KURAN’A EZİLENLER CEPHESİNDEN BAKIŞ – Okan Duman

Daha önceki yazdıklarımızda Marksizm’in açık ve aleni bir şekilde oluşturulmuş bir din belirlemesi olmadığını ifade etmiştik. Dine yaklaşım konusunda Marks ve Engels’in söylemleri takip edilip esas alınmakla birlikte asıl olarak aydınlanmacı ideolojinin özelliği belirleyici olmaktadır. Meseleyi bu şekilde ele aldığımızda bizim İslamiyet ve Kuran ile ilişkilenmeye çalışmamızda hiçbir sorun yoktur. Marksizm’e yabancı gibi görünen bu konuyu Marksizm’e bir katkı olarak yorumlayabileceğimize ilişkin Kıvılcımlı “Allah, Peygamber, Kitap” eseriyle bize ufuk açıcı bir örnek sunmuştur.

Aydınlanmacı pozitivist ideolojiden soyutlanmamış bir solcunun Kuran’ı okurken edineceği ilk izlenim; onun akla, mantığa aykırı, saçma sapan görüşlerle dolu çağdışı bir kitap olduğu ve halen bu çağda insanların nasıl olup da bu saçmalık yığınına inanabileceğini bir türlü akıl sır erdiremeyeceği olacaktır.

Oysaki genel toplumsal anlayışa göre de devrimcilik de akıldışı ve saçma gelmektedir. Çoğunluğa; devrimci düşünce aşırı ve saçma gelir. Mevcut aydınlanmacı sol akıl cennet ideali ile Allah’ın varlığına büyük bir inanç ile bağlı olan ve kültürel ile ahlaksal ilkelerle yaşamsal varlığını idame etmeye çalışan toplum gerçeğimizi asla anlayamaz. Keza kuran baştan sona dek insanları Cennet’in ve Allah’ın varlığına inandırmaya çalışmaktadır. Ki ayetlerinde de bunu ancak azınlığın ikna olup inanacağını belirtir ama buna rağmen ısrarından da vazgeçmemektedir. Kuran’ın ilk çıkış dönemindeki zamanda da Araplar içinde de onun akla aykırı, abes bir saçmalık yığını olduğunu iddia edenler çoğunluktadır. O dönem Kuran’ın tebliğine yapılan itirazlar ile bugün getirilen itirazlar birçok yönden benzerlik göstermektedir.

İçinde yaşadığımız dönemin dilini ve kültürünü yok sayıp toptan bir reddiyeciliğe gidemeyiz. Hz Muhammed de bunu dikkate almıştı. Bir yandan o günkü yaygın dinsel inanışla Kuran tebliği arasında kimi benzer bağlantılar kurmaya öte yandan ise yeni bir ideolojinin ve yaşamın temellerini atmaya çalışıyordu. Hz Muhammed peygamberliğini ilan edişinden itibaren kendisine yönelen tüm tepkileri sağduyulu ve rasyonelce karşılıyordu. Ona yönelik her eleştiriye ve suçlamaya yeni bir ayetle hemen yanıt veriyordu. Örneğin peygamberliğinin ilk yıllarında O’nun cinler tarafından çarpılıp, delirmiş olduğuna yönelik suçlamalara; “Arkadaşınızı cin çarpmış değildir. Seni dinledikleri zaman ne maksatla dinlediklerini ve birbirleriyle de fısıldaşırken de o zalimlerin siz ancak büyülenmiş bir adamın peşinden gidiyorsunuz dediklerini çok iyi biliyoruz.” (İsra-47) şeklinde bir ayetle cevap veriliyordu Yine Hz. Muhammed’in delirip kendi kendine konuştuğunu iddia edenlere karşı “Arkadaşınız ne şaşırdı ne de aldatıldı ne de kendi heva ve hevesinden konuşuyor.” (necm-2-3) ayetiyle yanıt vermiştir. Yine o dönemin kimi sağduyulu Araplarının “Bu nasıl peygamber yemek yiyor, çarşı pazar dolaşıyor onunla beraber dolaşan bir melek yok, ona bir hazine verilmedi, mecnun gibi dolaşıyor” şeklindeki karşı çıkışlarına hemen yeni bir ayetle karşılık veriyordu: “Söyle onlara Rabbimin şanı yücedir ben sadece bir insan ve peygamberim”.  (İsra-93)  Yine Kuran’ın neden bir kerede indirilmediğini-ayetlerin neden peyderpey indiğini soranlara ise; “Biz Kuran’ı olaylar oldukça safha safha indirdik ki onların kalbine iyice yerleşsin” (Furkan-32) ayetiyle yanıt veriyordu.

Görüldüğü üzere -tıpkı bugünkü gibi- kendini o zamanın rasyonel aklı sayıp ayetleri eleştirenlere ilk yanıt yine ayetlerden gelmiştir. Aynı bugünkü gibi Hz. Muhammed’in peygamberliğini ilan ettiği zaman da benzer itirazlar ve eleştiriler gelmiş Hz. Muhammed bu eleştirilere sadece bir insan olduğunu belirterek yanıt vermiştir. Yine zamanın egemen sömürgecileri “Bu nasıl Allah ki kendine inananlar perişan, yoksul bir yaşam sürüyor” derken Hz. Muhammed kendi mantıksallığı ile bu soruyu “Allah kendine inananları bu dünyada sınava tabi tutmaktadır mükâfatı ise öteki tarafta cennet olacaktır” diye yanıtlamaktadır.

Aydınlanmacı pozitivist ideolojiyi içselleştiren bir Marksist için hala bu çağda hurafe ve saçmalık olarak nitelendirilen Kuran’a insanların inanıp ibadet etmesini anlamak asla mümkün değildir ve bunu toplumsal sosyoloji ile anlamak ise imkânsızdır. Tam tersinden baktığımız da bugünkü liberal dünyada ayakların baş olacağı ve bir gün dünyanın komünizme evrileceği gerçeği de toplum nezdinde hayalden başka bir şey değildir.

Bugünün bilimsel ve teknolojik gelişimini temel alıp Kuran’ın bir safsata yığını olduğunu ileri sürenlerin aslında Hz. Muhammed’in çıkış dönemi olan cahiliye devrinin egemen Mekkeli Araplarının söylediklerinin dışında hiçbir şey söylemediğini görürüz. Marksistler bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile aydınlatılmış bu çağdan Kuran’ı eleştiremez, bu materyalist yöntem olamaz. O zamanın rasyonel aklı da Kuran’ı saçmalık yığını olarak görmekteydi. O zamanın rasyonel aklıyla bu çağın aklının kategorik olarak aynı olduğunu rahatlıkla görebiliyoruz. O günkü maddi akıl ‘Materyalist’ Hz. Muhammed’in ve Kuran’ın hikâyesini gerçek bulmadıkları için karşı çıkmaktaydılar. Ama Hz. Muhammed bütün baskılara-inanmayanlara-yaşananlara karşı kendine inananların sayısını arttırdı, onları cennete gitmek uğruna şehit olmaya ikna etti ve sonuçta çağa egemen olan bir ideolojiyi kurmayı başardı. Ve Mekke’nin fethiyle birlikte Kuran’ı saçmalık olarak görenlerin de O’na inanıp topluca Müslüman olmasını sağladı. 19.yüzyılın rasyonel akıl sahipleri de Marksizm’i saçmalık olarak nitelerken art arda patlak veren devrimleri-devrimcileri görünce dehşete kapılmışlardı. Demek ki bugün İslam’a ve Kuran’a inceltilmiş kaba bir materyalist yöntem ile bakmak kendi ayağımıza sıkmak demektir.

Pozitivist Aklın Dogma Bahanesi

Pozitivist akıl; Kuran’ın toplumda Tanrı sözü olarak kabul edildiği için değiştirilemez yorumlanması söz konusu olmaz bir dogma olduğunu bundan ötürü de onunla bir tartışmaya girmenin imkânsız olduğunu söyler. Egemen İslami kesimler de Kuran ile ilişkilerini toplum karşısında bir avantaja çevirmek için bu görüşü yaygın bir şekilde kullanır, bu egemen İslami kesimlerin Kuran’ı istismarıdır. Biz bu anlayışı kesinlikle reddediyoruz. Aydınlanmacı ideolojiden sıyrılmış bir kişi Kuran’ı diyalektik materyalist bir yöntemle incelediğinde onun tanrısal bir ilhamla değil, o çağın toplumsal bilincinden ortaya çıkmış olduğunu çok rahatlıkla görebilir Kuran’a yaklaşım tam da bu şekilde olmalıdır. Durum böyle iken Kuran’a bakışı egemen İslami anlayıştan farksız olan aydınlanmacı akıl çamura saplanmaktadır. Kuran’ın bizzat kendisi o dönemki toplumun yaşadığı sorunlara yanıt olmak için ortaya çıktığını ve o sorunlara karşı bir yöntem sunduğunu belirtir “Biz Kuran’ı hayatın içinden seslenerek insanlar sorun yaşadıkça cevaplar vererek bölüm bölüm indirdik”. (İsra-106)

Kuran’ın kendisinde değiştirilip dönüştürülen birçok ayet bulunmaktadır. Yani somut şartların somut tahlilini yapılarak eski ayetleri geçersiz sayan yeni ayetler ortaya çıkmıştır; bu durum da “Biz, bir mesajı yenilemek ister veya yürürlükten kaldırırsak mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz.” (Bakara-106) şeklinde açıklanmıştır. Yani bu durumda bize Kuran’ı farklı bir gözle ele alma fırsatını bizzat Kuran’ın kendisi verir.

Kuran’ın sosyolojik gelişmeler sonucu daha önceki ayetine müdahale edip onu geçersiz kılacak ayetle müdahale etmesini diyalektik bir bakış açısıyla görebilmemiz ve o ayetlerin bizzat Kuran’ın kendisi tarafından geçersiz kılınmasına bilimsel bir düzlemde bakmamız gerekiyor. Çünkü Kuran bunu yaparak Tanrı’nın varlığını tartışmaya açmakta ve diyalektik bir mantıkla metafiziği reddetmektedir. Çünkü Allah’ın indirdiği bir ayeti yok sayıp yerine başkasının indirilmesi metafizik mantığa göre imkânsızdır. Kuran Muhammedin eseridir. Bilimsel anlam ve diyalektik bir yöntemle Kuran’a bakıldığında, İncil ve Tevrat’a göre bizzat Kuran’ın kendisi Tanrı’nın ontolojik bir varlık olmadığını ortaya koymaktadır.

Kuranın Tarihselliği

Kuran’ın kimi ayetlerinin ortaya çıktığı tarihsel çağın koşullarında geçerli olduğunu kabul ederek ona karşı hem egemen İslami hem de aydınlanmacı aklın onun dogmatik olduğu savlarını tarihin çöplüğüne göndermiş oluruz. Kuran’ın kendisi tarihsel olan ve olmayan ayetlerini ayırt etmediği için bu görevi içinde bulunulan çağın konjonktürüne göre insanlara havale etmiştir. Yani o çağın özneleri bu yeniden yorumlama görevini öznel olarak yerine getirebilmelidir. Bu işlemin bizzat kendisi bile başlı başına metafizik olgusunun reddidir. Burada asıl sorun hangi ayetlerin tarihsel hangilerinin tarih dışı olduğudur.

Bu yorumlamanın ilk örneği bizzat dört halifeden ikincisi olan halife Ömer tarafından yapılmıştır. Halife hırsızın elinin kesilmesine hükmeden bir ayeti içinde bulunulan şartları gerekçe göstererek farklı bir işleme tabi tutmuştur. Bu olaydan sonra artık Kuran ayetleri egemen olan iktidarların çıkarları için sonu gelmez yorumlara tutulmuştur. Bu yorumlama işleminin herhangi bir Marksistin herhangi bir Marksist metine yaptığı yorumdan bir farkı bulunmamaktadır.

Kuran yirmi üç senede oluşmuştur. Ayetler yirmi üç sene boyunca somut olaylar ve olgulara karşı somut yanıt ve çözümler getirerek ortaya çıkmıştır. Bunun kendisi bile Kuran’ın o dönemin şartlarına göre tarihsel bir niteliği olan bir metin olduğunu gösterir bize. Kuran’da yer alan ayetlerin hiçbiri kendiliğinden ya da bir sıra takip ederek ortaya çıkmamıştır. Her ayet somut toplumsal bir olguya-olgulara yanıt verebilmek-çözüm sunabilmek adına toplumsal bir kargaşayı, huzursuzluğu ve kaosu önleme görevi görmüştür.

Yine Halife Ali “Kuran iki yaprak arasına yazılmış, dil ile konuşmayan bir kitaptır. Ona bir tercüman gerek o tercüman da yalnızca insandır” demiştir. İslamiyet’e başka bir müdahale ise hadisler yoluyla olmuştur. Peygamberin ölümünden sonra ona ait olduğu iddia edilen sözler derlenmiş ve Kuran ayetleri doğrultusunda yorumlanmıştır. Ama bu anlayış egemen ‘İslami İktidar’ kesim tarafından ileri derecede istismar edilmiştir. Yapacakları kimi uygulamalar Kuran ayetlerine ters geleceği zaman hemen peygambere ait olduğu ya da olmadığı ispatlanamayan bir hadise başvurup “nasıl olsa Muhammed Tanrı adına konuştuğu için onun sözü yeterlidir. Kuran’da yeri olmaması önemli değil” demişlerdir. Toplamda iki yüz bin hadis derlenmiş ama bunların peygamber sözü olduğu konusunda tam bir ispat ortaya konulamamıştır. Kimi âlimler bunların uydurma olduğunu iddia etmişlerdir. Uydurma hadislerin ortalığı sardığı bir İslam coğrafyasında, İslam adına uygulanan uygulamaların ve onu esas aldığını iddia eden yönetim şeklinin, hadisleri kendi çıkarları doğrultusunda yorumlayan, sömürgeci egemen anlayışın nasıl hâkim güç olduğunu tarih bize göstermiştir. İslam’ın ana akımını oluşturan dört mezhebin kurucusu olan imamlar bile kuran ayetlerinin indiği çağın koşullarının göz ardı edilmeksizin yorumlanmasının doğru olmadığını kabul etmişlerdir ve Kuran’ı bütünsel varlığına buradan bakılması gerektiğini kabul etmişlerdir. Lakin yine de Kuran’ı yorumlamaktan kaçmışlardır. Yani dogma olan Kuran değil egemen İslami anlayışın Kuran’ı ele alış şeklidir.

Kuran ve Metafizik

Kuran’a Aydınlanmacı bir bakış açısıyla bakıldığında onun bir metafizik varlık olduğu görülebilir ama onun insanlarca sosyolojik bir varlık olarak ele alınıp diyalektik bir bütünsellik ile incelenmesi metafiziği bitirmiştir. Kuran’ın metafizik bir olgu olduğunu, kişilerin onu bilimsel doğruluk ve diyalektik yöntem ile ele almalarının imkânsız olduğunu iddia etmek yanlıştır. Bu pozitivist bir bakış açısıdır. Kuran sosyolojik bir olgudur, onu metafizik bir niteleme ile tanımlayıp ilişkilenemeyiz. Kuran’da ki her bir söz-her ayet ortaya çıktığı çağın gerçekliğine ve o dönem var olan sosyolojik vakalara çözüm bulmayı amaçlamış ve bu durum bile onun (ayetlerin) ortaya çıkışının bilimsel boyutunu ortaya sermiştir. Bilimselliğin olduğu yerde metafizik söz konusu değildir. Hal böyle iken Kuran’ın saçma bir dogma yığını olduğunu iddia eden kaba materyalist anlayışın tarihin çöplüğüne gömülmesinin vakti gelmiştir.

İslamiyet’e inanıp Kuran’ı benimseyen ezilen kitlelerin Marksizm’den uzak durmasının ana nedeni çıkarları gereği Kuran’ı ve İslam’ı metafizik bir nitelemeyle tanımlayan egemen İslam anlayışının bize ateizm çamurunu atmasıdır. Evet, bu çamuru bize egemen İslami anlayış atmıştır. (Lakin Marksizm’in aydınlanmacı yorumu da bu çamurun üstümüzde kalması için elinden gelen çabayı göstermiştir.) Bu anlayışa göre Marksistler ateist olduğu için din ile sosyolojik bir bağ kuramaz ve Kuran’ı tartışmak da olanaksızdır. Egemen İslami anlayış materyalizmin ateizm ile bağdaşık olduğunu yaygın bir şekilde propaganda etmektedir. Bu asla doğru değildir. Egemen İslami anlayışın materyalizm ile ateizm arasında kurmaya çalıştığı bu bağı kabul etmemiz mümkün değildir.

Kuran’ın Materyalizmi

Kuran kendi varlığını materyalist olgular ile ortaya koymuştur. Kuran, kendisine inanmak için mucizeler isteyenlere dünyanın varlığından bahseder; Aslında Kuran’da bahsedilen bu mucize materyalist bakış açısındaki doğanın öznesizliğinin ta kendisidir. İncil ve Tevrat’taki gibi Musa ve İsa’ya atfedilen doğaüstü mucizeler Kuran’da yoktur. Kuran’da insanlara Muhammed’den mucize beklememeleri onun sadece bir insan olduğu anlatılır. Buradan da görüldüğü gibi aydınlanmacı aklın Kuran’ın salt bir metafizik olgu olduğu belirlemesi yanlıştır. Kuran’da kategorik bir şekilde metafizikten bahsedemeyiz.

Kuran’da bahsedilen yaratıcı tektir. Evren sadece ona aittir. Evren canlı ve cansız tüm varlığıyla ona tabidir. Ama o evrenin özü değildir evrenden ayrı ondan farklı soyut bir varlıktır. Bu soyut varlık kendi varlığını herhangi bir şekilde somut olan evrene uzatmamıştır; çocuk, eş, kardeş gibi somut bir olguyla maddi evrende yer almamıştır. Kuran’da yaratıcının mucizesinin insanların zihinlerindeki gibi doğaüstü bir şey olmadığını; bu mucizenin bizzat maddi evren olduğu defalarca dile getirilir. Kuran’da yaratıcı maddi evren ile arasına bir set çekmiş sembolik olarak duran bir varlık olarak belirtilir. Kuran’da mucize olarak herhangi bir metafizik olguya yer verilmeyip aksine mucize olarak doğanın maddi varlığının gösterilmesi onun materyalist bir yanının olduğunu bize rahatlıkla gösterir.

Kuran’ın Temeli Vahiy

Kuran’ı oluşturan vahiyler sadece canlıların değil tüm maddi varlıkların gerçekliğine dayanır. Vahiyler yaratıcıyla maddi varlıkları özdeş bir şekilde ele almaktan ziyade yaratıcıyla maddi varlıklar arasında dışsal bir ilişki kurmayı amaçlamıştır. Yani Kuran’ı oluşturan vahiylere bir bütünsellik içinde baktığımızda madde yaratıcıyla özdeş değildir; aslına bakarsak vahyin o dönemin toplumsal yapısına, yaşam tarzına devrimci bir müdahale yaptığını görürüz. Yani vahiy peygamberin; vicdan, akıl, gönül, yürek ve zihin kapasitesinin tasavvurudur. Yani bir bilim insanının veya herhangi bir ideolojinin kurucusu olan ideoloğun ortaya koyduğu tezin bir peygamberin dile getirdiği vahiyden farkı yoktur diyebiliriz rahatlıkla. Sırf bu bile bize Kuran’ın salt bir metafizik varlık olmadığını rahatlıkla gösterir.

Laiklik ve Kuran

Laikler için -mevcut düzene tabi olduktan sonra- öte dünyanın tanrısına inanıp inanmamakta özgürdür insanlar. Laikler meseleyi bilimsel anlamda Kuran’ın bir bilimsel boyutunun bulunmadığı, bunun için onun maddi hayatta yeri olmadığı, sadece manevi dünyada kalması gerektiği noktasında ele alıyorlar. Onlar için kişinin inanıp inanmaması sorun değildir. Yeter ki mevcut düzene tabi olsun ve var olan çarka çomak sokmasın, mevcut inancı sömürü ilişkilerine engel nitelik taşımasın; gerisi sorun değildir.

Yaşadığımız coğrafyada şimdiye değin İslam dini ve Kuran ile aydınlanmacı ideolojinin argümanları arasında ilişki geliştirdiğimizde -genel olarak- Marksistlerin laikliğini bir nebze de olsa anlayabiliriz. Lakin tarih boyunca devrimcilerin tanrının soyut varlığıyla değil, tanrının yeryüzündeki yansımaları olduğunu iddia eden firavunlarla savaştığını göz ardı etmememiz gerekiyor. Aydınlanmacı Marksist paradigmayı reddeden biz Komünarlar, aydınlanmacı pozitivist bakış açısının bize ‘ilkesel boyutta Marksistler laik olmalı’ dayatmasını kabul etmiyoruz. Çünkü ezilenlerin asabiyetleriyle devrimci bir ilişki kurmamızın önündeki en büyük engeldir laiklik.

Ezilenlerle devrimci bir etkileşim içine girmek istiyorsak devrimci bir tarz geliştirmeliyiz. Çünkü Kuran bu coğrafyadaki ezilmiş ve dışlanmışların yürüttükleri eşitlik ve özgürlük savaşımlarının ideolojik dayanaklarından biridir.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*