devlet biçimleri, bunların olağanlığı veya olağanüstülüğü farklılık göstermektedir, bu durum “devlet”in ortaya çıkışından beri böyledir. Kapitalist devlet biçimi olarak, liberal-müdahaleci olmayan (az-müdahaleci demek daha doğru) devletler Batı için olağan iken, Doğuda otoriterlik-müdahalecilik aynı şekildedir. Dolayısıyla Doğuda herhangi bir sınıfsal katmanın (burada küçük-orta burjuvazinin) mülkünü koruması için, liberal bir devletle, ideolojik ve politik bir kavgaya-çelişkiye düşme ihtimali hiç yok değilse bile çok çok azdır. Çünkü zaten devletler müdahalecidir. İkinci olarak, Batıdaki birey-devlet ilişkisinde devletin tuttuğu yer ile Doğuda tuttuğu yer farklıdır. Batıda devlet, ekonomik ve siyasal bir araç olarak ele alınır, ne bir “kutsallığı” vardır, ne de olduğundan fazla anlam yüklenir. Doğuda ise devlet, teminattır, topluluğun teminatı. Doğu, Batıya kıyaslar çok daha fazla “devletçi”dir. Faşizm şablonunda birey, bir araç olarak devleti çağırmaktadır. Kriz anında devletle ilişki kurmaktadır. Doğuda ise devlet yüzyıllardır “zaten çağrılmış” pozisyondadır. Yani Doğuda şablondaki gibi “devleti çağırma eylemi”, faşizme özgü değildir ve Batıyla kıyaslanmayacak kadar “zayıf” bir motivasyon yaratır.

Faşizmin tarih sahnesine çıkışı ve sonrası süreçlerde, muhaliflerin ve devrimcilerin tasfiyesi meselesine gelelim. Bu mesele de Batıya, Batıdaki devlet biçimlerine özgü bir durumdur. Doğudaki devlet biçimleri zaten her an muhalifleri ve devrimcileri tasfiye eder. Burada “muhalifler” olarak tanımlanan toplam, egemen kliğe göre değişkenlik gösterir. Memleketin siyasi tarihini düşündüğümüzde Kemalist-ulusalcılar ile muhafazakar-milliyetçilerin, farklı tarihsel dönemlerde “muhalif oluşları” gibi… Ancak devrimcilerin tasfiyesi daimdir, yapısal bir zorunluluktur, egemen kliğin karakterine göre değişim göstermez. Batıda ise bir biçim olarak burjuva demokrasilerinin varlığı, şablonun dayanak noktası olmuştur. Batı ile Doğu arasındaki bu farklılık dolayısıyla, bahsedilen “tasfiye” süreçlerinin Doğuda kayda değer bir seçiciliği yoktur, olamaz. Bu noktada, tasfiyenin biçimler üzerinden yapılmaya çalışılacak zoraki tartışmalar sonucu değiştirmez, sadece güç dengelerine atıf yapabilir.

Batıda faşizmlerin iktidarlaşma süreçlerinde, özellikle Almanya ve İtalya’da, kayda değer direnişlerden bahsedilemez. Ancak İspanya’da, herkesin bildiği, uluslararası tugayların da dahil olduğu bir direniş olmuştur.

Peki devrimcilerin Avrupa’daki geleneksel kalesi olan Almanya’da direniş olmazken, İspanya’da, Almanya’ya nazaran daha zayıf olunan bir yerde nasıl direniş gelişebilmiştir? Aslında bu sorunun cevabında yatan özü kavrayabilmek, şablonun Doğudaki geçersizliğini de kavrayabilmek anlamına geliyor. İspanya’da direnişin başlayabilmiş oluşu, İspanya’da Doğuya benzer kırıntıların varlığını korumasıyla bağlantılıdır. Bilindiği gibi İspanya’da direniş bölgeseldir. Bunun açık sebebi Bask’lardır. Bask’lar Avrupa’nın göbeğinde bile, Doğudakine benzer birey-toplum denklemini koruyabilmenin avantajıyla, topluluk olarak direnişi yaratmışlardır. Bu örnekte, topluluk olmak, kapitalist anlamda bireyselleşmeyi –en azından Almanya- kadar yaşamamış olmak, faşizme karşı direnişin var oluşunun özüdür. (Burada direnişin aynı zamanda, kapitalizmin gelişmediği veya çarpık geliştiği köylük bölgelere de tekabül ettiğini belirtelim.)

Burada direnişin öznelerinin kendilerini isimlendirmeleri, hedefleri vb. şeylere girip derinleştirmeyeceğim. Ancak yakalanması gereken noktayı ön plana çıkartmakta yarar var. Almanya ve İtalya’da faşizme karşı direnişin olmayışı, ama İspanya’da direnişin varlığı, diğer birçok etkenle beraber, esas olarak birey-toplum diyalektiğiyle bağlantılıdır.

Batıda durum böyledir. Dünün devrimcileri sanki “buharlaşmıştır”. (Burada strateji ve taktik olarak “mücadele etmeme”, “ricat” vb. şeylerden bahsetmiyorum. O yüzden “buharlaşma” doğru bir kavram…)

Doğuda birey-topluluk diyalektiği gereği, tarih asla Batının izlediği yolu takip etmez-edemez. Burası sanırım okuyucunun gözünde-zihninde nettir/ netleşmiştir. Şablon burada da Doğuya uygulanabilir olmaktan fersah fersah uzaktır.

Faşizm şablonunda Korporatizmden de bahsediliyor. Yani toplumun yukarıdan aşağıya örgütlenmesi. İki sebeple bu durum, Batı için “Faşizme Özgürlük” taşımaktadır. Birincisi, Batıda bireysellik-bireycilik egemen olduğu için, böylesi örgütlenmeler “olağan” zamanlarda ya mevcut değildir ya da yok sayılabilecek derece az ve etkisizdir. İkincisi, Batıdaki olağan devlet biçimlerinin toplumla kurduğu ilişki nispeten müdahalesizlik üzerine kurulu olduğu için, devlet de Korporatizm ile asgari düzeyde ilişkilidir. Ancak Doğuda zaten Korporatizm, toplulukların kendi iç yapılarında da, bu toplulukların –tabi ki özellikle muhalif ve devrimci olanların- çoğuna karşıt olarak devlette de mevcuttur. En basitinden bir tarafta Diyanet, organları ve etkinlikleri vardır, diğer tarafta Cemevleri… Bunun gibi gençlik alanından, kültür-sanata, sendikalara kadar bir ton örnek mevcuttur.

Yeni bir başlık açmadan, yine şablondaki kurumsallaşmayla alakalı olarak, özelleşmiş zor-baskı-denetim aygıtları, aynı şekilde ideolojik hegemonyaya dair spekülasyon-yalan propaganda vb. aygıtları, Batıda faşizme özgürlük taşısa da, Doğuda bütün bunlar devlet biçimine paralel olarak, az veya çok gelişkin şekilde her daim mevcuttur.

Bu listeyi detaylara girerek uzatmak mümkündür. Ancak temel karakteristikleri ve hatta bunların içinden de strateji ve taktiği en yakından ilgilendirenleri seçmeye çalıştık. Faşizm şablonu olarak, Dimitrov-Troçki-Tagliatti vb.lerden birini de ele alabilirdik. Poulantzas’ı tercih ettik çünkü eğer diğerlerini ele almaya kalkışsaydık öncelikle doğrudan Batıdaki somutlukla olan çelişkilerinden başlamamız gerekirdi, yani bu bağlamda Batıdaki durumu gerçeğe en yakın analiz eden Poulantzas’tır.

Nitekim, Batı merkezli Faşizm şablonunun bu topraklarda kılavuz kabul edilemeyeceği açıktır. Bu veya benzeri, salt Batının somutluğu üzerine inşa edilmişlik ile ikameci bir ilişki, Marksizmi aydınlanmacı yabancılaşmaya uğratmaktan başka bir işe yaramaz.

(3) Faşizm Batıya mı özgü?

Ortodoks Marksistler, Statükocu Sol ve benzerleri, tüyleri diken diken olmuş halde bu yazıyı ne şekilde yaftalayabileceklerini düşünüyorlar… Post-marksizm mi demeli, Marksizmin reddi temelinde “medeniyetler çatışması”nın anlatıldığı mı iddia edilmeli… Şükür ki, yazının başında bahsettiğimiz gibi, kuleye ipsiz tırmanmaya çoktan karar vermiş bulunuyoruz. Hiçbir statükocu ipi belimize dolamıyoruz, böylece tırmanmaya cüret ediyoruz.

Feodal Dönem Avrupasına dair çekilmiş filmler çokçadır. Kral, lordlar, aralalrındaki ilişkiler… Kral sefere çıkmak için lordlara elçilerini gönderir, sallıyorum Edinburg Lordu kabul etmez… Daha bilinmedik bir örnekten gidelim. Yüzüklerin Efendisi’ndeki Rohan Krallığı da Avrupa’daki Feodalizmi temsil etmektedir. Son film “Yüzüklerin Efendisi, Kralın Dönüşü”nde, Rohan Krallığı Theoden, Gondor’un işaret kulelerini yakarak gönderdiği yardım çağrısına olumlu cevap verir ve ordusunu Gondor’a gitmek üzere toplamaya başlar. Doğrudan Kral Theoden’e bağlı olan “Rohirrim” adındaki atlı süvarilerden oluşan orduyla yola koyulur. Yol boyunca, Rohan Krallığı’na bağlı, merkezden uzak-özerk yerlerden talep edilmiş askerler katılım yaparlar. Ama filmde şöyle şeylere de tanık oluruz, Kral Theoden “x yerinin mızraklı süvarileri nerede?” diye sorar, “kralım, onlar katılmayacaklarını bildirdiler.” yanıtını alır. Theoden “üzülür” ve yoluna devam eder… Bu durum Avrupa’da Feodalizmin bir biçimini temsil ediyor. Aynı Feodalizmin bir diğer biçimi Osmanlı’da da yaşanıyor, ancak Padişaha böyle bir haber verilse -kabaca söylersek- “üzülmenin” ötesine geçip “üzeceği (!)” bilinen bir gerçektir; merkeziyetçiliğin, Marks’ın deyişiyle despotizmin bir yansımasıdır bu. Şimdi, Batı ve Doğu arasındaki bu farklılığa vurgu yaparken, Marksizmin dışına mı çıkıyoruz? Tam tersi tabii ki. Burada yapılan basittir. Bir, Marksizm gerçekler üzerinde çalışır, bunu yapmaya çalışıyoruz. İkincisi, bu gerçeklerin, yani konumuz itibariyle Batı-Doğu arasındaki farklılığın ancak Marksizm ile keşfedilebileceğini ve tüm bunların tarihin genel seyrini tayin eden evrensel çizgilerin-yasaların içinde kaldığını belirtiyoruz. Yani, aynı Faşizm gibi Avrupa Feodalizminin şablonu da Osmanlı’ya uymaz-uydurulamaz, ama bu, Osmanlı’da egemen olan üretim-sömürü ilişkisinin, feodal üretim-sömürü ilişkisi olduğu gerçeğini değiştirmez. (Bu örnekler dünyanın dört bir yanından verilerek çoğaltılabilir.)

Faşizm de, emperyalist-kapitalist sistemin içerisinde bir devlet biçimi olarak vardır. Ancak Batıdan süzülmüş bir şablon ile Faşizmi evrenselleştirmek, Marksizm’i katletmektir. Yapılması gereken, öncelikle bu toprakların -Aytunç abinin deyişiyle– “orjinalliklerini” analiz etmektir. Bu orjinallikler ile Faşizmin rezonansının birey-toplum-devlet üçgeninde nasıl cereyan ettiğini ve/veya edebileceğini bilmeden/düşünmeden, Faşizme karşı başarıya götürebilecek strateji ve taktiği belirlemek mümkün değildir. Unutmamak gerekir ki, Batının Faşizm şablonu gibi, Faşizme karşı şablonu da, bu topraklara uygulanabilir olmaktan uzaktır.

Özetle, Faşizmin evrenselliğini Batı şablonunun somut yanılgılarına takılmadan tespit etmeliyiz. İkincisi, bu yanılgılara takılmamak yetmez, Faşizmin bu topraklardaki reaksiyonunun orjinalliklerini de gün yüzüne çıkartarak kavramalıyız. (Ancak ikincisi bu yazının sınırlarını aşıyor…)

Son yerine: güncele dair

Bugün için Türkiye’de Faşizmin yükselişinden bahsedebiliriz. Batıdaki geçmiş deneyimlerde bu yükseliş safhası, daha çok üstyapının dışında gerçekleşmiştir. Doğuda ise üstyapının kalbinde gerçekleşir, gerçekleşiyor…

Yükselişin hem belirgin hem de strateji-taktik bağlamında önemli yönü, Faşizmin topluluk bazında yarattığı konsolidasyon, dinamizm ve mobilizasyondur. Yazıda da belirttiğimiz gibi, Faşizm bunu yapabilmek için belli hamlelere girişti ve bu süreçten başarıyla ayrıldı. Bu hamlelerin en önemlisi ise objektif sonuçları açısından Reichstag Yangını’yla bir olan hamledir. Hamlede yakalanması gereken, gereksiz kriminoloji değil, burasıdır, yani Reichstag’la ortak olan objektif sonuçları…

Doğuda devlet ile kurulan ilişki ve devletin tuttuğu pozisyon, Faşizm vb. süreçlerin ilk etapta (her ne kadar bir miktar dışarıya taşsa da) devlet tarafından içerilmiş şekilde gelişmesi eğiliminde olur, oluyor. Ancak bu eğilim mutlak değildir. Bu eğilimi, tek olası yolmuş gibi kavramak, strateji ve taktiği salt bu yönde kurmak ahmaklıktır. Eğilimin başarıya ulaşma noktasındaki yetersizliği ile her karşılaştığında, bahsettiğimiz “dışarıya taşma” o oranda, parça parça gelişecektir.

Bu konuyla bağlantılı, üstyapısal dönüşüm ile ilgili bir tartışma, son günlerde gündemdedir. Herkes, bu “üst yapısal dönüşüme” karşı… Sadece konumuzla ilgili olarak şunu belirteyim; yakalanması gereken nokta, bu üstyapısal dönüşüm olsa da olmasa da, topluluk bazında yakalanmış olan konsolidasyon, dinamizm ve mobilizasyon yeteneğinin, hiç olmadığı kadar arttığı/arttırıldığı gerçeğidir. Meselemiz, üstyapısal politikacılıkla uğraşmak yerine, bu topluluk bazındaki gerçeklikle yüzleşerek, devrimci bir yönelim geliştirmek olmalıdır… Burası çok önemlidir. Gerçeklikle yüzleşmekten objektif olarak kaçıyoruz. Ortada bir topluluk var ve hiç olmadığı kadar konsolide olmuş, dinamik ve mobilize olmaya hazır. Bu topluluk, Almanya’daki gibi 3 yılda, 1929 Buhranı’nın etkisiyle vb. faktörler sonucunda oluşmadı. Öyle bir ekonomik-siyasal krizle de dağılmayacak. Dün için egemenler arasında üstyapısal güç paylaşımı bu yönlü değildi ve durum bu şekilde “idare edilebiliyordu”. Bugün bahsettiğimiz gibi üstyapısal güç deneyleri -radikal şekilde- değişti.

Arada şunu da belirtelim. Türkiye’de, Faşizme karşıt topluluklar da, devrimciler de Batı şablonundaki gibi “buharlaşmaz”, “buharlaştırılamaz”. Ama aynı kıstaslarda, konsolidasyon, dinamizm ve mobilizasyon imkanları çok geriletilir/geriletilebilir. Ki bugün için, düne kıyasla geriletilmiştir. Bu durumun çözümü ile Faşizmin yükselişine karşı oluşturulması gereken strateji ve taktik, iki noktada kesişmektedir. Birinci nokta, nispeten çabaları Türkiye’de Faşizme karşı olanları birleştirmektir. Yalnız bu mesele iki yanı da keskin bir bıçak gibidir. Eğer bu birleştirme çabası doğru bir hatta oturtul(a)mazsa, “bir işe yaramamaktan” öte sonuçlar doğurarak, Türkiye’de Faşizmin konsolidasyonunu, dinamizmini arttırıcı rol oynar. Burayı biraz derinleştirelim.

Haziran süreci, ne “an”da anlaşılabildi, ne de bugün anlaşılabiliyor. Haziran’ı yaratan, baskın olan yön, bu topraklara, Doğuya özgü olan “barbar”, “komünal” yöndü. Ancak daha da önemlisi, bu yönü yaratanlar (topluluk bazında), Haziran’a kadar çarpık, yabancılaşmış bir Batıcıl bireyselleşmenin, Aydınlanmacı-rasyonel-tutsaklaşmış aklın etkisi altında olanlardı. Yani, yabancılaşma kırılıyordu. Zaten bunu gören güçler derhal meseleyi kontrol altına almak için müdahale ettiler. Çünkü bu yabancılaşmışlık-batıcılık yıkıldığı anda, hem varoluş koşullarını kaybederlerdi hem de sistem için hayırlı olmazdı. SS de objektif olarak aynı şeyi yaptı, bir anda her yer piyanolarla, dans gösterileriyle dolduruldu… “Barbar”, “komünal” yöne ket vuruldu. Müthiş maharetli bir şekilde, tarih yazımıyla da, “hiç yaşanmamış” gibi gösterildi. Yenilginin başladığı yer aslında burası oldu. Çünkü kazanılan esas zafer, Aydınlanmacı-rasyonel-tutsaklaşmış akıldan kopulması, bu toprakların özü olan “barbarlık” ve “komüncülük-dayanışmacılıkla” tekrardan buluşulmasıydı…

Dönelim iki yanı keskin bıçağa… Türkiye’de Faşizme karşı olanları birleştirmek salt niceliksel bir şey değildir. Birleşimin niteliksel yönü, bugün için çok daha belirleyicidir. Eğer Haziran’da yapılan hata tekrarlanırsa, yani “barbar”, “komünal” yön yadsınır ve batıcıl-rasyonel-tutsaklaşmış akılda birleşilirse, o zaman bıçağın keskin yanıyla karşılaşmaktan kaçınılamaz…

Hep bahsediyoruz, eğer Haziran kendiliğindenciliğe bırakılsaydı, öncü-iradi müdahaleler olmasaydı, bugün ne Haziran’dan bahsedebilecekti , ne de Haziran’daki “barbar”, “komünal” yönden. Bugün kendiliğindenciliğe teslim olmamak, iradi müdahaleler yaparak, birleşikliği “barbar”, “komünal” yönde, tıpkı Haziran’ın yaratılışı gibi yaratmak bir zorunluluktur…

Gelelim ikinci noktaya…

Doğuda toplulukların, evrimsel süreçlerde korunma eğiliminde olduğundan bahsetmiştik ve temellerinden sarsılmadan, bu eğilimin bozul(a)mayacağını belirtmiştik. Bu durum tersten şunu da ifade ediyor; temellere yönelmeyen, bu yönelimden kırılmayan her yüzeysel-güncel yönelim, terse etki yapar-yapıyor. Yani topluluğun konsolidasyonunu zayıflatmıyor, aksine güçlendiriyor. Bu durumun kendisi, Doğu ile, bu topraklarla alakalıdır, bu veya herhangi bir toplulukla değil. Batıcıl-rasyonel-tutsaklaşmış akıl bunu kavramıyor (ya da kavramak istemiyor, ki bu objektif olarak hiçbir şeyi değiştirmez) ve devam ederek yönelttiği yüzeysel-güncel eleştiri veya teşhirden sonuç alamayışını, karşı gördüğü topluluktan geri dönüş alamayışını, topluluğun “eksikliği” ile açıklıyor. İşte yazıda bahsettiğimiz “tarihsel materyalizmin duvarına çarpmak” ile kastedilen şey tam da budur. Halbuki azıcık dönülse, mevcut durumun, bu topraklardaki her topluluk için “geçer akçe” halinde olduğu kavranabilir. “Kol kırılır, yen içinde kalır”dır yani. Bu durum, bugün için icabında devrimci-sol topluluklar için bile geçerlidir. Ve asla, toptancı bir şekilde “gericilik” olarak falan yaftalanamaz. Batıcıl bireyselleşme-bireyleşme gibi, komünal-barbar yönlerin tamamen yadsınmamış (tüm baskı ve müdahalelere rağmen, Batıdaki gibi yadsıtılamamış) olduğunun işaretidir. Komünün bir arada tutuculuğunun, toplumsallığının günümüzdeki yansımalarıdır, hala yitirilmemiş yansımaları…

Dolayısıyla, birincisi, temellere yönelen bir hattı yaratmak zorundayız (bu hattın unsurları, parçalı-örgütsüz ve bütünlükten uzak halde olmakla birlikte, hem bu toprakların mücadele tarihinde, hem de günümüzde vardır). İkincisi, bütün güncel-yüzeysel yönelimleri, temellere yönelen hatta tabi kılmalıyız. Aksi halde, kendimiz çalar kendimiz oynarız…

Temellere yönelen hattın unsurlarını derinleştirmek, bu yazının sınırlarını hayli aşmakta. Ancak şu kadarını, bu notun sınırlarında belirtebilirim; bu hattın esas unsurlarından biri, “egemen islam” ya da kesintisizde belirtildiği haliyle “devlet dini” ile, Kur’an’ın, Hz. Muhammed ve hadislerin, yani gerçek İslam’ın arasındaki açık tezatlıktır. Ki bu tezatlığın konuları, Kur’an’ın özü olan, çok sayıda ayette ve hadislerde belirtilen, zenginliğe-zenginlere, mal mülk biriktirmeye ve biriktirene karşı olan açık, net ve sert tavır ile, zulme karşı direnişe çağıran yönü ve nihayetinde “adaleti ne olursa ve kime karşı olursa olsun ayakta tutun” çağrısıdır.