KURTULUŞ NEREDEN GEÇER – Harun Boran Yılmaz

İnsan doğanın bir parçası olmaktan çıkıp doğaya hükmetme mücadelesine giriştiğinden bu yana kendi türüyle de mücadele halindedir. Binlerce yıllık toplumlar tarihi aynı zamanda insanın insana karşı yürüttüğü savaşın da tarihidir. Engels’in de dediği gibi “tarih, sınıf savaşımları tarihidir”.

İnsan, çeşitli bitki ve hayvan türlerini evcilleştirerek yerleşik hayata geçti. Üretim ve ekonomik ilişkileri yeniden şekillendirip iktidar ve egemenlik kavramlarının doğmasına sebep oldu. Köle ve efendilerin ortaya çıkışıyla ilk sınıflı toplumlar şekillenmiş oldu. Sınıflı toplumların doğuşuyla sınıf savaşımları tarihi başladı.

Binlerce yıldır süren sınıf savaşımları, tarihin değişik evrelerinde yeni sınıfların doğması ve üretim ilişkilerinin değişmesiyle farklılıklar gösterdi. Önce kölelik yıkılıp yerine toprağa bağımlı kölelik, sonrasında ise ücretli kölelik, yani kapitalizm egemen oldu. Tabi bu sınıfların her biri kendisinden önceki sınıfın karşısında ilericiydi. İktidar ile birlikte gericileştiler.

Artık insanlığın önünde ulaşılması gereken tek bir toplum kaldı, o da komünizm. İnsanlık nihayetinde başladığı yere geri dönecek. Sınıfsız, sömürüsüz bir topluma, modern komünal bir sisteme kavuşacak. Bu biz istesek de istemesek de böyle olacak.

Bu hedefe ulaşmak devrimci biricik sınıf olan proletaryanın gücüyle olacaktır. Ve onun öncü partisiyle.

Sınıf mücadelelerinin bilinen en eski örneklerinden biri, Spartaküs ve onun köle ordusunun Roma’ya ve soylulara karşı giriştikleri özgürlük mücadelesidir. Spartaküs dünyanın her yerinde devrimcilere ilham kaynağı olmuştur. Ne var ki Roma köle ayaklanmasını bastırmış, takribi on bin savaşçıyı Roma sokaklarında çarmıha gererek idam etmiştir. Yine de Spartaküs’ün başkaldırı iradesi dünyanın her yerinde ezilenlere örnek olmuştur.

Günümüze daha yakın tarihlerde ezilenlere daha fazla ilham veren, ayrıntılarıyla tarih kitaplarında okuyabildiğimiz ve sonucu zafer ile taçlanmış bir dizi ayaklanma da var. Başta Paris Komünü ve Sovyet Devrimi olmak üzere. Sonrasında Çin ve Küba devrimleri günümüz devrim mücadelesine ışık tutuyor.

Yaşadığımız coğrafyanın tarihinde de birçok ayaklanma ve ezenlere karşı gelişkin mücadeleler söz konusudur. Şeyh Bedrettin ve Seyit Rıza bu örneklerden bazılarıdır. 68 Devrimci Gençlik hareketi, 15-16 Haziran işçi direnişi ve Gezi, tarihimizin başka örnekleridir. Her mücadele ve devrim kendi önderini yaratır. Önderleri aynı zamanda hareketlerin simgeleridir. Onları önder kılan kimi zaman yaşadığı dönemi tahlil etmesi, kimi zaman doğrudan hareketi yönetmesi, kimi zaman ise yaşama karşı duruşlarıdır. Ama önderi önder yapan, ister teorik ister pratik alanda olsun topluma mal olmalarıdır. Marx, Engels, Lenin, Mao, Fidel ve Che tartışmasız dünyanın her yerinde kabul gören devrimci simgeler ve önderlerdir.

Çünkü anlattıkları ve hayata geçirdikleri herkes tarafından kabul edilir ve dünya halklarına yol gösterir. Yaşadığımız coğrafyada da özellikle 68 gençlik hareketinin simgeleşen önderleri vardır. Başta Mahir, Deniz, İbrahim olmak üzere tarihimizde önemli kırılma ve kopuşlar yaratan devrimcilerdir. Onları önder kılan, özellikle gençlik içerisinde doğrudan öncülük etmelerinin ve kimi önemli tespitler yapmanın yanı sıra, sarsılmaz kararlılıkları, teslimiyeti reddetmeleri, baş eğmeyişleri ve fedakarlıklarıdır. Onların feyz aldıkları örnekler ise Küba ve Çin devrimcileridir. Onlardan sonra Türkiye’de birçok destansı direnişin yaşanması, yarattıkları kopuş sayesinde olmuştur .

Türkiye’de, 12 Eylül askeri darbesinden sonra ortaya çıkan Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi ise bir başka kopuş kaynağı olmuştur. Bu kez Türkiye devrimci hareketi kendisini enternasyonalizm sınavıyla karşı karşıya bulur. Solun önemlice bir kısmı bu sınavı geçemez ve ulusalcılığa savrulur. Sol içinde darbeyle birlikte başlayan çatırdamalar Kürt sorunuyla birlikte daha da derinleşerek yarıklara dönüşür. Önemli bir grup, Kürt özgürlük hareketini milliyetçi bularak karşı çıkarken daha az sayıda başka bir grup Kürtleri destekler ve hatta onlarla birlikte mücadeleye girişir. Velhasıl Kürt sorunu şu an Türkiye’nin gündemindeki en yakıcı sorundur. Bu mevzudan bağımsız devrimcilik yapmak imkansızdır.

1989’da Sovyetler Birliği’nin yıkılması tüm dünyada endişe ve yılgınlık yaratmıştır. SSCB’nin kahredici gücü karşısında titreyen kapitalist devletler cesaretlenmiş, dünya devrimci hareketleri ise yenilgi psikolojisine bürünmüşlerdir.

Ülkemizde de zaten Kürt sorunuyla yalpalayan devrimci hareket Sovyetlerin yıkılmasıyla iyice etkisini kaybetmeye başlamıştır. Buna bağlı olarak işçi sınıfıyla bağları kopmuş ve marjinalize olmuştur. Bunun dışında, karşısında Sovyetler olmayan emperyalist devletler dünyanın her yerinde kendi yaşam biçimi olan liberalizmi tüm uluslara dayatmayı başarmıştır. Liberalizm dayatmasından elbette devrimciler de etkilenmiştir.

Yenilgi psikolojisinden kurtulmaya çalışan devrimci hareketler eski sosyalizm deneyimlerinin eleştirisini yaparak yeniden bir atılım yolu bulmaya çalışmışlardır. İşçi hareketlerinden ve pratikten kopmuş devrimci hareketler derin tartışma süreçlerinin içine girmiş, çözümsüz tartışmalardan çıkmanın yolunu da ayrışmalarda bulmuştur. Sol ayrıştıkça küçülmüş, küçüldükçe daha fazla marjinalize olmuştur. Bu sayede ortaya irili ufaklı birçok örgüt çıkmış, hatta bazıları sosyalizme aykırı bir mücadele anlatır hale gelmiştir.

Solun yaşadığı bu gerileme ulusalcılık ve liberalizmle birleşerek kadrolara da sirayet etmiş, kolektivizmden, kitle ve iktidar perspektifinden uzak yeni bir neslin doğmasına yol açmıştır. Bu kadrolar işçi sınıfının değil, kendi hareketinin iktidarını, sosyalizmin değil kişisel çıkarlarını düşünür olmuşlardır. Bugün bu durum, neredeyse istinasız bütün hareket ve kadrolarda böyledir.

Devrimci hareket zafer hedefinden vazgeçmiştir. Kendisinin ve düşmanının gücünü kıyaslayarak zaferi imkansız görmektedir. Bunun başlıca sebebi işçi sınıfına karşı güvenini yitirmesi, kitlesel mücadeleden çok kadro mücadelesine inanmasıdır. Birbirine benzer birçok hareketin olması da rekabeti körüklemiştir. Rekabet kültürü aynı hareket içerisindeki kadrolar arasında da yaşanmaktadır. “Ben değilsem, kimse” anlayışı devrimci hareketi her gün daha fazla çürütmektedir.

Sol hareketlerin ve kadroların bir diğer hastalığı ise kendisini diğer herkesten daha akıllı ve haklı görmesidir. Kendisinden başka kimseyi beğenmeyen, kimsenin söylediğine ikna olmayan ve kendi fikrini tek çıkar yol olarak gören insanların yönettiği hareketlerin zafer kazanması imkansızdır. Bu tarz hareketlerin azımsanmayacak sayıda var olduğu koşullarda işçi sınıfının da kazanması imkansızdır. Çünkü herhangi bir hareket doğru yolda olsa bile bunlar tarafında dibe çekilecektir. Aynı şekilde bu kadrolar arasında da geçerlidir.

Bir diğer mesele ise riyakarlıktır. İçeride başka dışarıda başka yaşayan insanlar tutarsızlıklarıyla başka bir kulvardan çürümeyi hızlandırmaktadır. Toplumsal hayatta eşitlikçi, paylaşımcı ama kişisel hayatında olabildiğince liberal yaşayan insanların, devrimcilik adına yapabilecekleri bir şey yoktur. Tam tersine verecekleri büyük zararlar vardır. Hayali kurulan komünist topluma bu kadrolarla ulaşılması mümkün değildir.

Her devrimci kendisini komünist toplumun bir ferdi, her devrimci proletarya diktatörlüğünün bir prototipini kendisi olarak görmelidir. Kendi zaaflarını yok edememiş, liberal eğilimli kadroların, rekabeti yok edip kendi içinde demokrasiyi hayata geçirememiş hatta onu daha da geliştirememiş devrimci hareketlerin kuracağı, yeni bir reel sosyalizm deneyi olabilir sadece.

Unutulmamalıdır ki, bugüne kadar dünya üzerinde yaşanmış bütün sosyalizm deneyimleri en nihayetinde yenilgiye uğramıştır. Kimisi 71 gün kimisi 72 yıl ayakta durabilmiştir. Yine de kapitalistlerin kalbinde büyük korkular yaşanmasına sebep olmuştur. Bu yüzden sistemden kopmadan sistemin ulaşamayacağı bir sosyalizm anlayışı tekrar yenilmeye mahkumdur.

İşçi sınıfının omuzlarında, sosyalistlerin yol göstericiliği ile dünyada vücut bulacak olan bilimsel sosyalizm ne daha önce yaşandı ne de ikinci kez yaşanacak. Bu sebeple o bir sanat eseri olacaktır.

Bir sanat eseri yalnızca özgün, yenilikçi, yaratıcı sanatçıların ellerinde şekillenebilir. Bu sebeple sosyalistler kendilerini sorgulamalı, eski alışkanlıklarından kurtulmalı ve birer sanatçı olmalıdırlar. Nihai hedefe ulaşmak yolunda kibirlerinden, rekabetçiliklerinden kurtulmalı, gerekirse kendilerini ve örgütlerini feda etmekten geri durmamalılar. Usta şair Nazım Hikmet’in şiirindeki sözüyle söyleyecek olursak, “milyonların milyonda biri” olmak gerekir. Zafer mutlaka ellerimizdedir

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*