‘İYİLER’ GELMEYECEK! – Cemal Bozkurt

‘İyiler’ Gelmeyecek! – Cemal Bozkurt

Vakti zamanında aydınlar haksızlıklara karşı adaleti ve onun sancağını, arkalarından gelen var mı yok mu diye bakmadan, rüzgârı peşlerine takarak taşırlardı; öyle coşkun, öyle fedakâr. Jose Marti’yi, Gabriel Lorca’yı, Victor Jara’yı, Nazım’ı, Ulrike Meinhof’u, Edward Said’i, George Habbaş’ı Yılmaz Güney’i ve daha nicelerini tanıdı ve kaydetti tarih.

‘Karanlığın en koyu olduğu an, gündoğumunun hemen öncesidir… Zulüm sonsuza dek sürmez elbet geçecek bu kâbus dolu zamanlar… Güzel günler göreceğiz… Sonunda biz kazanacağız…’ vs. vs. Muktedirin toplumsal muhalefete bütün hışmıyla abandığı şu son yıllarda ne çok duyulur oldu umut serpiştiren bu cümleler! Günceldeki alt anlamlarını bir an için görmezden gelince hoş bir ezgi gibi yankılanıyor doğrusu.

Umut iyidir tabi; umudunu yitirmemek en önemlisi. Ancak…

Umut, varoluş enerjisini kendi kendine üreten, hiç sönmeyen bir ateş. Ezilenler dünyasına karanlık bir bulut gibi kötülüğün çökmesine, gözle görülür bir ışığın yakınlarda olmamasına karşın inadına parlayıp duruyor bir yerlerde. Devrimci iyimserlik bunu hissediyor. Her türlü zorluğa karşın fırtınalarda ayakta kalmak, varlığını sürdürmek ve yola devam etmek için gerekli bir enerji. Zira umudu olmayanı geleceğe taşımak üzere bu güzergâhta bekleyen bir araç, bir yol, bir patika…

Bulunmuyor.

Şimdilerdeki gibi boğucu zamanlarda moral ve maneviyatın canlı tutulması için en fazla vurgulanan şey oluyor umut. Sığınılacak yegâne liman. Öyle ya! Direnenlerin içinden söküp alınamayacak nadir değerlerin en önemlisi. Ancak…

Ancak yine se şerh düşmeden, bol keseden umuttan bahsetmek, umudu tek başına mevzilerin en önüne koymak nereye kadar uygun düşer? Somut dayanaklardan yoksunsa, cisimleşmemişse, kalın bir kül tabakası gibi hayatı örten despotluğa katlanmaya hizmet ediyorsa, yaldızlı iddiaları dillendirenlerin asli sorumluluklarını gölgelendiriyorsa, kenarda bekleyip bedel ödemeksizin birilerinin kurtuluşu hediye edeceği kanaatine katkı sunuyorsa, cüret ve cesareti kuşanarak öne atılmaya niyetlenenlere gem vuruyorsa… Ne işe yarar umut?

Basiretsiz umut, umut değil hayal tacirliğidir esasında ve mevcut tahakkümilişkilerini ezilenler dünyasının içinden yeniden üretir.

Devrimciliğin, neden umutlu olmak gerektiğine ilişkin iyimser izahatlar veya kitlelere umudun lafını propaganda etmesine ihtiyacı yok. Anlatmakla olacak iş değil ve devrimcilik buradan yükselmeyecek. Umudun bizzat kendisi olduğu ‘’an’’ da gösteremedikten sonra, kötülüğün alt edilebileceğine ilişkin iddialar gök kubbede hoş bir seda olmanın ötesine geçmeyecektir.

∗ ∗ ∗

‘Durduk yere iyimser olmak, sırf Arnavut olduğu için işlerin iyi gideceğini ummak gibi’ demiş Terry Eagleton (akt.: Bağış Erten). Peki, gerçeklik iyimser olmaya ne kadar el veriyor? Detaylarda boğulmadan genel tabloya şöyle bir göz atalım:

Ezilenler dünyası kötücül kuşatmanın cenderesinde varlık mücadelesi yürütüyor. Yeni kazanımlarla cephesini güçlendirmek şöyle dursun, tarihsel kazanımların egemenlerce gasp edilmesine de mani olamıyor. İşçiler, kadınlar, gençler, LGBTİ+ kesimler, çevreciler, ezilen etnik ve inançsal gruplar… Sıkıntılar yığınsal düzeyde yaşansa da çözüm aranışları ya ‘bireysel’ kalıyor ya da düzen içi, liberal, reformist kulvarlara sıkıştırılıyor.

Kapitalizmin mezar kazıcısı proletarya örneğin; hani şu’ zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanlar…’ geçtik siyasal gelişmelere müdahale etmeyi, basit sosyal-ekonomik çıkarları için bile burjuvaziye diklenecek cüretten yoksun halde. ‘İyi kalpli’ patronların lütfedip maaşlarında birazcık artış sağlamalarına, iş veriyor olmalarına çoktan razı. Kıyasıya direnen istisnalar da, direnme gereğini hisseden ama sefalete daha fazla sürüklenme kaygısıyla kendini geri çekenler de bu kaideyi bozuyorlar maalesef. Öte yandan, suçun işçi sınıfında değil, ortaklıkta görünmeyen öncüsünde olduğuna değinmeden geçmeyelim.

İşçi sınıfı egemenlerin inayetiyle vaziyetin düzelmesini beklerken, öncüsü ise yüzünü işçi sınıfına ve ne vakit geleceği belli olmayan, sınıfı ayağa kaldıracağı umulan ekonomik krize çevirmiş durumda. Beklenti kabaca şöyle bir şey olsa gerek; ‘Ekonomik kriz yıkıma yol açacak… Bundan fazlasıyla etkilenecek olan işçi sınıfı daha çok açlığa sürüklenecek… Böylece memnuniyetsizliğin hesabını sormak üzere harekete geçecek ve öncüsüyle birlikte muktediri alaşağı edecek…’ Güzel masal!

Proletarya haricindeki ezilen kesimler ise dertten deva olacağı zannıyla mesailerini, sorunların müsebbibi olan düzenin adalet mekanizmalarında fazlaca tüketiyor gibi. Çocuklar, kadınlar, LGBTİ+ kesimler zulme mi maruz kaldı: soluğu savcılıkta alıp suç duyurusunda bulunuyor. Hayvanlara işkence edildiğinde, çevre katliamları yaşandığında keza aynı mercilere başvurmak akla ilk gelen seçenek. İnanç sorunları ise AYM ya da o olmazsa AİHM’nin inayetine terkedilmiş. Yaşamı boğan sorunların ‘iyi kalpli’ yargı mensuplarının çözebileceği gibi naif bir beklenti var gerçekten; ‘yetkililer kanun yapıcılar, hukuk dünyası sorunlara el koyacak, yasalar çıkacak, cezalar artacak ve dertler bitecek… Öyle ya, kudret ve haysiyet sahibi ‘iyiler’ de var bu hukuk dünyasında!’

Yanlış! O iyiler asla gelmeyecek.

∗ ∗ ∗

Vakti zamanında aydınlar haksızlıklara karşı adaleti ve onun sancağını, arkalarından gelen var mı yok mu diye bakmadan, rüzgârı peşlerine takarak taşırlardı; öyle coşkun, öyle fedakâr. Jose Marti’yi, Gabriel Lorca’yı, Victor Jara’yı, Nazım’ı, Ulrike Meinhof’u, Edward Said’i, George Habbaş’ı Yılmaz Güney’i ve daha nicelerini tanıdı ve kaydetti tarih. Lakin belirledikleri çıta aşağılara çekildi ne yazık ki. Bedel ödeyen değerli çabaları göz ardı etmemekle birlikte, cüreti ve cesareti kuşanarak öne atılan aydın geleneğinin mazide kaldığı bir gerçek. Şimdikiler ya en ufak bir tehdidi hissedince ‘yanlış anlaşıldı’ tornistanına sarılıyor ya da yelkenleri şişirerek Gezi misali destansı rüzgârları bekliyor. En onurlu olanları ise maalesef ‘destekçi’ olmanın ötesine geçmiyor.

Açıktan ifade edilmese de sezinlemek zor değil. Bir kısım aydının da içinde olduğu, kendisinin de değişimin gücünü (umudu) göremeyen niceleri bakışlarını dışarıya çevirmiş kurtarıcı güçlerin yetişmesini beklemekte; mesela emperyalizmi! Yerli muktedirlerin ayaklarına taş bağlayıp onlardan sonsuza dek kurtulmak isteyen emperyalistlerin bir an önce devreye girmesi beklentisi yaygın şekilde paylaşılıyor. Yani kendi gücüne güveniyor yığınlar (haksız da sayılmazlar hani. Çünkü umut örgütlenmemiş!), umudu başka yerde arıyorlar. Devrimciler zaten gündemlerinde bile değil. Kalabalık meydanların, tıklım tıkış cadde ve sokakların devrim kulvarı buz kesmiş, in cin top oynuyor; boşuna mı? Titrek itirazlar kapalı salonlara çekilmiş, sesler dışarıdan duyulmuyor, sözün hükmü tükenmiş artık; boşuna mı? ∗ ∗ ∗

“Umudun iki güzel kızı vardır; öfke ve cesaret” Öfke, dayanabilmek için, cesaretse değiştirebilmek içindir. Aziz Augustin gerek şartları iyi belirlemiş. Kompleks yapmadan şeffaf bir karşılaştırmaya girişsek? Öfke? Allahına kadar dayanma gücü veriyor; problem yok, alabildiğine yoğun. Fakat onun da başka bir sorunu var. Bileylene bileylene kendini aşındırarak tükenecek raddeye gelmiş neredeyse. Öyle ki, akacak mecra bulamadığından kendine sızan asit gibi bünyeyi eritmeye başlamış. Öfkeden sülfür soluyor yığınlar, var mı ötesi? Cesaret? İşte sorunun çoğu burada; eksik olan o. Korku bulaşıcı bir illet gibi cesareti çürütmekte. Yoksa nasıl açıklayacağız bunca despotluğa karşın yığınsal itirazların sokaklardan çekildiğini, kapalı salonlara hapsedildiğini… Siyaseten risklerin alınmayışını… Tahriklere kapılmamayı? (anlamadım) ‘aklıselim’ çağrıları… Korunaklı mevzilerden düşük tonlu serzenişler mırıldanmayı… Ve dahası, devrimci iradeyi sergilemekten imtina eden pasifliği… Başka nasıl açıklayacağız? Planlı bir geri çekilme mi? Hiç de öyle görünmüyor! Toplumsal muhalefetin, evet cüret ve cesaret sorunu var; sindirdiği acı bir gerçek. Genel tabloda göze çarpan en yakıcı hakikat bu. Bir şeyler yapma niyet ve gayretindekilerin çoğu düzenin adalet mekanizmalarından medet umar haldeler. Ancak, demokratik alanda konumlananların da payı olmasına karşın bu tablonun asıl sorumlusu devrim iddiası taşıyan aktöreler, yani ortalarda görünmeyen öncülerdir.

∗ ∗ ∗

Peki, hiç umut yok mu gerçekten, güzel günler gelmeyecek mi? Hiç kuşkusuz umut vardır her zaman ve güzel günler elbette gelecek. Fakat ‘’an’’ devrimcileştirilmedikçe, ortaya somut iradeyi koymadıkça, kurtuluşu belirsiz bir geleceğe havale eden her vaat, egemenlere zaman kazandırmaktan başka bir işe yaramaz. Yarınları dilinden düşürmeyen, çare arayışındaki kitlelerde (ve muhalif güçlerde) dayanaksız beklentiler yaratan her tür ‘’iyimserlik’’, bugünü egemenlere bırakıp heba etmekle kalmayacak, geleceği de kaybedecektir. Çünkü gelecek sadece ‘’an’’ da kurulur.

∗ ∗ ∗

Umut iyidir tabi; umudu yitirmemek en önemlisi: Ancak… Ancak, söz hükmünü fazlasıyla yitirmişken, şayet umut kurtarıcı Mesih gibi, boz atlı, Hızır gibi, İmam Mehdi gibi ‘iyi insanların’ Kaf Dağı’nın ardından çıkarak sükûn etmesine kalmışsa, yeniden hatırlamak lazım: Ezilenler ve öncüleri; bedel ödemeyi göze alıp, cüreti kuşanmadıkça…

İyiler gelmeyecek!