HAFIZASIZLIK – Fatih Aydın

Eğer bütün ırmaklarında ve bütün denizlerinde yüzeceksek yeryüzünün; akıntıya yakalanma ve dalgalarla boğuşma olasılığını göze almak durumundayız.” demişti Bertolt Brecht. Bunu göze alamayanlar yine de fırtınaya yakalanır ve zaman zaman dalgalarla boğuşmak durumunda kalırlar. İnanç yitimi, bellek sorunları yaşadıkları ve zaafları açığa çıktığı için bu fırtınada savrulur, dalga onlara en dibi gösterir. Evet, devrimcilik havuzunda yüzeceksek ıslanmayı göze alacağız.

Devrimcilikte ısrar ve iradenin temel niteliği yalnızca bilgi, tecrübe, birikim gibi ölçütlerden ibaret olmadığını, yürek işi olduğunu tarihsel süreç birçok kez ortaya koymuştur. Birilerinin devrimci değerlere değer katmak, devrimi zafere yaklaştırmak adına bedenlerini feda ettiği yerde; özgüven yitimine uğramış, sistem içi alanlarda sıkışıp kalan ve bütün bunları bilinç bulanıklığı yaratarak ya da kendi bulanıklığını etrafına saçarak aşmaya çalışanlar dünün ve bugünün diyalektiğini kuramazlar. Bu kurulamadığı için de anda oluşan sistemle karşı karşıya gelişlerde kendisine belirlenen aktivite alanları dışına çıkmaya zorlandığı için “keşkeler” eşliğinde nedamet gösterileri başlar. Lafazanlığı ve muktedirler tarafından belirlenen sınırları meşruluk olarak pazarlarlar. Artık onlar için meşruluk haklılık değil, belirlenmiş sınırlardır. Politikaları vulger, devrimcilikleri kaçkın, teorileri dogmatiktir.

Özellikle günümüzde faşizm, devrimcileri boy hedefi ilan edip tasfiye operasyonlarını hızlandırırken bu muhteris solcular pişmanlıklarını görüş ayrılıklarıyla beraber lafazanlığa sıkıştırmaya çalışırlar. Aynı zamanda Marksist devrimciler olarak caka satmaya yeltenirler. Tecrübelerini de sıralarlar yeri geldiğinde. Ama o zoru hissettiklerinde kendi geçmiş değerlerine küfretmekten de geri durmazlar. Zaten bunlar kendi geçmişlerine sardıkları kadar birileri tarafından değer kazanırlar. Öyle sanırlar…

Devrim ve karşı-devrim, karşı karşıya geldiği durumlarda mücadelenin alanlarında boşa düşen yerler oluşur. Onlar için bu boş alanlar bulunmaz bir nimettir. Güneşle de karanlıkla da yüzleşmezler, yağmuru hissedemezler. Kavganın ateşinden, çıkardığı kıvılcımdan rahatsız olurlar. Rahatlarının bozulmasını devrimcilere fatura ederler. Sistemin belirlediği güvenli sularda ayrılmayacaklarının ispatı için her türlü teslimiyet ve uzlaşıyı ortaya koymaktan çekinmezler.

Marksist olmak, devrimci, komünist, olmak devrimci pratik eylemle hak edilen bir sıfattır. Dünyayı eleştirmekle kalmayan değişim ve dönüşümün yöntemini kuran bir eylem kılavuzudur. Bu kılavuzluk onun herhangi bir sosyal kuram olmadığının da kanıtıdır. Dolayısıyla bu kuramı bilmek, felsefesini ve tarih bilgisini paylaşmak üzerinde uzmanlaşmak başlı başına yeterli değildir. Bu durum kendiliğinden bir pratik tavır oluşturmaya yetmez. Pratik devrimciliği politikasına içkin kılamayan kişi Marksist olamaz. Kişinin yaşamında, eylemlerinde, duruşunda Marksizm’le uyumlu bir düşünce yapısı kurulamamışsa devrimcilik iddiasından başka tanımlamalar yapmak gerekir. Yine bir diğer etken kişi eğer, devrimci yaşamın dışına çıktıktan sonra, bir dönem yaşayıp paylaştığı değerlerine ve bu değerlerin sahiplerine, kısacası devrimciliğe kara çalarak yeni konumunu gerekçelemeye yönelmişse ortaya devrimcilikten başka bir şey çıkar.

Marksist ve buna uygun devrimci olmanın hem tarihsel hem de politik yükümlülükleri vardır. Marksizm’in bilgi teorisini paylaşmak yeterli değildir. Daha iyi bir dünya; özgürlük ve eşitlik vb. istemek, dilemek, umut etmek de politik bir tavır kazandırmaz. Bununla beraber kişi eğer bir iddiada bulunup edindiği bilgi teorisini dünyayı değiştirmek için kullanmıyorsa (bir amaç içinde olduğunu iddia edip) ortada ciddi bir karakter sorunu vardır demektir. Öğrenilen bilgi ya yeterince kavranıp içselleştirilememiştir ya da bilgiyi pratiğe aktaracak dürüstlükten, içtenlikten ve cesaretten yoksunluk söz konusudur. Bu durumun belirmesi sadece kişiyi veya bütünü de bağlamaz. Çünkü yaşadığımız toplum düzleminde toplumsal dönüşümün nasıl olması gerektiğini bilgide ve pratikte ortaya koyulmadığı taktirde kısaca eksiklik ve zaaflarla sarmalanıldığı taktirde toplum üzerinde tahribatlar meydana gelir.

Unutulmamalıdır ki, görünüm her zaman gerçeği yansıtmaz. Bir olguyu iyi çözümleyebilmek, iyi kavrayabilmek için onun derinliğine inmek gerekir. Onun doğası ve oluşumunu, hakkındaki bilgiyi edinebilmenin yoludur bu. Bu Marksizm’dir ve onun felsefesi, diyalektiği; bilgi teorisi tarihsel materyalizmi kavramaktır. Yöntemimiz budur. Gözlem ve deneyi öne çıkaran pozitivizm bütünsel bakışla beraber felsefeyi, teoriyi ve pratik politikayı da yadsıyarak ilerler. İnsanı edilgin kılan ne varsa toplumsallığa yaymaya çalışır. Toplumsal ilerleme bu olgu için kendinden bir amaçtır.

Her tarihsel kesitte ve coğrafyada yeniden tanımlanmaya ihtiyaç duyulan Marksizm yaşayan bir varlıktır. Aynı zamanda teorik/bilimsel çerçevesi bakımından evrenseldir. Marksizm’i teorik bir akademik bir çalışma olarak ele almayacaksak onun pratik-politik-teorik bütünlüğünü felsefesiyle beraber yaşama içkin kılmamız gerekir. Bunun en birincil yolu da batıcı-aydınlanmacı modernist kapıdan uzaklaşıp kendi tarihsel formasyonumuz üzerinden gelişecek bir kurulumdan geçer. Daha geniş bir yazının konusu olabilecek bir olguyu kısaca belirtmek gerekirse: kendi tarihimizin “gelenek ve alışkanlıklarını” Anadolulu, Ortadoğulu bir Leninci Marksizm’in ve teorik yeniden üretimin devamının sağlanması ve bununla beraber ideo-politik hattın dizaynı küçük burjuva salınımlarının da aşılmasını sağlayacaktır. Şu küçük örnek bile ortamımızın nereye savrulmaya başladığının bir göstergesidir. Laikliği savunacağım diye burjuva modernizminin savunma çizgisine savrulmadır bunun göstergesi. Egemenlerin düzen içi lütuflarını arttırma konumundan çıkılmalıdır. İşçi sınıfı, gençlik, kadın; faşizm, demokrasi, devrim, yeni sürecin gelişimi vb. kavramları, tanımlamaları sistem içi belirlemelerden çıkarıp devrimci programa kavuşturmak Anadolu devriminin yapı taşlarını oluşturur. İşçi sınıfı özelinde, Türkiye işçi sınıfının tarihsel analizi yapılmadan, 1800’lerin Avrupa proletaryasının konjonktürel politik bilgisini Türkiye işçi sınıfına montelemeye çalışmak, bilinçli olarak devrimi oyalamaktan başka bir yere çıkmaz. Kendi tarihsel değerleri üzerinden yükselecek bir devrim için bu gereklidir.

“Ulusalcılık, batıcılık-aydınlanmacılık, modernizm, elitizm, devletçilik/Kemalizm, yasalcılık, beklemecilik/iradesizlik, parçacılıkta ısrar, tanımsız rekabetçilik, dar grupçuluk, kendi gerçekliğini tanımama, liberalizm, devrimcilikten kaçış vb. bu statükoyu terk etmek ve terk ettirmek için teorik, ideolojik, örgütsel ve devrimci nitelikte pratik bir yenilenmeye “ihtiyaç” olunduğu geçmiş süreçte belirlenmişti. Bu belirlenimi geliştirip tamamlamak, daha doğrusu yenilenmeyi devam ettirmek gereklidir.

Oturma biçimine takılmadan dosdoğru konuşalım. Devrimci hareketin güçsüz olduğu ve kadrolarının kurmaylaşamayıp “kendini güçsüz hissetmeyi” doğal saydığı ve alışkanlık haline getirdiği bir uğrakta uzun zamandır beklemekteyiz. Artık “otokritik neşter” de işe yaramıyor. Çitler kalınlaştırılmış, bilinçler bulandırılmış, söylemler ağızdan yuvarlanmaktadır. Türkiye sahası liberal söylemlerle yılgın bir pozisyonda hareket etmektedir. Neredeyse siyasal faaliyetler seçimler üzerine kurulmaktadır.

Toplumsal yabancılaşmaya karşı reçeteler sunup lafazanlık yaparken farkına varılmayan, kendilerine ve duruşlarına yabancılaşmış olmalarıdır.

“Ağır ağır ölür / Alışkanlığın kölesi olanlar” (P. Neruda)

Alışkanlıklar devam ettiriliyor. En büyük handikap halini almıştır artık, problemi çözmek yerine cevabı bilmeye odaklanıp hazır reçeteler aramak…

Sürecin tüketiciliğine karşı her pahasına mücadeleyi diri, umudu ayakta tutmak en önemli kriterimiz olmalı…

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*