KADER Mİ, “VAZİYET HARİKA” MI?

“Bana kaderimin

Bir oyunu mu bu?

Aldı sevdiğimi,

Verdi zulümü…”

 

Kader, bu topraklarda dillerden hiç düşmez. Hakeza türevleri de, nasip, kısmet, alınyazısı gibi… Eskiden bu literatür muhafazakarların tercihiydi ağırlıklı olarak, aydınlanmacı-seküler kitle pek nadir kullanırdı bu kavramları. Televizyon kanallarından anladığım, artık bu literatür genelleşmiş. Yani ne bileyim, eskiden seküler-aydınlanmacı kitle özellikle, itinayla bu kavramların yerine başka kavramları kullanırdı, “kısmet değilmiş, nasibimizde yokmuş” dememeye özen gösterilir, yerine “şans işte”, “şansımız yaver gitmedi” demeye dikkat edilirdi. Bostancı İlköğretim Okulu’nda okuduğum, kendimi hem kemalist hem komünist addeddiğim dönemde, CHP’li ailelerin çocukları olarak, bu ayrımlar sayesinde kendimize yakın ve uzak arkadaşları tespit ederdik falan. Siyasal üstyapıdaki dönüşüm, bu süreç dili de etkilemiş… Neyse, dilde ifade edilenin ötesinde, kadere yüklenen anlam nedir? (Yüklenen anlam diyorum, çünkü burada epistemolojik bir inceleme yapmayacağım.) Kadere yüklenen anlam, genellikle geleceğin yazılmış olduğudur. Ama dinlerde bile, geleceğin “tamamının” yazılmış olduğu söylenmez, öznenin iradesine “paylar” bırakılır ve böylelikle sağ ve sol omzumuzdaki raportörler not ederler bırakılan bu paylarda icra edilenlerin iyi mi kötü mü olduğunu… Yani kaderin kendisi, öznenin yazılmış senaryoyu, senaryodaki rolünü, bu role yazılmış replikleri aynen kabul edip icra etmesinden ötedir; böyle olmasaydı, raportörler özneye dair değil, senariste ya da yapımcıya dair not tutabilirlerdi sadece! Kader, öncelikle “kader”in kendisinin, sonradan da kaderin senaryo ve sahnesine mutlak kılınmasını ifade eder daha çok. Özne, verili koşulları kabul eder, imkan ve icra alanını sınırlandırarak olası “son”larına boyun eğmiş olur.

Kaderden kaçılmaz. Ya da, kaçılır mı? Neo, Matrix’te Kahin’in yanına gider, mutfaktan girerken Kahin Neo’ya “vazoyu umursama” der ve Neo yanlışlıkla vazoya çarparak düşürüp kırar. Kahin sorar, “daha sonra kafanı kurcalayıp duracak olan soru şu olacak, eğer hiçbir şey söylemeseydim, yine de onu kırar mıydın?”

Matrix’e saygım sonsuz olsa da, Zizek’in anlattığı hikaye daha vurucu bence.

“ÖLÜM: Bağdat’ta bir tüccar, alışveriş yapması için uşağını pazara yolladı, bir süre sonra uşak, beti benzi atmış ve tir tir titrer vaziyette geri dönüp şunları söyledi: Efendim, tam pazar yerine varmıştım ki, kalabalıktan bir kadın beni itip kaktı, dönüp bakınca, beni itenin ölüm olduğunu gördüm. Bana bakıp tehditkar bir hareket yaptı; şimdi bana bir at ödünç verirseniz, bu şehirden ve kaderimden kaçacağım. Samarra’ya gideceğim, ölüm beni orada bulamaz. Tüccar adam, atını verdi ve uşak ata binip dört nala çekip gitti. Sonra tüccar, pazar yerine indi, kalabalığın arasında beni görünce yanıma gelip ‘bu sabah uşağımı görünce ona niye tehditkar bir hareket yaptın?’ diye sordu. ‘Tehditkar bir hareket değildi o’ dedim, sadece şaşkınlığımın ifadesiydi. Onu Bağdat’ta görünce şaşırdım, çünkü onunla bu akşam Samarra’da bir randevumuz vardı.”

Hikayeden sonra Zizek devam eder, “Kişi kaderini önceden bilir, ondan kaçmaya çalışır ve öngörülen kader kendini tam da bu çaba sayesinde gerçekleştirir.”

Bugün SS’in bir bileşenine ya da bu algıyı kuşanmış birine “kardeş sen kadercisin” desem, politik küfür addeder herhalde. “İlişkilerin dondurulduğu” açıklanır, çay içerken gördüklerinde uzaktan keserler falan. Ama esasında, SS algısı hem yazdıkları hem yaptıkları-yapılmasını öğütledikleri itibariyle değerlendirildiğinde, politik anlamda kaderciliğin batağına saplanmış haldedir.

Analizler, verili koşulları kabul ederek, senaryoyu okumaya odaklanmış, herkes bunu yazıyor. O meşhur yazıların son paragraflarında ise senaryodaki kendi rollerini beyan ediyorlar. Anlamsız didişme roller üzerinden oluyor. Biri, öbürünü “reformist” olmakla itham ediyor, diğerine “pasifist-liberal” diyor falan ama anlamsızlık, senaryonun kabulüyle çoktan filizlenmiş-yeşermiş oluyor.

Zizek’in anlatısı üzerinden yürümeye çalışırsak, yaşanılan süreçte, ezilenlerin öncülü bileşeni dışında herkes “Samarra Yolcusu” gibi gözüküyor. Çünkü sadece bu bileşen verili koşulları kabul etmeyerek, bu koşulları bozmanın yollarını arıyor. Büyük tedirginlik yaratıyor, çünkü senaryoda böyle bir rol yok! (Kuşkusuz güçlü de, bunun etkisi yadırganamaz ama salt güç, kaderciliğin panzehiri değildir.) Güçlü de oluşu, kendi koşullarını-şartlarını dayatmasına imkan tanıyor…

Öncülü kesimi kenarara ayırarak devam edersek, ezilenler cephesinde yol ayrımı, “verili koşulları” –yani kaderi- kabul edip etmeme noktasında cereyan edecektir. Verili koşullar ve bu prizmadan kırılan roller kabul edildiği sürece, ortaya koyulan her çeşit eylem-pratik, objektif olarak Samarra’ya giden yola taş döşemek anlamına gelecektir. Yani, kesintisiz lensini takarak değerlendirirsek, objektif olarak egemenlerin stratejisinin bir parçası olmak kaçınılmaz olacaktır.

Yakın zamanda ilk kez fikir teatisi yaptığım “ciddi” bir yoldaşın değerlendirmelerini hatırlıyorum: “Acelesi yok, bu topraklar hep böyledir, çelişkiler hep keskindir, merak etme birşey kaçmaz…” Yok kardeşim kaçar. Dün tartışıyorkenki koşullar bu algıyla karşılandığı için bugünleri yaşıyoruz. Bugünleri de bu algıyla karşılarsak, oyun kurucu-öncü olmaya cüret edemezsek –ki bu kesintisizi de paçavra gibi kenara atmak demektir ve “yine de” “meşru” sayılır mı bilmiyorum- yıkımın boyutları farklı olacaktır.

Günlerdir öncülü bileşeni okuyorum, dinliyorum da, “Gaflet ve delalet içerisinde olmayın” diye bas bas bağırıyor…

Ya mavi hapı seçeceğiz ya da kırmızı hapı. Mavi hapı seçersek, otobüsün başında duran, bir muavin olan SS’in bağırışlarını duyacağız önce: “Samarra yolcusu kalmasın!”. Sonra içeri geçip, biletimizi gösterip, rahat-konforlu koltuklarımıza kurulacağız. Ama eğer kırmızı hapı seçersek, önce Mao’yu duyacağız, bizi cesaretlendiren o kelimeleri: “Gökkubbenin altında kaos var, vaziyet harika!”, sonra ayakkabılarımızın bağcıklarını sıkıca bağlayacağız ve serüvencilerin çağrısına kulak vererek göğü fethe çıkacağız.

Ben de bas bas bağırıyorum, ısrarla yineliyorum: “Gaflet ve delalet içerisinde olmayın!”