Kadın Özgürlüğünün Düğümü: “Ev”in Ortaya Çıkışı ve “Ev”den Çıkış Üzerine Tartışmalar* – Benazir Coşkun

Kadın Özgürlüğünün Düğümü: “Ev”in Ortaya Çıkışı ve “Ev”den Çıkış Üzerine Tartışmalar* – Benazir Coşkun

Kadınlar ayrıca kendilerine ait olmayan temiz-sıcak, sevgi dolu yuvalar üzerinden tariflenirken, kültür, bilim, her türlü üretim alanından dışlanmışlardır. Özellikle tartışmanın “sevgiye” indirgenmesi, sömürüyü daha sinsi ve kolayca görülemeyecek bir tuzağa çekmiştir. … Bütün bu emek ve duygu ilişkisi kadınlar pahasına kurulmuştur. … Üstelik sevgi bağı, annelik, iyi eşlik bir yandan yüceltilirken, öte taraftan kadınlar “asalak” olarak ilan edilmişlerdir ama esas asalak olan bu üretkenliği kadından zorla alan erkek kültürüdür.

Giriş:

Bu yazıyı bana düşündüren, araştırmaya ve yazmaya iten Bakırköy Kadın Hapishanesi’nde siyasi kadın tutsaklarla adli kadın tutsaklar arasında geçen bir diyalog oldu. Aktarılan diyalogta, ring aracında tutsakların tanışması esnasında kendini “ev hanımı” olarak tanımlayan siyasi bir tutsağa karşı adli tutsağın ev-yuva denkleminde yaşadığı şaşkınlık beni belli tartışmalara itti. Şaşkınlığın yanında “ev hanımı” tabiri de aynı şekilde iç tartışmamı şekillendirmede oldukça başat rol oynadı. Çünkü yazının içeriğinde de görüleceği gibi evin hanımlığı olamayacağı gibi, “hanımlığın” yani sınıflı toplumun olduğu yerde ev kadınları açısından hapishaneden öte bir rol oynayamaz. Yazı bu bağlamda anayerliliğin hüküm sürdüğü toplumlardaki klanın kolektiften ayrılarak özelleşmesi ve bölünmesiyle açığa çıkan, oikos/hane/ev/özel alan gibi çeşitli biçimlerde tariflenen “özelin” hakim cinsiyet ve
ideoloji bağlamında politik olduğunu vurguluyor. Ve evin reddinin ve/veya evden çıkışın kadınları yeniden özgürleştirerek, kadın özgürlüğünün de bütünlüklü bir biçimde özgürlüğe ve eşitliğe geri dönüşte ya da onu tekrardan kazanmada oldukça başat bir rol oynadığını iddia ediyor.

1. Tarih Nasıl Başladı?

Tarım-Kent Devrimi Anayerliliğin İflası: Komün’den Devletleşmeye, Erkeklikle Erk’e

Özellikle 1970›ler ile ivmelenen maddeci feminizmin (Sosyalist ve Radikal feminizmler) açığa çıkardığı tartışmalar, feminist antropoloji çalışmalarını daha da derinleştirmiştir. Dönem itibariyle tarihin öznesi kimdir sorusu pek çok akım tarafından çeşitli biçimlerde cevaplandırılırken, feminist antropoloji de tarihin erkek yüzünü teşhir etmiş ve kadının tarih yapıcılığını gün yüzüne çıkarmıştır. Kadın erkek arasındaki hiyerarşinin ezeli haliyle ebedi olduğu iddialarını çürüterek, erkeği temellendiren avcı tarihin, savaşçı güçlü fıtrat okumasını yerle bir etmiştir. Paleolitik’ten Erken Neolitik döneme kadar, kadın ve erkek arasında hiyerarşinin aksine eşit bir işlev bölümüne dayalı karşılıklılık olduğunu göstermiştir. Gayle Rublin’in ifadesiyle bu durum kadın ve erkekten ziyade “eril ve dişil”in yapılandırılmamış yaşamını içermektedir.1

Bu dönemi inceleyen çalışmalar, kavramlar analık hukukunu içermekle beraber genelde anaerkil ya da anasoylu/anayerli olarak birbirinden farklı mikro örgütlenme tarzlarını ifade eder. Ben dönem itibariyle açığa çıkan verilerden hareketle iktidar–erk kavramından ziyade, mekan ve çocuğun aitliği üzerinden anayerliliğin daha doğru bir kavramlaştırma olduğu fikrindeyim. Bu döneme kısaca göz atacak olursak, Paleolitik (M.Ö 50.000) dönemi 50-200 kişilik küçük klanların avcı ve toplayıcı bir biçimde yaşadığı koşulları içerir. Bu klanlarda yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, iktidardan ziyade kadın-erkek, genç-yaşlı arasında bir işlev bölümü hâkimdir. Kadınların ekseriyetle uğraşı toplayıcılıktır. Toplayıcılık, sürekliliği ve haliyle garantili olması sebebiyle klan yaşamının da temel besin kaynağıdır. Ayrıca avcılık kimi klan örneklerinde görüldüğü üzere, kadınların da içinde olduğu sadece erkeğin sorumluluğundaki bir işlev bölümü değildir. Bu klanlardan edinilen bulguların gösterdiği gibi kadının avlamadığı etin üzerinde de hakkı vardır. Hatta çoğu zaman klan içerisinde dağıtım da kadınlar tarafından belirlenmektedir. Bu tarz klanlarda, günümüz sınıflı-cinsiyetli toplumlarının aksine kadının doğurganlığı kadına aittir, soy kadın üzerinden sürdürülür, ayrıca evlilikte yer değiştiren erkektir.2 Bu arada bu topluluklarda sadece kadınlar değil çocuklar da saygı görür, şiddet bu topluluklarda en temel kınama gerekçesidir.3 Bu klan örneklerine ve topluluklara, Çatalhöyük, Irouquisler, Hopi, Nuer, Aborjin, Batı-Güneybatı Afrika kabilelerini örnek verebiliriz. Örneğin Irouquislerde, kadınlar savaş istemiyorsa erkekleri hane üretiminden dışlayabilir, onları ava gitmeye zorlayabilir ama kendileri üretiminde bulunmayabilirlerdi (Üretim tabiri geçimlik ekonomiyi içermektedir.). Toprak klanın ortak mülkü iken, erkeğe ait olan şey ev aletlerinin kendisidir.4 Hobi’lerde ise evliliği başlatan kadın ya da kadın tarafıdır. Günümüzün aksine emek-gücü olarak geçiş yapan erkek olduğu için, kadın tarafı bu evlilik karşılığında damadın ailesine mısır ekmeği sunardı. Nuerlerde ise aynı şekilde evlilikte kadın tarafı erkeğin ailesine büyükbaş hayvan sunardı.5

Bu süreç hayvanların evcilleştirilmesi ve temelde tarımda yerleşiklikle daha doğrusu sabanın icadıyla beraber değişime uğramıştır. Stephanie Coantz ve Peta Handerson kabileden akrabalığa geçiş yapılan, Neolitiği içeren bu süreci şöyle tariflemişlerdir. Akrabalık ile beraber gelişen şeflik hiyerarşisi yerleşiklilik özelde sabanla birlikte değer biriktirir ve el değiştirir. Bu durum bir yığılma yapar bu değer belirli soyların belirli erkekleri üzerinde toplam zenginlik yaratarak akrabalıktan şef-devlete geçişi beraberinde getirir. Bütün bu süreçteki yığılma babayerliliğin anayerliliğe karşı hâkimiyetini getirmiştir. Ayrıca klanların pek çoğunda görülen karşılıklı çok eşliliğin yeri, kadının bir emek-gücü olarak konumlandırılmasını beraberinde getirmiş ve erkeğin çok kadınla evliliği gelenek haline getirilmiştir. Örneğin Ova Kızılderilileri’nde bufalo avı; deri, et pazarı yaratmış ayrıca, atın evcilleştirilmesi ile birlikte bufalo avı miktarı artmış bu durum da, kürk için derinin işlenmesinde ve etin ayıklanmasında daha çok kadının emeğini beraberinde getirmiştir. Çok kadınla evliliğin yanısıra ortaya çıkan bu ekonomi, klanda evliliklerde küçük yaşı da gelenek haline getirmiştir.6 Babayerlilik görüldüğü üzere ilkel de olsa bu birikim modeli, tekeli erkeğe verirken, kadını klanın “işçisi” haline getirmiştir. Anayerliliğin karşılıklılığı, komünaliteyi içeren modeli birikime uygun olmadığı için babayerlilik ekonomi, güç vb. gerekçelerle tarih içerisinde hakim konuma gelmiştir. Stephanie ve Peta’nın bahsettiği, yoğunlaşma bu spesifik örnek dışında tarımda sabanın icadı ve güç itibariyle kontrolün erkekte olmasıyla erkekten doğru birikim ve yönetimi getirmiştir. Sabanın erkeğin gücüne uygun kullanımı, tarımın ilk dönemlerindeki kadın gücünü kırmıştır. Bu kırılma artı-değerin belirli ellerdeki birikimiyle birlikte, köy kasaba kent süreciyle şeflik iktidarından kralla devletlere geçişi beraberinde getirmiştir. Tabii karikatürize olarak anlattığımız bu süreç, M.Ö 10.000-3.500 gibi uzun bir geçiş sürecini kapsamaktadır. Tüm bu süreç kısaca, arpa-tahıl birikimi, saklanması için tahıl ambarlarının yapılması, bu ambarların tapınaklara dönüşmesi, tapınaklarla birlikte ambarları elinde tutanların aynı zamanda Tanrısal bir güce kavuşmasını, ruhban sınıfının ortaya çıkışını beraberinde getirmiştir. Bu uzun dönem ve sonucundaki devletlere şunları örnek verebiliriz: Sümer, Urartu, Hitit, Antik Mısır Uygarlığı, Antik Yunan Kent Devletleri, Roma imparatorlukları, 15-16. yy Aztek-İnka Uygarlıkları, 18-19. yy Batı Avrupa Krallıkları. Örneklerden de görüldüğü üzere, tüm bu süreç paralel doğrusal ilerlediği gibi farklı mekanlarda farklı zamanlarda ortaya çıkabilmektedir. Tüm bu örneklerde sınıfı devletli toplumda, dinin ve iktidarın kralın elinde toplanması ile birlikte kadının konumunu da kökten değişmiştir. Emeği kendine, kendinden doğru komüne ait olan, doğurganlığı saygı uyandıran, çocuğun esas üreticisi görülen cinselliği kendi özgürlüğünde olan “kadın” artık özgür cinsellikten “tapınak fahişeliğine”** düşürülmüştür.7 Komünal toplumlarda menstürasyon-regl dönemi verimliliğin simgesi sayılmış, hatta kimi topluluklarda toprağın ekin dönemiyle, kadının regl dönemi birbirine içkin görülmüş, kadınlar verimi arttırmak için çıplak ayin yürüyüşleri yaparken, yeni dönemde regl kirliliğin simgesi olmuştur.8 Yeni devletli toplum kendini sınıflar üzerinden yükselttiği gibi aynı zamanda bir cinsiyete de sahip olmuştur. O artık “erkek”tir.

Bütün bu geçişi farklı tarihsel bir dönemde olmakla birlikte mikro boyutta gözler önüne seren, Güney-Batı Afrika kabilesi olan Kung topluluğuna bakmak yararlı olacaktır. Topluluğun komünal yaşamın hüküm sürdüğü çalılık ve yerleşik yaşama geçilen “modern” köy yaşamı incelendiğinde, cinsiyetçilik ve sınıflaşmanın iç içe geçen ahvali ortaya çıkacaktır. Patricia Draper bu çalışmasında, göçebe çalılık yaşamında Kung kabilesinden kadınlar, toplayıcılığın yanı sıra toplayıcılık esnasında sahip oldukları su ve yol keşif bilgileri sebebiyle avcılığa da katkı sunduklarını göstermiştir. Ayrıca bu kabilede kadınların sadece toplayıcılıktan elde edilen besinin üzerinde değil, etin üzerinde de hakları vardır. Topluluğun kadınlara saygısı bulunmakta, kadına karşı şiddetin yanı sıra çocuğa karşı şiddet de topluluk tarafından kabul edilmemektedir. Mahoba köyünde ise tarımda erkeğin aktif olmasıyla birlikte, elde edilen hasat erkeğin mülkü haline gelmiştir. Kadınlar daha çok ev içinde emek harcarken, hasatın yanında evdeki tüm eşyalar da erkeğin mülkü haline gelmiştir. Çalılık yaşamında çocuk “işçiliği” ve çocuklar arasında cinsiyet farkları gözlemlenmezken; Mahoba köyünde ise çocukların çalıştırılması ve cinsiyet farkları oldukça belirgindir.9

Bu mikro örneğin gösterdiği yoldan, ilk krallıklar ve devletler dönemine geçecek olursak bir klanın dönüşümünde hakim olan ahvalin yeni ekonomi-politik örgütlenmeyle birlikte aynı ve/veya farklı coğrafyalarda bulunan pek çok devlete hakim olarak bir dünya sistemi inşa ettiği görülmektedir. Tabii bu noktada şunu belirtmekte fayda var, ataerkil hakim güç olmakla birlikte, analık hukukuyla çatışma henüz son bulmamış, aynı zamanda kadınlar direnmeye de devam etmişlerdir. Yönetimde soylu ailelerin erkeklerinin yanında eşit bir pozisyonda olmasa da kadınlar da yer almış, sanat-kültür ve mitoslarda kadın öğeleri varlığını sürdürmüştür. Ama her iki düzlemde de kadınların bulunduğu konum sınırlıdır, yeryüzünün gökyüzünü maddenin bilinci belirlenmesinden hareketle ana tanrıçalar daha yan rollere sahiptir. Panteon Tanrıçalara da yer vermekle birlikte daha çok Tanrıların elindedir. Sümer, Babil Kent Devletleri’nin yanı sıra, Antik Yunan Kent Devletleri’ni açacak olursak, tüm bu ahval Antik Yunan’da daha kurumsallaşarak kendini göstermektedir. Polis olarak adlandırılan bu kentlerde, polise özgür erkekler “yurttaş” olma ayrıcalığı ile hakim olurken, kadının yeri oikos/hane olarak belirlenmiştir. Bugün bildiğimiz anlamda kamusal alan- özel alan ikililiği daha doğrusu bu görüngü kendini Antik Yunan hukukunda var etmiştir. Erkek polisi, polis yaparken; kadının sıkıştırıldığı oikos, polisin içinde olmakla beraber aslında onun dışına itilmiştir. Oikosla temsil edilen kadın, polisin içinde gibi görünürken, polisi temsil eden bütün değerlerden atılarak, varken yok kılınmıştır. Kadın polis hukukuna göre köle değildir ama o özgür yurttaşlar topluluğunun bir üyesi olmaktan alıkonularak aslında adı konmamış bir kölelik altında yaşamaktadır. Kadının hukuku içine hapsedildiği oikos – ev üzerinden belirlenerek, familiusun herhangi bir parçası kılınmıştır. Günümüze kendini familia yani aile olarak evrilten familius aslında erkeğin sahip olduğu eş, çocuk, hizmetçi, köle, eşya gibi “mülkler” toplamına verilen isimdir. Kısacası kadın artık klanın özgür bir üyesi değil, üretim alanlarının dışındaki ev hapishanenin içinde baba-eşin sonsuz söz hakkı olduğu bir “mülk” haline getirilmiştir.

2. Patriarkal-Feodalizm:

Yeni Kadınlık Miti ve Cadılığın Doğuşu “Ev”in Hakim Gücü

Bu bölüme başlamadan kabaca geçtiğimiz sürece tekrara dönecek olursak, bu dönemdeki uygarlıkların bir kısmı fetihler bir kısmı iç isyanlar, iktidar savaşları sonucunda ya el değiştirmiş ya da tamamen yok olmuştur. Bahsettiğimiz yoğunlaşma bugüne de uzanan muazzam sınıfsal farklar ve yaşam uçurumunu beraberinde getirmiştir. Örneğin M.Ö 2000’de Lalagaş’ta (Babil) ortaya çıkan yazılı kayıtların gösterdiği gibi toplam gelirin %25’i Kral ve ailesine, %25’i Ruhban sınıfına kalırken, koca halk kitlelerine %50’si pay edilmekteydi. Bu uçurum ve muazzam yoksulluk, Sümerlerin ünlü Gılgamış Destanı’nda “yüzen yoksul cesetleri” ifadeleri ile oldukça nettir. Bu dönemde pek çok uygarlıkta devasa tapınaklar, saraylar, piramitler yapılırken halk yoksulluktan kırılmaktadır.10 Bertolt Brecht’in okumuş bir işçi soruyor şiirinde belirttiği gibi “(…) kitaplar yalnız kralların adını yazar/ yoksa kayaları taşıyan Krallar mı?”11 dizelerinin de gösterdiği gibi devir sorgulanamaz krallığın, sermayenin devridir.

Yukarıdaki sorunun ışığında, patriarkal feodal döneme geçecek olursak, Karanlık Çağ olarak adlandırılan bu dönemdeki karanlık ekonomik çöküşü ifade ettiği gibi aynı zamanda aklın ve vicdanın karanlığını da temsil etmektedir. Bu dönemde ekonomi tarım merkezli ilerlerken, merkezi İmparatorluğu’nun yanında kendi bölgesinde iktidar olan derebeylikler, küçük toprak sahibi özgür köylüler, derebeylikler için çalışan serfler ve kölelerden oluşan bir sınıf sistemi bulunmaktaydı. Bununla birlikte İmparatorluğun yanında kilisenin üst sınıf olarak kendini konumlandırdığı ve kentlerde el emeği ile geçinen zanaatlar ile birlikte emek-gücü ile geçinen ücretli işçilerin de içinde yer aldığı sınıflaşma piramidin diğer bölümüdür. Ana akım tarih anlatısının aksine patriarkal feodal dönem sanıldığı gibi durağan bir dönem değildir. Bu süreçte yoksul köylülerin, topraksızların, kadınların, seks işçilerinin, serserilerin, işsizlerin isyanları Avrupa genelinde oldukça yoğun ve örgütlü bir şekilde kendini var etmiştir. Bütün bu dönem içerisinde irili ufaklı isyanların yanında yaklaşık 300 yıl boyunca Avrupa’nın pek çok noktasında yeraltı da dahil olmak üzere kendini örgütleyen ve zenginliğin yoz kilisesine karşı, yoksulların “Hakiki” kilise arayışını sürdüren Heretik Hareket önemli bir yerde durmaktadır. Heretik Hareket içerisinde aynı zamanda kadınların konumu da oldukça önemlidir. Yeraltı örgütleri de dahil pek çok alanda faaliyet yürüten kadınlar sadece yoksulluklarından doğru değil, aynı zamanda bedenleri ve cinsellikleri üzerinde de devam eden kilise baskısına karşı hareket içerisinde yer almaktadırlar. Tabii cinsellik ve beden okuması Heretikler içerisinde yeknesak değildir. Bu bağlamda pek çok okuma ve akım bulunmaktadır. Kimi Heretikler cinselliği topyekûn reddederken, kimileri bu reddiyeyi bedeni yüceltmek olarak olumsuzlamış, kimileri ise cinselliğe ayin gözüyle bakmıştır. Ama bütün bu okumalar içinde kadınlar açısından önemli olan durum, doğum kontrol üzerinde başlayan baskılara karşı kadınların “Keder ülkesine yeni köleler getirmek” istememe haklarının olmasıdır.

Heretik Hareket ilk eylemlilik sürecinden itibaren iktidarın tepki ve dikkatini çekmiş olsa da esas olarak 1347-1352 yılları arasında görülen Kara Ölüm olarak adlandırılan Veba’dan sonra hedef haline gelmiştir. Sadece birkaç yıl içerisinde Avrupa nüfusunun çok büyük bölümünü kıran vebadan sonra nüfus arttırımı temel politika olmuştur. Bu bağlamda kontrol altına alınması gereken en temel alandan biri emek-gücünün etkin/verimli kullanımı iken, bir diğeri ise aşırı azalan emek-gücünün yeniden üretilmesi yani doğumun kendisidir. Özellikle kadın bedeninin nüfus üretim fabrikaları olarak görüldüğü 15.-17. yy arasında doğum kontrolü, kürtajın kendisi idam/infaz gerekçesi olmuştur. İlk dönemlerde Heretikliğin bir parçası olarak okunan cadılık, artık başlı başına hareket ve suç unsurudur. Artık istisna da olsa erkeklerin de cadılıkla suçlandığı dönemden, cadılığın kadınlığa içkinliğine geçilmiştir. Özgür kadınlığa içkin pek çok tutum artık cadılığa içkindir. Kadınların binlerce yıllık birikimiyle oluşturulan ebelik artık tamamen Kilise’nin kontrolüyle erkeklerin eline geçmiştir. Ebelik kadınlara yasaklanırken, sadece kilise ile işbirliği yapan az sayıda kadının ebe olmasına izin verilmiştir. Bu saldırılardan önce patriarkal feodal dönemde kadınlar sanıldığının aksine sadece ev içinde değildir. Duvar işçiliği gibi ağır işlerde dahi yaşam içinde olan bir kadın gerçekliği vardır. Evlenmeyen ya da bekâr anne olan kadınlar, şehirlerde kurdukları dayanışma ağlarında, ortak yaşam evleri ile birlikte erkeklerin iktidar alanı dışında özgün/özerk alanlar kurmaktadırlar. Tam olarak saldırının bir diğer ayağı da bu Özgür kadınlara yönelmiştir. Kadın evleri dağıtılmış, kadın arkadaşlığı yasaklanmış, kadın dayanışması anlamına gelen “gossip” kelimesi dedikoduya evriltilmiştir. Erkek iktidarın saldırıları yaşamın her bir alanında kendine yer bulmuştur. Bu dönemde her kadın cadıdır şeytandır, O Lilith’tir. Hatta Adem’in kaburgasından yapılan Havva Ana olmak bile yetmez çünkü o da elmayla temsil edilen şeytani bir “kadın gücü” olan cinsellikle Adem’in cennetten kovulmasına sebep olmuştur. Bu dönemde değil kürtaj olmak, bebeğini sevinçle karşılamamak, kendi yaşamını öncelemek, yaşlı ve yoksul olmak, hayvan beslemek, evliliği reddetmek her şey cadılığın içindedir. İncelenen cadı davaları kadınların kuşatılmışlığını net bir biçimde göz önüne sermektedir. Bu durum öyle bir hal almıştır ki, cadılık suçlamasıyla her sınıftan erkeğin eline büyük bir koz verilmiştir. Mirastan men etmek için, mülkiyetine konmak için, evliliğe zorlamak için, cinsel ilişkiye zorlamak için, yoksul yaşlı kadınlardan kurtulmak için cadılık her fırsat için değerlendirilir olmuştur. Üstelik tüm bu dalgaya karşı kadınlarla dayanışan sadece ama sadece bir erkek isyanı kayda geçmiştir. Basklı balıkçılar cadılıkla suçlanan eşlerini, çocuklarını, akrabalarını onları tutuklamaya çalışan iktidara karşı aktif direnişle işkence ve ölümden kurtarmışlardır. Bu tablo dahi diğer cadı davalarında kadınlarla dayanışma gösterildiği takdirde tarihin seyrinin nereden doğru akacağını net bir biçimde göstermektedir. Tüm bu dönem içinde devam eden yoksul-topraksız köylü, işsiz, “serseri” vb. isyanlarını düşündüğümüzde, sınıf dayanışmasının cadılık saldırılarıyla bozulması, patriarkanın sınıfı böldüğünün tarihsel olarak en önemli örneklerinden biridir.

Ayrıca cadı davaları somut olarak toprak çitlemenin yoğun olduğu yerlerde daha fazla görülürken, toprağı kullanmanın kolektif sürdürüldüğü yerlerde neredeyse hiç görülmemiştir. Örneğin toprağın kolektif olduğu yerlerde, Britanya adalarından, İrlanda, İskoçya’nın toprağın kolektif olduğu bölgelerde tek bir cadı avı davası dahi görülmemiştir. Ama çitlemenin aktif olduğu Anglikanlaştırılan, İskoçya’nın tersi bölgesinde dört bin kadın hakkında dava açılmıştır. Tüm Avrupa’da dava sayısı 500.000’i bulmaktadır. Üstelik bu saldırılar sadece Katolik Kilisesi’ne değil, yeni dönemin sınıfı burjuvazinin mezhebi olan Protestanlık’a da hakim olmuştur. Kısacası 1532 tarihinde, Katolik Charles tarafından cadılığın ölümüne cezalandırılmasını talep eden emperyal yasa Karolina’dan sonra başta üst sınıf, kiliseler, kraliyet, feodal beyler, yeni dönemin sınıfı burjuvalar, zanaatkarlar, jüri – yargıç ve Demanoglar ama sınıf dayanışması açısından yoksul, topraksız köylüler, işçiler, işsizler de kadınlara karşı ittifak halindedir. Ayrıca cadı avları sadece Avrupa içinde ilksel sermaye birikim sürecinin temel taşlarından biri olmamış aynı zamanda sömürgelerde de emperyalizmin temel araçlarından biri olmuştur. Bu dönemde Cadı avları öyle bir hal almıştır ki bu hal emperyal işgallere ve plantasyon sistemine de yansımıştır. “Bebek çocuk yiyen şeytan cadıları” katletmek nasıl meşru ise, “birbirini yiyen yamyam yerlileri” katletmek o derece meşrudur. İlk plantasyon dönemlerinde köleler kullan-at sistemiyle posaları çıkana, ölene kadar sömürülürken; daha sonra emek-gücünde yaşanan azalma sebebiyle yeni plantasyon hukuku belirlenmiştir. Bu hukukta Avrupa’da nasıl “kutsal aile” anlayışı hakim olmaya başladıysa, plantasyonlarda da aynı hukuk uygulanmaya başlanmıştır. Yerliler arasında çok eşli evlilikler, kadınların cinsel özgürlükleri baskılanmaya başlanmış, erkek ve kadın köleler arasında da yeni hiyerarşi mekanizması kurulmuştur. Erkek köle, beyaz “efendisinin” kölesiyken, kadın köleler sadece beyazların değil, erkek kölelerin de kölesi olarak görülmüşlerdir. Feminist Antropolog Eleanor Leacock›un araştırması bu değişimi, karşılıklı yaşamı kavrama halini net bir biçimde göstermektedir. Cizvit misyoner uygarlığın öğretilmesinin çocukların dövülmesinden, özellikle kadının çoklu cinselliğinin denetim altına alınmasından geçtiğini belirterek köle bir erkekle yaptığı konuşmada, yukarıda saydığımız denetimi salık vermiştir. Aldığı cevap tam olarak şudur: “Siz Fransızlar sadece kendi çocuklarınızı seviyorsunuz. Oysa biz kabilemizin bütün çocuklarını severiz.” Tabii bu cevap Le Jeune için kendi deyimiyle felsefedir, küçümseme dışında herhangi bir değeri hak etmemektedir. Bu dönem plantasyon sistemine kısaca göz atacak olursak yukarıda belirttiğimiz durumlar dışında, siyahlarla beyazların her türden gelişen yakınlığı isyan tehlikesi sebebiyle engellenmiş, siyah ve beyaz evliliği yasaklanmış daha sonra beyaz köleliği, kölelik kapsamından çıkartılarak işçiliğe dönüştürülmüştür. Bunlar yanında köleleri cinsiyetlere bölmenin yanı sıra, milletlere ve dillere bölme uygulaması yeniden devreye konularak, böl-yönet temel politika haline gelmiştir.12 Cadılıkla kadınlığın tamamen şeytani ve kötü kılınmasından sonra, 19. yy Kıt’a Avrupası’nda yeni bir kadın inşâ süreci başlamıştır. Özellikle Viktoryen dönemde, 19. yy’da cadılık ve kadınlık ayrıştırılmış, orta-üst sınıftan iyi hanımlarla işçi sınıfından kadınlar da zıt değerlendirilmiştir. Kaba saba ahlaklı olmayan kadın işçiler, kadından sayılmayan bazı kadınlardandır.13 Bu dönemde beyaz orta üst sınıfta kadınlar cinsellikten soyutlanır, ev cinselliğin dışında tertemiz bir yuva olarak görülürken, orta-üst sınıfa ait erkekler için alt-sınıftan kadınlar bu temiz alanın dışında ayrıca bir cinsel obje olmuşlardır. Bu dönemde topyekun bir kadın reddi yokken, erkek ahlakı üzerinden toplum mühendisci yöntemlerle geliştirilen farklı kadın prototipleri vardır. Cinsellik ya kadından tamamen alınmış ya da kadının kendi iradesi ve arzusu dışında metalaştırıldığı bir alan haline getirilmiştir. Tabii bu okumanın özellikle işçi sınıfında “aile kavramını” çözmesi, emek-gücünün yeniden üretimi bağlamında çözülmeler yaratması sebebiyle yeniden değişime uğrayacağı bir gerçektir

3. Patriarkal Kapitalizm: Ev’in Maskesi ve Görünmezin İfşası

Patriarkal Feodalizm birikimin ve yoğunlaşmanın el değiştirmesi sebebiyle yeni bir sisteme patriarkal-kapitalizme evrilmiştir. Muhakkak ki bu evrilme çeşitli kopuşları bünyesinde barındırdığı gibi kimi noktaları da muhafaza etmeye devam etmiştir.

Sınıflı-cinsiyetçi sistemin kendini devam ettirdiği tüm bu İlksel Birikim aşaması Marx’ın ifadesiyle vampirliğin hüküm sürdüğü bir dönemdir. Bu dönemde proleter bir ailenin geçimi için mutlaka evin tüm üyeleri çalışmak zorundadır. Tüm bu çalışma sonucunda ellerinde kalan herkesin bir arada yatmak zorunda kaldığı tek gözlü bir baraka ve açlıktan ölmeyecek kadar yemektir. Tabii kadın ve çocuk işçilerin durumu her anlamda daha da korkunçtur. Örneğin iplik eğirme işlerinde çalışan kadınların haftalık kazancı kimi zaman sadece iki mum parasıdır. Çocuklar 8-9 yaşından itibaren ağır işlerde 12-13 saati aşkın çalışmaktadır. Bu dönem ırklandırılmış ve cinsiyetlendirilmiş sınıf çatışmalarının esaslı tarihidir. Silvia’nın ifadesi ile, bu dönemde gerek sınıfsal gerek cinsel biçimde, özgürlük görüngüsü altında sömürü daha sinsi ve derindir.14 Kadın evdedir ama gerekli görülen yerlerde ucuz emek-gücü, piyasanın yedek gücüdür. Bütün bu koşullarda piyasada emek sarf etse dahi, evin bütün sorumluluğu “kölesi” olmak yine onun sorumluluğudur. Ayrıca kadın olarak özneleşmenin yanında, erkek üzerinden sıfatlandırılması da devam etmektedir. Tüm bu kurgulanış kendini “ücret patriarkası” ile daha da kurumsallaştırmış, sistem açısından devamlılık, biz kadınlar açısından ise yolları sürekli erkeklere çıkaran bir kısır döngü yaratmıştır. Üstelik sistem burada yine, patriarka eliyle sınıfı mücadelesini bölmeyi ve zayıflatmayı başarmıştır. Bu dönemde tüm ailenin değil, erkeğin esas kılınmasıyla oluşturulan “aile ücreti” uygulaması ve sonucunda açığa çıkan ücret patriarkası işçi sınıfının dayanışmasını bölerek tarihsel yenilgi
almasına sebep olmuştur. “Siz sadece kadınsınız” söylemi kendine her düzlemde yer bulmuş, “eşit işe eşit ücret” talebini yükseltmek yerine patriarkal kapitalizmin ortaya sunduğu “kutsal aile” politikası, erkeğin piyasada tüm aileyi temsil etmesi, kendine erkek işçi ve sendikalar arasında da temel bir yer bulmuştur. Kadın işçilerin toplantıları basılmış, sendika toplantılarında söz alan kadınlar aşağılanmış, evli kadınların yerinin makineler değil ev olduğu defalarca salık verilmiştir. 1844 Ten Advocate – 10 Saat Çalışma Hakkı manifestosu erkek işlerin hakları üzerinden tariflenmiş, 1854 National Typographical Union [Ulusal Matbaacılar Sendikası] da kadın işçilerin işe alınmamasını kararlaştırmıştır.15 Ayrıca bütün bu tablo sadece 19. yy’da değil 20. yy’da varlığını devam ettirmiş, örneğin 1972’de Roma’da kadın istihdamı konulu ve sadece kadınlara açık atölyeye Mariarosa’nın ifadesi ile kendilerini “yoldaş” olarak tanımlayan erkekler içi su dolu kondomlarla saldırmışlardır. Saldırının biçimi dahi açık bir biçimde kadını ve mücadelesini hedef almaktadır.16 Bu sistemde sadece erkeklerin yaşadığı, çalıştığı alanlar, mekanlar olabilir ama erkeklerin dünyasında kadınların onları “istemediği” tek bir alan dahi olamaz.

Kısacası kadınlar patriarkanın her düzlemde örgütlülüğü sonucu kamunun kendilerine ait olmadığını görmüş, bir kere daha eve itilmişlerdir. Peki kamunun eşit bir biçimde kadını içermesi tam olarak nasıl mümkündür? Ev-kamu ikilemi, kadının görünmez emeği, kendine kısmen Marx ve Engels’te yer bulmuş, tartışmalar Lenin ve sosyalist kadın öncüler (Alexandra, İnessa, Clara, Nadejda…) daha da derinleşerek yer bulmuştur. Fakat bütün okumalar evi yine ikincileştirmiş, kadının özgürlüğü üretime katılmada görülmüştür (Özellikle devrim sonrası tartışma bağlamında). Fakat kadının piyasaya katılımı gerek patriarkal kapitalizm gerekse de SSCB’de kadınlara hareket imkanı sağlasa da, kadını evden kurtaramamış aksine çifte mesai sorunu yaratmıştır. Bütün bu tarihsel örnekler sonucunda, 70’lerle birlikte derinleşerek ivmelenen sosyalist feminist mücadele ve teori bu diyalektikteki sorunu görmüş ve tam tersine çevirmiştir. Onlar, tarihsel yenilginin sonucunda “evin” oluştuğunu, haliyle sorunun ana kaynağında evin bir iş olarak yok edilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Özellikle “evin” kurgulanışı, patriarkal kapitalizmin ev ile birlikte kendini yeniden üretmesi, kadın emeğine biricik alan seçilme ve ideolojik hücre olması hasebiyle ev/hane/oikos esaslı konudur. Mariarosa Dalla Costa bütün bu kesişimi “Her ev bir sömürgedir”17 tespitiyle özetlemiş, bir yandan da bu tespitiyle sömürgeciliğin yıkım sorunu ve yollarına dair tartışma başlıkları açmıştır.

Ev üzerine tartışma başlıklarını daha derinleştirecek olursak, Leonore Davidoff, evin sanki kadına içkinmiş görünen sanrısını reddederek “onun (evin) aslında erkeğin dünyaya açılacağı eşik” olduğunu belirtir.18 Çünkü özel-kamusal alan ikiliği görüngünün aksine, zıtlık ve/veya ayrılık üzerine değil bütünlük üzerine oturmuştur. Bu bağlamda kadın aslında büyük klişeler üzerine ait kılındığı eve bile sahip değildir. Erkeğin dışında görülen ev, patriarkanın işleyiş yasaları doğrultusunda tamamen erkeğe ve onun önceliklerine göre şekillenmiştir. Ki Carole Pateman ve Christine Delphy de bu belirlenimi sözleşme kavramıyla net bir biçimde ifade etmişlerdir.

Christine sözleşmesinde evliliği bir iş akdi olarak okur, bu iş akdinde erkeğin patron olduğu vurgusu önemli bir yerde durmaktadır. Christine aynı zamanda bu sözleşmede kadın emeğinin başarısının kendisi tarafından değil, erkek tarafından sahiplenildiğini söyler.19 Carole Pateman da bu durumu “cinsel sözleşme” olarak ifade eder. Bu cinsel sözleşme “anne-kız-eş-dul” olarak kadın bedenin devrini ifade eder.20

Kadınlar ayrıca kendilerine ait olmayan temiz-sıcak, sevgi dolu yuvalar üzerinden tariflenirken, kültür, bilim, her türlü üretim alanından dışlanmışlardır. Özellikle tartışmanın “sevgiye” indirgenmesi, sömürüyü daha sinsi ve kolayca görülemeyecek bir tuzağa çekmiştir. Kadının evdeki konumuna dair belirli tartışmalar yürütülürken, özellikle çocuklar üzerinden bakım emeği kutsanmış, sevgiyle yapılan bu “işin” paha biçilemezliği esas dayanak noktası olmuştur. Ama gerçeğin kendisi, Shulamith Firestone’un belirttiği gibidir. Bütün bu emek ve duygu ilişkisi kadınlar pahasına kurulmuştur. Kadınların bütün üretim alanlarından dışlanması sanki kendi tercihleriymiş gibi sunulmuştur. Üstelik sevgi bağı, annelik, iyi eşlik bir yandan yüceltilirken, öte taraftan kadınlar “asalak” olarak ilan edilmişlerdir ama esas asalak olan bu üretkenliği kadından zorla alan erkek kültürüdür. Çünkü kadınlar tüm güçlerini; yazan, çizen, üreten, çalışan(!) erkeklere aktarmak zorunda kalmışlardır.21

Kadınlar ev içinde her gün doğumundan gün batımına kadar, tekrarlanan, en başa dönen, o nankör aynı işleri yapan Sisiphos’lardır.22 Tabii bu Sisiphos benzetmesi kaderci bir cezanın kurbanı ebedi bir kadın imgesi çizmemelidir. Aksine bu belirlenimin kendisi bizi ev ve üretimle kurulan bağa da götürmekte, işleyişi ortaya sermektedir.

Çıkış Yoluna Dair Kısa Son Tartışmalar

Esasta bütünlüklü sosyalist mücadele ve sosyalist devrimin ön koşul olmasını sabit tutarak, bu noktada görünmez emek üzerine eğilen iki temel tartışma bulunmaktadır. Görünmez emeğin ücretlendirilmesi tartışmasında, ücretin farkındalık yaratarak hem sağlanan kaynakla kadınlara daha fazla hareket alanı sağlayacağı hem de bu kampanya ile birlikte daha fazla kadına ulaşılacağı ve görünmez emeği görünür kılacağı temel başlıklardır. Ücretlendirilmemesi taraftarı olanlar açısından ise, bu yolun evden çıkışın aksine kadını ücret görüngüsü ve/veya bağı ile eve daha fazla hapsedeceği riskinin gözden kaçırılmayacak kadar önemli olduğu odakta tutulmaktadır. Bu tartışmalar oldukça geniş bir literatürü kapsadığı için yazıyı dağıtmadan şimdilik bir son bağlamında ibreyi örgütlülüğe çekeceğim. Kadınların“yeterince kirli bulaşık yıkamış, yeterince kirli lavabo temizlemiş, karşılıksız yeterince sevmiş, yeterince kadın olmanın, özne olmanın ötesinde anne, eş vb. sıfatlarla yaşamış olduğunu” düşünerek bizi eve/ buraya döndüren her riskin, ücretlendirme kampanyasının açacağı imkanlara rağmen tali değil oldukça esaslı olduğunu düşünüyorum. Temelde “montaj hattı köleliğini inkar ederken, mutfak köleliğini de inkar etmenin” açtığı yoldan hareketle,23 en temel çıkış noktasının çeşitli mekanizmalar aracılığıyla kadın dayanışma ağları oluşturmak olduğu gözden kaçmamalı. Yaşamın içinden, sade, yalın çeşitli göstergeleri takip etmek, birbirimize nefes olmak tartışmasız en önemli ilk adımlar. “Patriarka öldürür, kadın dayanışması yaşatır” sadece bir şiar değildir. İhtiyaç duyduğumuz her alanı donatmak, inanarak tutunmak önceliğimiz olmalı. Örneğin çocuk bakımında istenmeyen ama maalesef hala “annenin” üzerinden ilerleyen durum gözetildiğinde, mahalle kreşlerinin özellikle çocuklu kadınların zamanlarını kendileri için kullanması açısından oldukça önemli olduğu bir gerçek. Aynı şekilde olanca saldırıya karşı özsavunma ağları, kadın hukuk dayanışma mekanizmaları, ortak kadın evleri, kadın akademileri, bilinç yükseltme ortamları, bağımsız kadın örgütlenmeleri, partiler üstü gerçekten sadece ve sadece kadın bilincinin yönlendirdiği kadın çatı örgütleri vb., kadınları birbirine iten çeşitli beka stratejilerinin elzemliği ortada. Sistemin kendini her birimde, en küçük hücrede dahi örgütlediği yani kısaca “iktidarın her yerdeliği” ve kendini cinsiyet bağlamında ilk birikimden itibaren, tarihin de gösterdiği üzere heteroseksüel erkeklik var kıldığı düşünüldüğünde onu çözecek temel panzehiri kadın örgütlülüğü olduğu görülmelidir. Kadın özgürlüğü, bu bağlamda tali değil her türden sömürüye karşı sağlanması gereken asli unsurdur.

Dipnotlar:

∗ Anneme, tüm annelerin bütün sıfatlarından kurtularak önce kadın olması, sınırsız, yargısız, baskısız önce kendisi olması dileğiyle.Hiçbir ‘anne’ yaşamından, hayalinden vazgeçmesin ama hiçbir anne de çocuğunun yaşamıyla sınanmasın diye; zorunlu anneliğe mahkum edilmesin, anne-baba olmak eşitlensin ama tüm anneler de birbirine eşit olsun diye. Kimilerinin ayağının altına yalan da olsa cennetler serilirken, kimi katı, keskin o cehennem ateşinde yanmasın diye. Cumartesi, Barış, Plaza De Mayo ve isimsiz tüm kadınlara…

1. Gülnur Acar Savran, Nesrin Tura Demiryontan, Görünmeyen Emek içinde Heidi Hartman “Marksizmle Feminizmin Mutsuz Evliliği”, Çev. Gülşad Aygen, Yordam Kitap.

2. Rayna R. Reiter, Kadın Antrolopolojisi, Çev. Bürge Abiral, Dipnot Yay.

3. a.g.e.

4. Gülnur Acar Savran, Nesrin Tura Demiryontan, Görünmeyen Emek içinde Stephanie Coantz, Peta Handerson “Sınıflı Devletli Toplumların Kökenindeki Mülkiyet Biçimleri, Politik İktidar ve Kadın Emeği”.

5. a.g.e.

6. a.g.e.

7. Pervin Erbil, Kadının Tarihsel Yenilgisi / Kibele’den Pandora’ya. ** Tapınak Fahişeliği kavramı kitaba aittir. Fahişe, fuhuş vb genel erkek egemen ahlak tarafından da sıklıkla kullanılan kavramlar yerine seks işçiliği/köleliği vb. kavramlaştırma tercihimdir.

8. a.g.e.

9. Reiter, a.g.e., Patricia Draper, Kung Kadınları: Avcı-Toplayıcı ve Yerleşik Bağlamlarda Cinsel Eşitlikçilik Farkları.

10. Chris Harman, Halkların Dünya Tarihi, Taş Devri’nden Yeni Binyıla, Çev. Uğur Kocabaşoğlu, Yordam Kitap.

11. a.g.e.

12. Silvia Federici, Caliban ve Cadı içinde “Kadın, Beden ve İlksel Birikim”, Çev. Öznur Karakaş, Otonom Yay.

13. Aksu Bora, Kadınların Sınıfı, İletişim Yay.

14. Silvia Federici, a.g.e.

15. Heidi Hartman, a.g.e.

16 .Mariarosa Dalla Costa, Kadınlar ve Toplumun Alt-Üst Edilmesi, Çev. Pınar Öz, Otonom Yay.

17. Mariarosa Dalla Costa, a.g.e.

18. Leonore Davidoff, Feminist Tarih Yazımında Sınıf Ve Cinsiyet, İletişim Yay.

19. Gülnur Acar Savran, Beden Emek Tarih.

20. Silvia Federici, a.g.e.

21. Shulamith Firestone, Cinselliğin Diyalektiği, Çev. Yurdanur Salman.

22. Aksu Bora, a.g.e.

23. Mariorosa Dalla Costa, a.g.e.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*