KOPUŞ VE ŞİDDET POLİTİKASI ÜZERİNE – Derin

KOPUŞ VE ŞİDDET POLİTİKASI ÜZERİNE – Derin

Eskisi gibi yapılamadığı için ya da mevcut durumda eskinin tekrarlanamamasından doğan boşluktan değil, başka bir duruma ait olmanın adıdır “yeni”. O, bir kaçınılmazlık olanın, başka türlü olmazın ifadesidir. Çağrının gücünü aldığı yer burasıdır. Yeni, bir kopuş momentine ihtiyaç duyar. Kopuş oluştuğunda tasnif sadece ve sadece buradan yapılmalıdır. Yeniye rağmen, varlığını sürdüren eski artık başka bir düzlemdedir. Yapılan ne eskinin tekrarı veya eskinin güncele uyarlanmasıdır ne de yeni koşulların entelektüel yorumlamasıdır. Yeni, devrimci nitel sıçramamızı tarif etmektedir.

Eskinin yadsınmasının yadsınması olarak, tarihsel bir ilerlemeyi işaret eder. Kopuş, egemenin taktik yönetiminin dışına çıkmak, çıkılan alanda yeni yaşamı, konumlanmayı ve eylem tarzını hayata geçirmek ile mümkün olur. Kendini yeninin varlık zemininde gören ve tarifleyen özne, ona uygun pozisyon almalıdır. Yeniye uygun konum alan öznenin temel eleştirisi “burada olmazlık” halinin geç olgunlaşması olmalıdır. Evrimsel süreç öznel ve nesnel şartların olgunlaştığı bir anda devrimsel bir süreçle bir üst aşamaya sıçrar. Eğer bu sıçrama gerçekleşmez ise, biriken evrimsel sürecin de gerisine düşülür. Yapılacak eleştiriyi bu temel üzerine koyduğumuz zaman, kopuşun zorunluluğunu teslim eden öznenin, temel yönelimi yapamadıklarımız üzerine olacaktır. Bunun için de, özne olma iddiası taşıyanın, çözüm için şablon aramaması, yeninin özgünleşme çağrısına kulak vermesi gerekir. Yeni, ancak geleneksel kalıpların dışına çıkıldığında kavranabilir.

Yeni kendini bu kalıpları aşarak var etmiştir. O yüzden eskinin düşünce dünyası içerisinden yeniyi anlama çabası sonuçsuz kalacaktır. Çünkü eskinin bulunduğu zemin ve ön kabullerin reddi, yeninin ön koşullarının yaratıcısıdır. Yeninin mevcut durumundan eskiyi olumlayarak sonuç arama hali, yeniyi anlama çabasını boşa düşürmekte, üstünü örtmektedir. Özne olma iddiası taşıyan, ileriye dönük atılan bu adımdaki cüreti gören herkes eski alışkanlıklar, eski yöntem ve tarz ile devrimci mücadeleyi oluşturamayacağımız gerçeği ile yüzleşmeli ve eskiyle hesaplaşmalıdır. Bu hesaplaşmanın birinci ayağı şiddet ve karşı zorun inşası üzerine olmalıdır. Şiddeti ilke olarak reddetmek belirli bir politik pozisyona denk düşer. Bu önceleme devlet aracılığıyla kurumsallaşan şiddetin ve bu şiddetin güvencesiyle oluşan egemenlik tarzının da onaylanmasıdır. Bu durum politikada egemenin ezilene yönelik şiddet eyleminin onayı ve kabulüdür. Marksizm politikada ya devrimcidir ya da yoktur. Şiddetin söz konusu olmadığı gerçek bir süreç olmadığı için, ilkesel şiddet karşıtlığı konumuzun dışında kalmaktadır. Tarihte hiçbir savaşım düşmanın sahasında, onun belirlediği sınırlar ve kurallar içerisinde galibiyete ulaşmamıştır. Kuralları ve sınırları senin belirleyemediğin bir alanda, bu alanın dışına çıkmadan kazanma imkan ve olanağı yaratılamaz.

Oyuna kuralları dahilinde katılımın politik karşılığı bulunmuyor, daha doğrusu katılımı katlanabilir kılarak düşman seni kendine yedekliyor. Kendi iç dinamiğindeki asabiyet, bütünün içinde, düşmanın hegemonya alanını genişletmekten öteye gidemiyor. Bu alan içinde kalmak görece izne tabi olmayı ve alanın sınırlılıklarının kabulü anlamına geliyor. Ev bize ait değil, iddia ettiğimiz hak da bu eve dair değil. Bugün evin sahipleri senin hangi odada oturman, hangi odada yemek yemen gerektiğini ve hangi odaları zorlarsan sıkıntı yaşayacağını söylüyor. Bu anlayışın dışına çıkmak gerek. Bugün egemenler katlanılabilir olduğu ölçüde muhalefete “çoğulcu rejim egemenliği” adı altında yer vermeye devam ediyor.

Egemenlerin taktik yönetiminin içerisinden hareket kabiliyeti geliştirmeye çalışan, iplerin egemenlerin elinde olduğunu unutuyor ya da bilinçli olarak görmezden geliyor. Bugün belirlenen konumdan belirleyen konumuna geçmek için, oyunun kurallarına yönelik müdahalede bulunmak, oyunun dışına çıkıp şiddet politikası ile dahil olabilmek, bunu kurabilmek gerekiyor.

Devletin kuruluş dinamiğinden günümüze temel hegemonya aracının şiddet olduğu, devlete ve onun dönemsel sahiplerine yönelen bir “eylemsellik” halinde sergilediği tarihsel pratiğin de bu yönde olduğu açık. Zaten bir egemenlik aracı olan devlet bir diğerine “rağmen” bir azınlığın çıkarlarının korunması ve bu çıkarlar ile uygun düşen bir nizamın oluşturulması için ortaya çıkmıştır. Toplumsal bir ihtiyaç değil tam tersine toplumsallaşmayı kıran bir noktadadır. Azınlığın çoğunluk üzerinde hegemonya kurabilmesinin birincil aracı şiddettir. İktidar tesis edildikten sonra sabitlenen yapı üzerine ikincil hegemonya araçları inşa edilmeye başlanır. Temelde ve kriz anlarında kurucu şiddet diğer ikincil araçları gölgesinde bırakır. Devlet tarihsel olarak hakim olduğu alanda hakimiyetini şiddet ve ikincil hegemonya ile zaten kurmuş, iktidar sahibi olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, tarihsel izlekleri şiddet pratiğinin yaratıcısı ve sürdürücüsü olduğunu göstermiştir. Devletin ve ona sahip olan egemenin, hakim kalma durumu kendini önsel olarak “zor” üzerine kodlamasından gelmektedir. Ezen, ezme konumunda kalmak için, ezilen, ezilme durumundan kurtulmak için politika yapmaktadır. Ezenin maddi gücüne –zor aygıtına- karşı maddi güç çıkarabilmek ancak ezenin tek yönlü şiddet tekelinin kırılması ile mümkün olur. Bu tek yönlü var oluş içerisinde ezilenin politika yapması, ezilen konumdan kurtulması mümkün değildir. Bu yüzden ezilenin, ezenin örgütlü gücünü ve şiddet tekelini kırmak için “karşı zoru” örgütleyeceği bir güce ve egemene karşı yönelen devrimci şiddeti yaratmaya ihtiyacı vardır. Ezilme durumunun kendisi ezen tarafından sürekli ve sistematik bir şiddete maruz kalındığının göstergesidir. Ancak böyle bir karşı duruşun yarattığı yapıcı ve yıkıcı faaliyetin örgütlenmesi, egemenin politik hegemonyasını kırmaya, ezilenin politik sınırlarını genişletmeye imkan ve olanak sağlar. Ezilme durumunun kendisinden bir bütün olarak kurtulmak bu temel mantık kavrandıktan sonra ortaya çıkacaktır. Şiddetin ezilen için sadece bir “kurtarıcı” olmadığı, ezilen için de politikada “tamamlayıcı” bir öge olduğunu görebiliriz.

Bu gerçekliği gören öznenin iktidarı fethetme gibi bir iddiası var ise, ki onu devrimci özne yapan temel gerekçe budur, devrimci süreçler yaratacak kompozisyona katkı sunması, eğer buna uygun yeterli donanımı var ise bunu kendi yaratabileceği gerçeğini görmesi gerekir. Şiddetin ve karşı zorun örgütlenmesini devrimci süreçlere erteleyen “beklemecilik”, öncü olma iddiası taşıyan ama şiddeti kitlelere teslim eden “kendiliğindencilik” ve şiddeti “acil durumlarda” uyarısıyla “duvara asılmış bir alet” olarak gören “pragmatizmden” uzak durup, sistemin çok sağlam görünen yapısındaki zayıf halkaları ve fay hatlarını bulup yıkıcı bir şiddet ile bu alanlara yönelmek gerekir. Öznenin bu konudaki yaratıcılığı, ezilenin taktiksel olarak zenginleşmesini, stratejik hedeflere bir adım daha yaklaşmasını sağlayacaktır. Devrim, üzerimize düşeni yaptığımız oranda yakındır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*