KOL KOLA – Harun Boran Yılmaz

Gözlerimi bir anlığına açabiliyorum. Kumral bir delikanlı beni kucaklayıp bir şeyin içine yuvarlıyor. Yuvarlandığım yerde ağzıma, burnuma, yüzüme toprak bulaşıyor. Ardından kendisi de ayakucuma atlıyor, içine yuvarlandığım şey hareket etmeye başlıyor. Bunun bir dozer olduğunu ve bizim de kepçesinin içinde olduğumuzu motor sesinden ve hareketlerinden anlıyorum. Dozer sallana sallana hareket ediyor. Bu arada yanımdaki genç bir yerlere ateş ediyor. Vınlama seslerinden mermilerin dozere isabet ettiğini anlıyorum. Bu şekilde kısa bir yolculuktan sonra dozer duruyor.

Birkaç farklı insan sesi duyuyorum. Konuşmaları anlamıyorum ama ses tonlarından telaşlı oldukları belli. Birkaç kişi beni kucaklayıp kepçeden alıyor. Bir sedyeye yatırıldığımı rahatlamamdan anlıyorum. Birisi yüzüme soğuk bir şeyler döküyor, irkiliyorum, suyla yüzümü yıkıyor. Ardından bir bez parçasıyla siliyor yüzümü. Tanıdık bir ses duyuyorum. Cim Keri adını taktığım Komutan Rüstem” bu “Hevalé Tirkî” diyor. Kürtçenin bu kadarını anlıyorum ama cevap veremiyorum. Üzerimdeki kıyafetleri makasla kesiyorlar. Sedyeyle birlikte bir aracın içine sokuyorlar beni. Birden bacağımda büyük bir acı duyuyorum. Fakat ilginçtir, bu acı hoşuma gidiyor. Sanırım iğne yaptılar. Acı bana yaşadığımı hatırlatıyor.

Kısa bir yolculuktan sonra başka bir yere götürüyorlar beni. Şoför aracı çok hızlı kullanıyor, hep beraber sağa-sola savruluyoruz. Yeni geldiğimiz yer daha kalabalık. Bağırma, ağlama sesleri duyuyorum. Beni sedyeyle birlikte araçtan indirdikleri sırada tanıdık bir ses daha duyuyorum. Aziz’in sesi bu, adımı haykırıyor. Sesinde endişeyle sevinç iç içe geçmiş: “Ali Haydar, Ali Haydaaar”. Aziz’i duyunca içimi bir heyecan kaplıyor. Benim, buradayım demek istiyorum ama cevap veremiyorum. Gözlerimden şakaklarıma doğru iki damla yaş sızıyor. Hayatımda ilk kez sevinçten ağlıyorum ama bunu kimse görmüyor. Beni sedyeyle bir odaya sokuyorlar. Burası sessiz ve karanlık, burada vücudumu duymaya çalışıyorum. Kollarımın ikisini de hissetmiyorum. Ayaklarım karıncalanıyor ama en azından onları hissediyorum. Kafam sanki kompresörle şişirilmiş gibi zonkluyor. Vücudumda istemsiz bir titreme var, buna engel olamıyorum. Derken bir dokunuşla irkiliyorum. Bu irkilme anında rahatlamaya dönüşüyor. Sıcak pamuk gibi yumuşak bir el alnıma dokunuyor. Narin bir kadın sesi kulağıma adımı fısıldıyor. Bu sesi de tanıyorum. Meryem bu, bizim arkadaşımız, ilkyardımcı.    

Nihayet ağzımdan bi kelime dökülüyor, “Meryem” diyorum. Meryem sevinçten havalara uçuyor. Ağzımdan çıkan ikinci kelime “Serhat” oluyor. “O da burada” diyor Meryem ve devam ediyor: “Yarası hafif, korkacak bir şey yok”“Boran” diyorum sonra , “Dilbirin” diyorum. Meryem cevap veriyor. Bir erkek sesi duyuyorum o sırada ama anlamıyorum söylediklerini. Meryem tercüme ediyor: “Az kalsın kulağın kopuyormuş”. Doktor bey kulağını dikecek. “Başka problem var mı?” diye soruyorum. “Açık yaran ya da kırığın yok” diyor Meryem. “Kollarımı hiç hissetmiyorum”diyorum. “Ezilmişler ama iyileşecekler” diyor. Beni müşahedeye alıyorlar. Artık yatakta yatıyorum. Odanın içinde en az on kişi var. Kimisinin durumu hafif, kimisininki ağır. 

Yatakta uzanmış yaşadıklarımı hatırlamaya çalışırken Aziz’le Bedo geliyor. Saatlerdir hastanenin önündelermiş, girişe müsaade etmemişler. Saati sordum. Akşam dört olmuş. Benim gözlerim hala açılmıyor. Çeşitli yerlerimde yanıklar varmış. Saçım, sakalım hatta kirpiklerim bile yanmış. Göz kapaklarım yaralardan birbirine yapışmış. Bedo beni o halde görünce kendine has tarzıyla şaka yapıyor: “Bu artık işe yaramaz kafasına sıkalım gitsin”. Hep birlikte gülüyoruz. Aziz ne olduğunu soruyor. “Hatırlamıyorum” diyorum. Sonra o bildiği kadarını anlatıyor. Sabah saat sekiz sularında büyük bir patlama olmuş. Önce önemsememişler. Ardından Adil aramış. Patlamanın bizim bölgede olduğunu söyleyince Aziz’le Bedo hemen yola çıkmış ama olay mahalline yaklaşmalarına müsaade edilmemiş. Ara ara Adil’le konuşmayı sürdürmüş. Aziz, Adil sizinkilerde bir problem yok ama Ali Haydar kayıp demiş. Bu arada patlamanın olduğu bölgede sağlam ev kalmamış. Patlayan bomba yüklü bir ZPT’ymiş. İlk etapta beş cenaze çıkartmışlar enkazlardan. Bedo’yla birlikte cenazelerin içinde beni aramışlar. Bulamayınca sevinmişler. Bir süre sonra Adil arayıp “Bir enkazın altında biri ses veriyormuş, belki o Ali Haydar’dır” demiş. Aziz bunu duyunca o kişinin ben olduğumu hemen anlamış. Benim kolay ölmeyeceğimi zaten biliyormuş. Ben hiç farkına varmamıştım ama o enkazda altı saatten fazla kalmışım.                                                                    

Sohbetin sonunda Aziz’le Bedo “Biz artık gidelim” diyorlar. Kalmaları için adeta yalvarıyorum ama durmuyorlar, arkadaşlarıma onları yıllardır görmemişim gibi özlem duyuyorum. Giderlerken sabah geleceklerine dair söz alıyorum. O gece çok zor geçiyor benim için, serum devamlı çişimi getiriyor. Tek başıma işemem mümkün olmadığı için her seferinde diğerlerini uyandırmak zorunda kalıyorum.

Sabah Aziz’le Bedo tekrar geliyorlar. Bölgedeki arkadaşlardan haber getiriyorlar. Kimsede bir sorun yokmuş. Yalnız Gökhan hafif yaralanmış. Bizimkiler hattı korumayı başarmışlar. Bu arada Gökhan evdeymiş sırtı ağrıyormuş. Patlamanın şiddetiyle sırtını merdivenlere çarpmış. Bir de kulakları duymuyormuş ama çok nazlanıyormuş. “Nazlansın, zararı yok; o yaşlı sayılır.” diyorum. Gülüyoruz.

Bu arada Meryem pansumana geliyor. Bu kez gözlerimi açmayı da başarıyor. Sonra ben arkadaşlara ne kadar zor bir gece geçirdiğimi anlatıp, beni hastaneden çıkartıp eve götürmeleri için yalvarıyorum. Önceden karşı çıksalar da ısrarlarıma dayanamayıp kabul ediyorlar. Yalnız bir gece daha kalmamı istiyorlar. Evdeki yatakların hepsi yer yatağı. Benim yerde yatmam, yatsam da kalkabilmem imkânsız. Zaman kaybetmeden karyola bulmaya gidiyorlar. Akşama doğru yeniden yanıma uğruyorlar. Karyola bulmuşlar. Tekrar çıkıp gidiyorlar. Evde bazı düzenlemeler yapmaları gerekiyormuş. Bir gece daha hastanede kalıyorum. O gecede çok zor geçiyor.

Ertesi gün Aziz’le Bedo öğlen olmadan geliyor, geç geldikleri için biraz bozuluyorum ama bir şey söyleyemiyorum. “Haydi hemen gidelim” diyorum yalnızca. Aziz’le Bedo kollarıma girip beni yataktan kaldırıyorlar. Yavaş yavaş yürüyerek hastahanenin bahçesine çıkıyoruz. Açık mavi gökyüzü ve güneşin parlaklığı gözlerimi alıyor. Bu hissi yeniden yaşamak beni keyiflendiriyor. “Şuraya oturup birer sigara içelim” diyorum. Aziz cebinden “Gitanes” paketini çıkartıyor. Bir tane Bedo’ya veriyor, iki tane de kendisine yakıyor. Sigaralardan birini benim ağzıma sıkıştırıyor. Temiz hava, serumun da etkisiyle çişimi getiriyor. Aziz’den beni tuvalete götürmesini istiyorum. Kollarıma girip beni bahçedeki tuvalete götürüyorlar. Aziz benimle birlikte içeri girerken Bedo kapıda bekliyor. Düşüp bir yerlerimi vurmayayım diye kolumu bırakmıyor Aziz. Ellerimi hareket ettiremediğim için pijamayı indiremiyorum. Aziz’den yardım istemeliyim ama ben daha ağzımı açmadan Aziz durumu anlıyor. Pijamayı indirip, doğru yere işeyebilmem için gerekli hizalamayı yapıyor. Bu durum üzerine hiç konuşmuyoruz. Şu anda her şey çok normal. Tuvaletteki işimiz bitince Aziz önce kendi ellerini sonra benim ellerimi ve yüzümü yıkıyor. Ardından hastaneden eve kadar olan beş dakikalık yolu dinlene dinlene yarım saatte yürüyoruz. Bu yürüyüş sırasında Aziz’le kol kola yürüdüğümüz başka bir zaman aklıma geliyor: İstanbul’da yaşadığım en zor günlerdi; beş parasızdım, büro köşelerinde yatıp kalkıyordum, en önemlisi de sevgilim beni terk etmişti. Gençlikten olsa gerek yaşamın anlamını sorgulamaya başlamıştım. Her şey çok anlamsızdı. İnsanların intihara nasıl sürüklendiklerini o sıralar anladım. Yaşadığım ayrılık acısı ayık kafayla çekilmiyordu. Bu sebepten her Allah’ın günü sarhoştum. Böyle günlerden birinde İzmirli bir arkadaşımla Cihangir parkına gitmiştik. Orada bizim üniversiteli bir gurup arkadaşla karşılaştık. Aziz de o gurubun içindeydi. Selam verip parkın kuytu bir köşesine geçtik. Sağ çaprazımda Sarayburnu, karşımızda Kızkulesi manzarasını izleyip içkilerimizi yudumlarken Aziz de bize katıldı. 

Sohbet edip şişeleri yuvarlarken laf dönüp dolaşıp benim sabık ilişkime geldi. Aziz konuyla alakalı bir kaç soru sordu. Bu arada ben alkolün ve sohbetin etkisiyle unuttuğum konuları yeniden hatırlayınca yıldırım çarpmışa döndüm. Sabahtan beri içtiklerimin etkisi bir anda ortaya çıktı, daha önce hiç bu kadar hızlı sarhoş olmamıştım. Kendimi okyanusa tüpsüz dalmış gibi hissetim. O an oradan koşarak uzaklaşmak istedim. Birden ayağa kalkıp “ben gidiyorum” dedim. İzmirli arkadaşım bir süredir beni yanında taşıdığı için bu tür ani parlamalarıma alışmıştı. Fakat onun dışındakiler şaşırıp kaldı. Ben o sıra çoktan Tophane’ye doğru hızlı adımlarla iniyordum yokuşu. Caddeye vardığımda İzmirli arkadaşımla birlikte Aziz de peşimdeydi. İlk başlarda yalnızca takip ediyorlardı. Başıma bir şey gelmesinden korkuyorlardı herhalde. Fakat daha sonra gitmeye niyet ettiğim yerin neresi olduğunu anlamış olacaklar ki koşup yetiştiler. Yine de durdurmaya çalışmadılar, önceleri nereye gittiğimi falan sordular. Bense sorulara “napacaksınız, size ne” gibi sert cevaplar veriyordum. Sonunda Aziz’in sabrı taştı. Kolumdan tutup sert bir hareketle, beni kendisine cevirdi. Yine sert bir ses tonuyla o eve gidemezsin oğlum, müsaade etmiyorum dedi. Böyle bir örgütsel hatırlatma yaparak ayar vermek istiyordu bana fakat ben hiç oralı değildim. “Senden müsaade isteyen kim ulan.” deyip kolumu çekip aldım Aziz’in elinden. Aziz git gide daha fazla sinirleniyordu. İşler çığırından çıkmak üzereydi. Benim ise canıma minnetti. O sıralar kaostan besleniyorum desem yeriydi. Kendimi Aziz’in ellerinden kurtarınca yeniden yürümeye başladım. Aziz yeniden beni yakaladı. Bir iki itiş kakıştan sonra yeniden kurtuldum derken, o ana kadar varlığından habersiz olduğum binanın önündeki saksılara takılıp yere kapaklandım. 

Ben sarhoş kafayla patates çuvalı gibi yere yapışırken. Aziz’in vicdanının sızladığını hissettim. Lakin artık çok geçti, ok yayından fırlamış hedefine doğru hızla yol alıyordu. Ben yerden kalkarken bir yandan da avazımın çıktığı kadar bağırıyordum. Ağzıma ne geldiyse söylüyordum. Kabataş’tan Karaköy’e kadar tüm cadde benim sesimle yankılanıyordu. Ayağa kalktığımda Aziz benden bir iki adım uzaklaştı. İzmirli arkadaşım aramıza girip beni engellemeye çalıştıysa da pek başarılı olamadı. Ondan sıyrılıp Aziz’e saldırdım. Aziz kendini korumak dışında hiç bir şey yapmadı. Salladığım yumruklardan bazıları isabet etiyse de Aziz karşılık vermedi. -Eğer vursa tek hamlede bayıltabilecek güce, kuvvete sahip biriydi.- Ardından ikisi birden üzerime çullanıp, beni yüz üstü yere yatırdılar. İki elimi arkadan kenetleyip, beni etkisiz hale getirdiler. Bir yandan çırpınıp bir yandan da bağırdığım için kısa sürede enerjim tükendi. Kıpırdayamaz, ses çıkaramaz hale geldim. Pilimin bitiğini anlayınca ellerimi bıraktılar. Yerde, yüz üstü yatmaya devam ederken Aziz eğilip kulağıma fısıldadı: “Bira alıp Beşiktaş’a gidelim mi?”. Olur manasında başımı salladım. Kollarımdan tutup ayağa kaldırdılar beni. Bu kez yolu tam tersine yürümeye başladık. Yürürken Aziz elini omzuma koydu. İzmirli arkadaşım da diğer taraftan koluma girdi. Sarhoş, yorgun üç arkadaş yürüyoruz. Kol kola, omuz omuza yürüdük. 

Ben bunları düşünürken eve vardık. Eve vardığımızda karyola hazırlanmış, yanına da mazot sobası kurulmuş. Hafif yaralı Gökhan da evde. Onu en son patlamadan önce görmüştüm. Beni görünce açık mavi gözleri parlıyor. “Hoş geldin Ali Haydar” diyor. “Abi neden bağırıyorsun?” diyorum. Gülüyoruz. Aslında benim de kulaklarım az duyuyor. Hatta dikilen kulağım hiç duymuyor. Gökhan’ın beli ağrıyor bir de. Patlamada kopan beton parçası üstüne düşmüş, oturup kalkarken zorlanıyor. Durumumuz şimdilik fena sayılmaz. En azından hala hepimiz hayattayız, diye düşünüyorum.

Akşam yemeğinde Aziz bir kâse çorba içiriyor -Henüz daha katı yemek yiyemiyorum-. Daha sonra bir kez daha tuvaletimi yapmama yardımcı oluyor. Sonraki iki hafta boyunca bu işi Aziz’le birlikte yapıyoruz. Yemekten sonra çatıya çıkmak istiyorum. Hava kararınca çatıda sigara içmekten hepimiz hoşlanıyoruz. Beni kollarımdan tutarak çatıya çıkarıyorlar. Yan yana sandalyelere oturup yönümüzü güneydoğuya dönüyoruz. İki gün önce patlamanın olduğu tarafta, uzaktan uzağa birbirlerini döven doçkaların izli mermilerini seyretmeye koyuluyoruz.

Siperden sipere akan yıldızları izlerken Aziz’e “Tophane’deki kavgamızı hatırlıyor musun?” diyorum. Aziz sigarasından büyük bir nefes çekip, dumanı yavaşça bırakırken gülümsüyor. Ben sözümü sürdürüyorum: “O zaman bana beddua ettin, ellerin kırılsın diye bak ellerimiz ne hale geldi”. Aziz’in cevabı: “Beddua ettim de ne oldu? Çişini yaptırmak bana kaldı” oluyor. Aziz’in bu esprisine gülmekten karnımız ağrıyor. Sonra yine gözlerimiz yıldızlara kayıyor. Çarpışmayla ilgili tahminler yürütüyoruz.

Delikanlım: 

İyi bak yıldızlara

onları bir daha göremezsin.

Belki bir daha

yıldızların ışığında

kollarını ufuklar gibi açık geremezsin.

Delikanlım:

Sen ki ya bir köşe başında

kan sızarak kaşından 

gebereceksin

ya da bir darağacında can vereceksin

iyi bak yıldızlara 

onları göremezsin bir daha…