İLERİ

“Hedefin netleştirilmesi süreklilik arz eden bir süreçtir. Değişimin diyalektiğinin kavranması, hedefin mücadelenin her aşamasında yeniden netleştirilmesini, değişen koşulların mücadele içerisinde kavranarak yeni koşullara yönelik yeni netleşmelerin oluşturulmasını sağlar.” (Kesintisiz, s. 39).

Değişimin diyalektiğinin kavranması, strateji ve taktiğin özü niteliğindedir. Kesintisiz bunun bilinciyle, değişimin diyalektiğini kavramayan bir mücadelenin “objektif olarak düzenin devamlılığına hizmet edeceğini” vurgular ve devamında, statükocu sol’un (SS’in) bu noktadaki tarihsel ve sürekli hatasını eleştirir…

***

Vizontele filminde Deli Emin radyonun resimlisinin yani televizyonun icat edildiğini/yapıldığını duyduğunda, bizim dost meclisindeki geyiklerimizde sık kullandığımız bir tepki veriyordu: “şerefsizim benim aklıma gelmişti, gerçek!”. Pokemon GO’yu gazete ve televizyondan görünce, Deli Emin’le aynı tepkiyi verdim. Bizim jenerasyonun çocukluğu, Tusubasalarla, Pokemonlarla geçti sonuçta… Pokemon’daki Ash karakteri ve onun poketopuna girmeyen, tabuları yıkmayı seven Pikaçu’su değişimin diyalektiğini kavrayan tiplerdendi. Pikaçu asiydi, “normalde” (düşman olunması gereken budur, NORMAL!) Pikaçu’lar gelişerek, evrim geçirerek Raiçu olurlar ama bizim Ash’in Pikaçu’su geleneklerine bağlılığından olsa gerek evrim geçirmeye falan hep karşıydı ve hep Pikaçu olarak da kaldı… Pikaçu, Pokemon’u takip etmiş camianın da bildiği gibi, aslında öyle çok güçlü bir Pokemon değildir. Buna rağmen, Ash ve Pikaçu, kendilerinden güçlü Pokemon’ları hep dize getiregelmişlerdir ve tabii ki Roket Takımı’nı da. Nasıl yapabiliyordu bunu Pikaçu? Bir düzeyde, değişimin diyalektiğini kavrayarak… Örnek vermek gerekirse, Ash’in taş Pokemon ustası Broke ile yaptığı müsabakayı hatırlayalım. Broke, dev gibi toptan bir solucanı andıran Oniks adlı Pokemon’unu kullanıyordu. Ash ise –o klasikleşmiş sahne- haykırıyordu: “seni seçtim Pikaçu!”. Pikaçu elektrik Pokemonu’dur; elektroşok ile Oniks’e saldırır ama Oniks taş Pokemonu olduğu için hiç etkilenmez elektrikten -Pokemon’un didaktik/eğitici yönü: taş elektriği iletmez (: Oniks bizim Pikaçu’yu taştan taşa vurur, sonra mahalle arasında “kurt kapanı” olarak da bilinen kıstırma hareketiyle Pikaçu’yu yakalar. Bu sahneyi hatırlayanlar bana hak verecektir ki, mahallede uğruna otuz bazen kırk taso “diktiğimiz” -bu taso lugatında bir fiildir, TDK vb. yerlerde bulunmaz (: Ash, “acz” içindedir. Somut koşullar şöyledir, Pikaçu elektroşokla saldırmaktadır ve Oniks elektrikten etkilenmemektedir. Bu sırada Pikaçu’nun gözüne Pokemon Arena’nın tavanındaki yangın söndürme fişkiyeleri takılır. Pikaçu, bugüne kadar elektroşok ile herkesi dize getirdiği koşulların değiştiğini kavrar ve kendini içinde bulunduğu yeni koşullara adapte eder, elektroşok saldırısını tavandaki fişkiyelere yöneltir. Fişkiyeler hasar alır (o zaman fişkiyeyi Pikaçu kırmıştır!) ve fişkiyeler açılarak Pokemon Arena’yı sulamaya başlar. Taş Pokemonlarının zayıf yönü sudur ve Pikaçu, Oniks’i yener. Eğer Pikaçu değişimin diyalektiğini kavramasaydı, Onisk’e yapacağı saldırıların tümü objektif olarak bir hiç anlamına gelecekti.

***

Bugün için değişimin diyalektiğini kavrayarak hedefi yeniden netleştirmek, yaşamsal önemdedir. Öncelikle somut koşulları ve güç dengesini analiz etmek gerekiyor.

(1) Egemenler Acz İçinde

Haziran’la başlayan süreçten bugüne, en son darbe girişimiyle beraber, sistem tarihinde görülmedik bir alt üst olma haliyle ortadadır. Bu alt üst oluş, egemenleri acz içinde bırakma noktasına gelmiş durumdadır. Acz içinde olma halinin esasta 3 yönünden bahsedebiliriz:

(a) Sistemin ideolojik hegemonyasının asli yönleri, paramparça olmuştur. Hegemonya her yanından su alan, batmakta olan bir gemiyi andırmaktadır. Bundan çok değil 5-6 yıl önce, mutlak doğru, mutlak haklı, mutlak adil, mutlak kutsal ve mutlak gerçek adledilen “mutlaklık” zırhından anlaşılacağı üzere hegemonik gücü/yönü tavan yapmış “önkabuller” yerle bir olmuştur. Bu süreç Haziran’da, medya ile zor aygıtındaki ideolojik önkabullerde yaratılan çatlak ile başlamış, darbe girişimi sonrası operasyonlarla sistemin bütünlüklü ideolojik hegemonyasının hem altyapısal (mutlak eşit, adil, hakkaniyetli gösterilme/alma ve neo-liberal düzendeki “çalışan başarmakta/yükselmekte özgürdür” hali) hem üstyapısal (hukuk, zor aygıtları, medya, ekonomik aygıtlar, eğitim-öğretim, spor, “sanat” ya da magazin vb.) yıkımına kadar varmıştır. Başka bir deyişle, fenomen görüngü ile gerçek arasındaki önkabuller suru (ki bu sur, bin yıllık devlet geleneği ile beraber ele alınmalı) “modern devlet” tarihinin en büyük çatlaklarıyla malul haldedir.

Ancak bu durumun (genel olarak “güvensizlik”) toplumsallaşmış olmadığını söyleyebiliriz. Daha çok bireysel algılarda kalmaktadır, henüz! Yani şöyle ki, toplumun tüm bireyleri, bu algı şokunu ve surdaki deliklerin/gediklerin yarattığı “kutsallık” mitinin çöküşünü kendi zihinlerinde yapıyor. Mesele bu bireysel halin toplumsallaşmış olması…

(b) Sistemin siyasal aygıtları (zor aygıtı, sözde temsil aygıtları, bürokrasi, hukuk vd.) maddi bir çöküş yaşamaktadır. Bu topraklarda, modern devlet tarihinin hiçbir aşamasında, siyasal aygıtların devamlılık ve birikim/deneyim noktasında böylesine kesin bir yıkım olmamıştır. Bu maddi yıkımın, bahsettiğimiz ideolojik hegemonya boşluğu ile birleştiği vakit orta ve uzun vadede aczi arttıracağı kesindir.

(c) Egemenler ile emperyalist odaklar arasındaki çelişkiler keskinleşmiştir. Burada mevcut iktidarın, iktidar oluşundan bu yana emperyalist odaklarla “uyumlu” olmanın ötesinde bir ilişkiye sahip olduğunu, doğrudan doğruya “desteklediğini” belirtmek önemli. Çünkü bu durum, izafi olarak içinde bulunulan konjonktürün özgünlüğünü göstermeye yarar. Dün doğrudan doğruya bir proje olarak desteklenenler, bugün, emperyalizmle “siyasal özerk” pratiklerinin (bağımsız değil) sonucunda tartışılır hale gelmişlerdir. Günün egemenlerinin, iktisadi alanın dışında, özellikle de siyasal alanda özerkleşme eğiliminin artacağını ve bu durumun konjonktürel olmasından çok yapısal bir “zorunluluk” olduğunu düşünüyorum. Ama ne olursa olsun, dünün desteklenenlerinin bugün için tartışmalı hale gelmiş pozisyonları, eski hamle kabiliyetlerinden uzaklaşmalarına yol açıyor. Bu durumun sonucundadır ki, söylemsel düzeyde yapılan “atarlardan” sonra “geri vitese takmayı” adet haline getirdiler, getirmek durumunda kaldılar.

(2) Egemen Önderlikte Strateji ya da Taktik

Biz ortaokuldayken atari salonları vardı. Bostancı’da Selahattin abinin yeri vardır, sosisçinin karşısında, dört diyara nam salmış bir abimizdir kendisi. O salonda bir oyun vardı, bizim tasnifimize göre “ilerlemeli oyun” klasmanındaydı. Sokaktaki düşmanlarınızı yenerek/döverek ilerliyordunuz, sonra “bölüm sonu canavarı” geliyordu karşınıza. Bölüm sonu canavarları zordur, alışılmış taktiklere karşı şerbetlidir. Kuvvetli/gelişkin bir yapay zeka ürünü… Her hamlenize yeni bir hamleyle cevap verirdi, şaşırtırdı… Bölüm sonu canavarına geldiğiniz vakit, atari salonundaki tüm “jetonsuzlar, işsizler, yancılar” ve Selahattin abi başınıza üşüşürdü. Selahattin abinin 10-12 yaşındaki çocuklara kızıp, onları kenara itip, kendisinin bölüm sonu canavarını geçmeye çalıştığı ve tabii ki geçtiği, sık karşılaşılan bir durumdu. Bugün için kabul etmek gerekiyor ki, bölüm sonu canavarı ile karşı karşıyayız!

Egemen önderlik, strateji ve taktik anlamda kabiliyetlidir. Bugün için acz’e karşı verili olan durumu ve duruma karşılık düşen güçler dengesini kabul etmiyor ve hem verili durumu hem de güçler dengesini re-organize ediyor, oyun kuruculuk yapıyor. Buna “ideolojisizlik” yaftası yapıştıranların, faşizmin ideolojisini (ve hatta genel olarak burjuva iktidar ideolojisini bile) kavrayamadıklarını söylemek gerek.

Acze yol açan kriz odaklarını tespit ediyor ve bu noktaların yıkıma yol açması için tahkimat yapıyor. İdeolojik hegemonyadaki delikleri eski devlet ideolojisi ile (Kemalizm) yamıyor. Üstyapısal-kurumsal maddi yitimi de, aynı ideolojinin sağ ve sol kanadının kadroları ile takviye ederek çözmeye yöneliyor. Emperyalizm ile olan-oluşan husumetvari ilişkiyi bonapartist biraradalık ile karşılıyor-göğüslüyor.

Bütün bu hamleler, stratejiye göbekten bağlı taktik hamlelerdir. Hiçbiri, stratejiden geriye atılmış bir adım olarak ele alınamaz. Diğer taraftan, yaşanan acz halinin tekrar etmemesine yönelik, daha çok stratejik çalışmalarını da sürdürmektedir, hazırlık yapmaya devam etmektedir. Hazırlıkların tamamlandığını düşündüğü an, bu taktik çalışmalarından vazgeçmeyebilir; ama taktik olarak stratejisine yedeklediği güçlerin, bu cendereden çıkmak istedikleri gün, karşılarında hazırlıklarını tamamlamış bir güç bulacakları kesindir.

(3) Statükocu Sol Acz İçinde

Aslında burada, “acz içinde bile değil” de denebilirdi. Yok çünkü! Yok hükmünde! Elinde telefon, twitter’dan, “bakalım başımıza ne gelecek” modunda, “gündemi takip ediyor” SS. SS’in sağ-reformist kanadı zaten, tam perişan oldu Kılıçdaroğlu “yüzünden (!)”. Sol kanat ise ya “biraz beklemek/sabretmek lazım” retoriğine sarılıyor ve hem kendini hem çevresini kandırıyor ya da hareket halindeki, ezilenlerin öncülü bileşeninin demokratik basın açıklamalarını takip ediyor. Bir kesim de tatilde! Güneş kremi 20 TL, otobüs bileti 50 TL, bir “devrimci” olarak OHAL’de tatil ise paha biçilemez!

Bu başlığa bir şey yazamıyorum, çünkü yok!

(4) Ne Yapmalı?

Öncelikle, şunu üzerine basa basa söylüyorum ki, bu yazıyı okuyanlardan başka kimseden bir beklentim/umudum yok, kimsenin de bir beklentisi olmasın. Tarihsel sorumluluk omuzlarımızdadır. Birincisi, bu gerçek anlamda bilince çıkarılmalıdır. İkincisi, bunun gereğini yapabilecek özgüven-irade-cüret kuşanılmalıdır. Bu ikisi, sürece özne olarak müdahale edebileceğimiz koşulları, “öznel koşulları” yaratacaktır. Zaten nesnel koşullar, hiç olmadığı kadar uygun ve hazırdır.

Özne olunmalı, ne kadarsa o kadar. Girişimler, emareler var ama yeterli değil. Herkes kendini tarihin doğrudan öznesi olarak görmeli, böyle hissetmeli ve devamında harekete geçmelidir… Bunu yakalayamadıktan sonra, strateji ve taktiğe dair konuşmak anlamsız kalıyor, önce bu noktada netleşmeliyiz.

İşin strateji ve taktik yanına gelirsek, önce neyi nasıl yapacağımız konusunda kafamızda yabancılaşmış bir alan kalmamalı. Bahsettiğim şudur: Geçenlerde, SS’in bir unsuru, strateji ve taktiğe dair bir yönelimden bahsetti bana… Dinledim. Aşama aşama hamlelerin “nasıl” başarılı olabileceğine dair kafamda derin boşluklar oluştu. Çünkü anlattıkları, ne güç dengesine ne de diğer somut koşullara uygulanamıyordu. Bu boşlukları “yabancılaşmış bir maneviyatla” doldurmaya çalıştı. Ben daha kafamdaki hamleleri simülasyon biçiminde takip ederken/ilerletirken, sonuca ulaşamazken, nasıl bunları hayata geçirebilirim, nasıl bu hamleler için gereken enerji-manevi gücü bulabilir, nasıl tüm zorluklara katlanmayı göze alabilirim? Dolayısıyla, strateji ve taktik, yabancılaşmadan arınmış, gerçeklik olmalıdır. Aksi takdirde, hele ki şu koşullarda, daha başlamadan biten strateji ve taktik hamlelerle başbaşa kalınır.

Kaldığımız yerden devam edersek, ne yapacaksak derhal yapmalıyız. 2006’nın, 2007’nin durağan, yaprak kımıldamayan zamanlarında değiliz. Haziran ile başlayan sürecin, nihayetine varacağı ana yaklaşıyoruz. Dolayısıyla strateji-taktiği 1-2 yıllık hazırlık dönemleriyle şekillendiremeyiz.

Birincisi, yaşanan süreç Haziran sürecinin devamı ve hatta nihayete ereceği ana yakın olduğu bir safhadadır. Halihazırdaki güçler dengesi, güçlerin tasnifi, süreç tarafından belirlenmiş ve aynı şekilde devam etmektedir. Ama bir farkla! 15 Temmuz sonrası, hemen sonrası güçler dengesine yapabileceğimiz oyun kurucu hamleyi, egemenlerin önderleri yaptı ve Haziran süreci -yeni yaşanan süreç- noktasında stratejik çıkarları kendisiyle zıt olan bir veya birkaç gücü, taktik çıkarları ön plana çıkartıp (biraz da manipüle edip) pazarlayarak ve bu taktik çıkarlara bir düzeyde mecbur ederek kendi arkasına yedekledi. Ancak bu yedekleme hali, hala (!) ağırlıklı olarak üstyapısaldır! Altyapısal anlamda yedeklenmeden bahsedemeyiz. Altyapısal yani bir anlamda kitlesel bir yedeklenmeden ziyade ve hatta tersine, üstyapı ile çelişkili bir tablo mevcuttur.

Üstyapısal anlamda bahsedilen yapı, karşı devrimci saflardadır ve hatta konjonktürde karşı devrimci yönü artarak devam etmektedir. Yapının kitlesi ise, Haziran’dan bu yana ezilenlerin kapsama alanındadır ve üstyapısal alanda yaşanan siyasal gericiliğe tepkilidir. Hem yedeklenilen pozisyona karşı öfkeli hem de geleceğe dair tedirgindir. Haziran sürecinin nihayete yaklaştığı şu günlerde, egemenlerin önderliğinin oyun kurucu hamlesine aynı şekilde cevap vermeliyiz. Altyapı ile üstyapı arasındaki bu çelişkiyi kanırtmalı, dün bizimle olanı bugün geri almalıyız. Egemenleri, tarihin en aciz pozisyonunda olmalarına rağmen güçlü gösteren, bu acz sürecinden geçiş koridoru yaratan yönü, aşil topuğu burasıdır. Esas hedefimiz bu olmalıdır. Konjonktürde, öznel gücümüz ve nesnel koşulların kuşatmasında, kesintisiz oku burayı hedeflemelidir.

(5) Son Yerine: İLERİ!

Değişimin diyalektiğini artık kavramalıyız. Gelen süreç, kendiliğinden gidecek/geçecek bir süreç falan değildir. Değişimin diyalektiğini kavrayarak, yani koşullara özneleşerek ve cüret ederek cevap vermeliyiz, yabancılaşmış, savunmaya kitlenmiş SS’den devrimci kopuşun praksisi olan kesintisizin yolunu tutmalıyız…

Doğanın sesine, çiçeklerin, papatyaların arasından gelen çağrıya artık (!) kulak vermeli. Yok mu yani şu çağrıya karşılığını hakkıyla verecek serüvenciler! Artık duracak zaman değil, serüvenciler kesintisiz için, kesintisiz ile, kesintisizce İLERİ!

“Duracak zaman değil, durmayın ey yoldaşlar.

Bir kavga başlatalım ki, göklere değsin başlar!”


Grup Munzur, Bırakın Yakınmayı

https://www.youtube.com/watch?v=T4W4mh0exYE&feature=emb_title