MARKSİZM VE İDEOLOJİK YERELLEŞME – Fatih Aydın

Marksizm ve Aydınlanmacı Felsefe

Modernleşme dinamik bir süreci işaret ederken modernizm onun ideolojik boyutunu ortaya koymaktadır. Modernite kavramının gelişimi Aydınlanmayla birlikte başlar. Buna göre tarihsel gelişim seyrinde “bilim, felsefe, evrensel ilkeleri”kavrayabilen, açıklık getiren, pratiğe işlerlik kazandırabilen “bilen insan özneler” gerekir. Bu insan özneler çağın karanlık yüzünü akıl ile aydınlatacak, daha ahlaklı kriterlere sahip olup aydınlanma ile dünyayı ilerletecek ve uygarlık gelişecekti. İnsanların bunu yapabilmeleri için ise “gerçek aklın” gelişimine ihtiyaç vardı. Böylece modernleşmeyle beraber “Ortaçağ’ın öznesi Tanrı” ile akıllı insan öznesel olarak yer değiştiriyordu. Bir başka ifadeyle “Tanrı ölüyor”, yerine düzenleyen, bilen akıl gelerek doğanın, toplumun ve tarihin hâkimi oluyordu. 

İngiltere’de 17. yüzyılda ortaya çıkan, Fransız filozof ve düşünürlerince filizlendirilen Aydınlanma felsefesi, bilimsel alandaki gelişimin etkilerinin yanı sıra aristokrasi ve kilisenin karşısında burjuvazinin büyümesini, modernizm ve dolayısıyla aydınlanmacılığın maddi zeminini oluşturuyordu. 

Tarihsel-toplumsal gelişim olarak ilkçağdan itibaren devam eden doğrusal ilerleme, tarih ve toplumu belirleyen “belirli öznelerin” amaçları, istemleri, faaliyetleri ekseninde “özneci ve erekselci” bir tarih anlayışı da ortaya çıkmış oluyordu. Sistematiğini Hegel’de bulan idealizme göre tarihsel ilerleme yalnızca “kozmik aklın” emrettiği ölçüde mümkün olabilirdi. Böylece tarihteki bu gelişimi koşulların olgunlaşmasıyla özümseten bir akıl vardı. Esasında bu akıl, toplumsal aktörlerin öznel akıllarına ters düşen bir çizgi de izler. Zira bu aktörlerin ortaya çıkıp belirli bir amaç uğruna mücadelelerinde açığa çıkan sonuç daima onların “küçük akılları”nın değil, “büyük aklın” belirlediği bir sonuca çıkarıyordu. Hegel’deki tarihsel kavramdaki akıl, her zaman toplumsal aktörlerinin hesaplarından bağımsız bir şekilde kendi yolunda emin adımlarla ilerler. Ancak bu ilerleme koşulların olgunlaşması denkleminde mümkün bir ilerleyiş olabilir. 

Aydınlanmacı felsefede ise akıl ile özgürlüğü özdeşleştirip, özgür olabilmek için “ussal” olmak gerekir. Yani bütün açıklamaların ussallığın alanı içinde yapılması gerekir. Dolayısıyla Aydınlanmaya göre ussallık, doğrudan doğruya birey kavramında ifadesini bulan “bilen özne”nin varlığıyla söz konusudur. Bu durumun ortaya çıkardığı sonuç ise, tarih, toplum, politika denkleminin son kertede bireyin iradesinin bir ürünü haline gelmesidir. Bir tarafta idealizme göre tarihi belirleme görevi daima “kozmik aklın” tekeline kalırken, diğer tarafta aydınlanmacı-modernizme göre tarihi belirleme görevi “bilen insan özne” tarafına ait oluyordu. Ayrım noktası sadece burasıdır. Hegel’de tarih “ussal”dır. Hiç bir kesiti ussallık dışında kalamaz. Ancak bu ussallık insan özneye değil “kozmik akla” aittir. Bu açıdan tarihte, tarih yaparken insan iradesine yer yoktur. Her şey bir oluşla, kendiliğinden bir devinim içinde ilerler. Aydınlanmacılıkta ise tam tersi bir işlev görülmektedir. Belirleyen sadece insan iradesi, insan öznedir. Tarihsel ilerleme burada, koşulların olgunlaşmasıyla beraber insan özenin belirleyiciliğine verilmiştir. 

Kısaca ifade edecek olursak. Aydınlanmacı modernist ideolojiye göre tarihi özne yapar. Rasyonel olan bu özne daima aklıyla hareket eder. Özne kendini çevreleyen nesnelliği, yani doğayı çözümleyerek davranışlarına yön verir. Bu yön verme aynı zamanda akıl yoluyla onu anlama ve doğrusal ilerlemede onu değiştirmektir. “Geleneksel yapı modern alana, metafizik olan düşünce pozivitist alana doğru engellenemez bir evrim halindedir. İlerlemenin sağlanabilmesi için başvurduğu yegâne yöntem ampirizmdir. Yaşamda sınanabilen ve doğrulabilen bilgi bilimsel, bu bilginin işaret ettiği evrime ayak uyduran düşünce ya da ideoloji ilerici, ayak direyen ise gericidir. Pozitivist bilimin ışığında kendisini ulus-devlet olarak örgütleyen sanayileşmiş demokratik batı toplumlarında ilerilik hali cisimleşmiştir. Aynı nedenle, söz konusu ilerilik halini mümkün kılan batılı akıl ilerici, doğulu akıl ise gericidir/geri kalmıştır.” (Bedreddini Hareket, Politik Bildirge, 2005)

Tarih bilimi, tarihsel materyalizm göstermiştir ki tarihte böylesi bir ilerleme; “özgürlük ve eşitlik” denklemi içeren bir ilerleme mümkün olmamıştır. Ancak üretici güçlerin gelişip gelişmediğine takılmadan, tarihte ezilenler özgürlük ve özlemlerini egemenlere karşı geliştirdikleri isyan ve ayaklanmalarla “eşitlikçi-ortakçı” toplumlarını yaratabilmiştir. Pozivitist bilimin ışığında geliştirilen teoriler, düşünce sistematikleri “özgürleşmeyi” sağlamamış aksine insanı ve dolayısıyla toplumu kısıtlayan totaliter rejimlerin oluşmasına yol açmıştır. Bu anlamda bilgi de göreceli bir kavramdır. Toplumlara, coğrafyaya göre değişebilir. Gelenek ve alışkanlıklar, anlam dünyası kültürel yapı ve inanç değerleri vb. toplumdan topluma farklılık göstermektedir. Modernizmin yadsıdığı bu durum sadece ve sadece “ilerilik ve gerilik”olarak yapılan ayrımlarla kendi ideolojik temelini oluşturmaktan başka bir şey ifade etmemektedir. 

Modernizm ve modernleşme kavramı genel anlamı ile endüstrileşme, pazar sistemlerinin oluşumu, bilimsel devrimler, teknolojik gelişim- ilerleme ve ulus-devletlerin gelişimi ile ifadesini bulur. Dolayısıyla kapitalizmin gelişmesi ile iç içe geçen olgulardır. Uluslaşma ve ulus-devlet olma yolunda burjuvazi, devrimi ile kendi ulusunu kurmuş ve ulus-devlet ile de kendini garantiye almıştır. Bir parantez olarak belirtmek gerekir ki, Türkiye’de bu durum doğrudan doğruya bir burjuva devrimi şeklinde tezahür etmese de bu oluşum 1900’lerden 1. emperyalist paylaşım savaşına ve ardından “Milli Mücadele” diye adlandırılan dönemi de kapsayarak 1920’lere kadar sürmüştür. Uluslaşma ve ulus-devlet inşası bu yıllardan başlayıp ilerleyen yılları da içine alan “azınlık” halkların mallarına el koyarak Türklük ve Sünnilik adına inşa edilmiştir. İttihat ve Terakki ile başlatılan bu süreç Kemalizm ile doruk noktasına varmıştır. 

Modernizm ve aydınlanmacılığın en önemli özelliklerinden birisi de gelenekleri, alışkanlıkları ve kültürü, aklın yönlendirmesine hapsetmesidir. Modernlikle geleneksel kültürel yapının dar sınırlarından bu “akıl” ile çıkılıp bireysel özgürlük dünyasına adım atarak arkaik, “yoz” toplum yapısından da kurtulunmuş oluyordu. Böylece modernizm uygarlık aracıyla geri toplumlara demokrasi taşıyacak, üretici güçlerin geliştirilmesine ön ayak olup medenileştirecek. Buna göre modernleşecek toplum yapısı arkaik, geri toplumlardır. Başka bir tanımlama ile medeniye göre barbarlardır. Uygarlık, kelime anlamıyla “bir ülkenin veya toplumun maddi ve manevi niteliklerinin tümü, medeniyet” olarak tanımlanır. Barbarlık ise “barbar olma durumu, medeni olmama, kabalık ve vahşilik” olarak tanımlanır. Şüphesiz olumsuz sıfatlamayı “bilen akıl” icat etmiştir. Uygarlaşmamış kavimler topluluğu olan barbarların vahşiliği de esasında yalansız, hilesiz, sahici yaşamlarından gelir. Medeniyet daha fazla refah düzeyini arttırma, özgürlükleri geliştirme adına geri saydığı toplumların değerlerini ve birikimlerini gasp etmek için sömürgeleştirir. Bu sömürgeleştirme haklı olarak bir direnç ile karşılaştığı için medeniler toplumu katliamdan geçirir. Uçaklarıyla bombalar, kimyasallarıyla zehirler; kadın, çocuk, yaşlı, genç ayrımı gözetilmeden gerçekleşen bu işgal teknolojik savaş makineleriyle göz boyanarak yapıldığı için vahşet te sayılmaz. Çünkü direnenler; özgürlük istemeyenler uygarlık karşısında bir avuç kalmış barbarlardır. Fakat barbar diye tanımlanıp vahşi diye kodlananlar; ellerinde kılıç, pala vb. ile medeniyeti temsil eden, ölüm saçan, yalan, hile, baskı, açlık getirenlerin kafalarını bedenlerinden ayırdıkları zaman vahşilik (!) olur. Barbarlar; Amerika Kıtasında Kızılderililer ve diğer yerli halklar Ortadoğu’da ise uygarlıktan nasibini almamış Müslümanlardır bu medenilere göre. 

Aydınlanmacı modernizmin en önemli özelliklerinden biri “aklın aydınlatıcı ışığı” ise, ana ekseni de yukarıda da ifade ettiğimiz gibi tarihsel aşama-ilerlemedir. Hemen belirtelim ki aydınlanmacı batı Marksizmi de kapitalizmi, dolayısıyla burjuva devrimini diyalektik olarak sosyalizme hazırladığı için tarihsel ilerlemenin bir parçası olarak görmektedir. İnsanlık tarihi akıl ve özgürlüklerle değişirken bilim, teknoloji ve endüstrileşme ile de uygar-modern topluma varılır. Daha uygar bir toplumda toplumun refah düzeyi artar, insanlar dinsel baskılardan, hurafelerden kurtulup kendi özgürlük çizgisini çizmeye başlar. Buna göre; “tanrının yeryüzündeki gölgesi” olan sultanların/kralların despot devletlerinden -esasında liberal bir yanılsamadan ibaret olan- herkesin eşit oy hakkına sahip olduğu seçme ve seçilme hakkının tanındığı, politik ve ekonomik özgürlüklerin geliştiği ulus-devletlere geçiş gerçekleşir. Aydınlanma; toplum-devlet tasavvurunu “özgürlük, eşitlik, birey” gibi ahlaki olgulardan oluşturur. Rasyonel temelde bunun inşası “bilimi, felsefeyi, evrensel ilkeleri” kavrayan ve pratiğe nasıl uygulayacağını bilen “insan özneler”, dolayısıyla “elit” insanlar tarafından yapılır. 

Özgürlük ve eşitlik adına tasavvur edilen bu durum yanılsamadan ibarettir. Belli bir doğrusallıkta ilerlemeyle gelişen tarihte göstermiştir ki “özgürleşen birey değil, köleleşen toplum” söz konusudur. Çünkü bu “akıl” yolu ile değişen toplum giderek; kendi kültürel değer ve inançlarına doğa ile kurduğu emek- üretim ilişkilerine, gelenek ve alışkanlıklarına yabancılaşır. Yanılsama da bundan sonra ortaya çıkar. Dekorlaştırma, makyajlanan mesajlar ve gözbağcı sunumlar toplumu giderek bir yanılsamanın içine hapseder. Yabancılaşma başlar ve gitgide şiddetlenir. Fakat bu yabancılaşma sadece öznel duygularla, kişisel tatminsizliklerle açıklanabilir bir yabancılaşma hali değildir. Açıklamalarını bu darlığa indirgeyenler; sınıf mücadelesini yadsıyan, mücadeleyi kültürel ve kimliksel boyutu ile ele alan post- Modernist, post-Marksist görüşlerdir. Modernizm ile bir yandan dekorlaştırılmış ve makyajlı özgürlükler topluma dayatılıp bunlara ulaşma noktasında tüketim çılgınlığı ile bütünleşen bir “depresyon” hali söz konusuyken, diğer yandan nesnel olguların perdelenerek altının boşaltılması ve sorgulamayan bireylerin çoğaltılması amaçlanmaktadır. 

Aydınlanmacı Batı Marksizmi ve İzdüşümleri

Aydınlanmacı modernist ideolojinin özneci, erekçi, hümanist yaklaşımcı Marksizmi 2. Enternasyonalden Batılı Marksist düşünürlere kadar güçlü bir damar olarak yerleşmiştir. Tarihsel ilerleme anlamında bir özne tarafından, bir erekle daima tarihin ileriye doğru çekildiği savunusu, Marksizm bilim, felsefe ve politika bütünlüğüne kadar yayılmıştır. Bu yayılmanın göstergeleri Türkiyeli Marksizmde de fazlasıyla görülmektedir. Buna küçük bir örnek verdikten sonra Marksizmin modernizme ait olmadığını ve hiç bir şekilde onu içermediğini ortaya koymaya çalışacağım. 

Bu göstergelerin en önemlisi proletaryanın devrimciliğini verili ve önsel olarak kabul eden dar-vulger kavrayıştır. Tarihsel Materyalizmin burjuva metafiziğine yönelttiği ölümcül eleştiri sosyal varlığın sosyal bilinci belirlediği üzerine olmuştur. Bir toplumsal kategori olarak proletaryanın toplumsal eylemliliği onun toplumsal bilinci ve toplumsal varlığınca belirlenir. Burada sorun, bu belirlemeler zincirinin ilk halkası yani sosyal varlık tarifi üzerinedir. Tarihsel materyalizmin bir iktisat teorisi olarak algılanması ile şekillenen Vulger Marksizm, proletaryanın sosyal varlığını sadece verili modern üretim araçlarından yoksun üreticisi, değer yaratıcısı olan konumu ile açıklamayı yeterli görmektedir. (Serdar Kaya, Türkiyeli bir devrim için ne yapmalı? Demokratik dönüşüm, 2009)

Bilindiği üzere Marksizmin kurucuları ve Marksizm aydınlanmacı-ilerlemeci felsefeyle önce bir etkileşime girmiş ve daha sonra kendi bütünselliğini yöntemlice kurarak aydınlanmacı felsefeden kopuşu gerçekleştirmiştir. Bu kopuş, esasında tarihsel materyalizmle olmuştur. Bu kavrayıştan uzak aydınlanmacı batı Marksizmi tarihsel ilerlemeden taviz vermeyerek kapitalizm ve dolayısıyla burjuva devrimlerini diyalektik olarak sosyalizme hazırladığı için ilerleme olarak savunmaktadır. Bunun da öznesi tayin edilen işçi sınıfıdır. Bu tarihsellik özneli ve ereklidir. 

Türkiyeli Marksizm daha doğrusu Türkiye’de Marksist özneler teori ile kurdukları sorunlu ilişki, beraberinde teoride devşirilen ideolojileri meydana getirerek, bilim, felsefe, politikadan oluşan Marksizmi sadece ideolojik bir bütünsellikle edinmeye çalışması, kendi bulunduğu coğrafyanın özgünlüğüne hitap edecek bir ideolojik kurulumun ötelenmesiyle hazırcılığa dayanan pragmatizm de doğurmuştur. Pratik politikada bu durum net olarak gözlenmektedir. Bilim ve ideolojiler farklı varlık kategorilerdir. “Marksizmin bilim ayağı, inceleme konusu yapılan gerçekliğin nesnel olarak açıklanabilir olduğu hipotezinden hareket ederek olmuştur. Gerçekliğin nesnel olarak açıklanabilir düşüncesi ise felsefi olarak subjektif bir kategori bağlamında özneyi bilimsel açıklamanın dışında bırakmayı gerektirmiştir. Marksizmin bilim ayağının öncelikli inceleme nesnesi ise soyut bir gerçek olarak kavramsallaştırılan üretim tarzları olmuştur. Marks genel bir tarih felsefesi oluşturmaya çalışmamış, tersine, bir nesnel gerçeklik olarak kapitalist üretim tarzını, kavramlarla ve kavramlar arasında kurduğu iç bağlantılar çerçevesinde nedensellik ilişkilerine bağlı bir sistem olarak açıklayabildiği oranda ve bu açıklamaların geçmişe ve geleceğe dönük uygulaması yoluyla tarihsel materyalizm olarak tanımlanan tarih biliminin temelleri atmıştır. . . Kendisine içkin olan bir erek doğrultusunda ilerleyen aşkın bir tarih felsefesi veya rasyonel öznelerin bilinçli faaliyeti sonucunda ilerlemekte olan öznel bir tarih kavrayışı, tarihsel materyalizmin inşası sırasında kesin bir biçimde dışarı atılmışlardır. Marksizmin bilimsel açıklamasını yaptığı tarih, kesinlikle öznesiz ve ereksiz ama üretken güçlerin gelişimine bağlı olarak temel (alt yapı) ile üst yapı arasında tarif edilen belirleme ışığında açıklanabilen bir tarihtir. ” (B. H. age.) Yani Marksizm, tarihsel toplumsal gelişimi belirleyenin toplumsal üretim ilişkileri olduğu tespitini yaparak epistemolojik olarak hem dar-vulger ekonomik-politik kavrayıştan hem de aydınlanmacı-ilerlemeci felsefeden kopuşu gerçekleştirmiştir. 

Marksizmin devrim teorisindeki üretici güçler tanımı, emek ve üretim araçları ilişkisini kapitalist ekonomik-politik çözümlemeye indirgeyerek ardıllarınca da bugüne kadar getirilmiştir. Teorik yenilenmenin de bir parçası olarak üretici güçleri dar anlamıyla bir “işçi kolektivitesi” anlamından çıkarıp en geniş tanımlamasıyla toplum dolayımlı bir üretici güçler tanımının yapılmasıdır. Bunun alt yapısı Marks ve Engels’te özellikle Alman İdeolojisi ve Grundiresse yapıtlarında kurulmuştur. Bu yeniden üretime girmek aynı zaman da Batı Marksizmi ve aydınlanmacı-ilerlemeci ideolojinin dar vulger kavrayışına karşı da bir hesaplaşmaya girmek demektir. 

“Batı Marksizmi, Marksizmi bir tarih bilimi olmaktan çıkaran Marksizmdir. Oysa Marksizmin kurucularınca verilen ismi tarihsel maddeciliktir. Bununla beraber Marx-Engels arkalarında bütünlüklü bir tarih teorisi bırakmamışlardır. Alman ideolojisindeki denemenin arkası gelmemiştir. Tarihsel maddeciliği ekonomi politik üzerinden hem de kapitalizmin en saf şekliyle geliştiği Avrupa ortamında tedris etmek, batılı Marksistleri Marx’a Marksist değilim dedirtecek kertede ucubeleştirmiştir. Sonuçta, Engels 1890’lardaki çalışmalarıyla ve özellikle de mektuplarıyla bu çarpık şekillenişe müdahale etmiştir. Gelin görün ki, tarihsel maddeciliği özü olan tarih bakışından sıyırmanın ve onu (…)bir ekonomi politik hapishanesine tıkmanın yolu olarak Engels’i Marks’tan ayırma cinliği gene batılı Marksistlerden gelmiştir” (Emir Adnan Demirci, Yeni Bir Çıkışın Eşiğinde…)

Bu çizgi II. Enternasyonal çizgisidir. Aynı zamanda kimi Marksizm içi değerlendirmeler de Ekim Devrimi’ni ve Lenin’i ‘aydınlanmacı-modernist aklı temelleri referans alan bir devrimdi’ şeklinde zorlama bir tespit yapmaktadır. Ekim Devrimi, ‘Sovyet pratiği itibarıyla, tarihsel gidişin kendiliğindenliğini kırarak doğrudan kendi iktidarını iradi olarak kuran bir sistem’ (E. A. D a.g.e.) olarak göremeyip ‘İlerlemeci tarih perspektifine göre’ hareket ettiğini belirtmek zorlamadan da öte maksatlı bir açıklama gibi görünmektedir. Bu tamamen Marksizm dışı bir tespittir. II. Enternasyonal de Ekim Devrimi’ne ve bu temelde gelişen geri ülke devrimlerine vulger üretici güçler algısıyla birlikte değerlendirdikleri için kitaba uygun bulmayıp ideolojik bir ‘olay’ olarak bakıyorlardı. Hâlbuki Lenin bu yaygaracıların (II. Enternasyonal’in) lafızlarına aldırış etmeden Marksizmin ruhuna sadık kalarak “Rusya’da proleter devrimin koşullarını görmüş ve Marksizmin softalarının ‘olmaz’ yorumlarını elinin tersiyle iterek iktidara yürümüştü. Bir değerlendirme “İlerlemeci” olarak görürken, diğer değerlendirme “ilerlemeci” olmadığı için eleştirmektedir (!) Yukarıda Marksizm dışı gördüğümüz değerlendirmenin ana kaynağını da postmodernizm oluşturmaktadır. Postmodernizm, Marksizmi bir bütünsel olarak daima ilerlemeci ve “sınıfçı” görerek kendi düzlemini gerekçelendirmiştir. Bilimsel yanını ise modernizmle eş değer tutmuştur. Postmodern-postmarksistler açısından II. Enternasyonal ne anlam ifade ediyorsa Leninizm, Ekim Devrimi ve süreci de onu ifade etmektedir. ” Postmodernizm ideolojisinin politik pratik karşılığı ise şekil, içerik ve bileşim açısından birbiriyle benzeşmeseler de mevcut iktidar ilişkilerine itiraz etme noktasında ortaklaşan; isyancı ve uzlaşmacı çok sayıda ‘yeni toplumsal hareket’e dayanmanın dışında bir politika zemini tarif etmekten kaçınmaktır. ” (B. H a.g.e.)

***

Aydınlanmacı-modernist ilerlemeci ideolojiyi bünyesinde barındıran Türkiyeli Marksist öznelerin, üstünde yaşadığımız toprakların/coğrafyanın toplumsal bir gerçeği olan İslam’la ilişkilenmesini de Kemalizm’in pozitivist tutumuna eklemlenerek kurmuştur. Bu temel kurulum esasında Marksizm’in din konusundaki teorik-felsefi konumlanışı sayesinde olmuştur. Burada yine teoriyle ilişkilenmedeki sorunsallık ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda Marksizmin dine sadece toplumsal üretim ilişkileriyle alakalı zorunluluklardan dolayı ortaya çıkan, maddi üretimin yeniden üretimi sırasındaki işlevine dönük, ‘Her hangi bir toplumsal formasyonda dinin fonksiyonu nedir?’ sorusunu sorması ve yanıtını bulmaya çalışmasıyla alakalıdır. Teoride inceleme nesnesi olmasından öte bir anlam taşımaz. 

Din, özelde İslam (ki Hıristiyanlık, Musevilik de) ilk çıkışı itibarıyla ezilenlerin egemenlere karşı geliştirdikleri devrimci pratikleriyle konum almıştı. Ne var ki, İslam’ın devlet ve iktidar eliyle gericileştirilmesi, onu araçsallaştırarak sömürü mekanizmasına çevirmesini sağlamıştır. İslam kendi çıkış zemininden devlet -iktidar egemenler eliyle uzaklaştırılmıştır. Yine de ezilenler egemenlere karşı isyan ve ayaklanma boyutuyla kendi inanç değerlerini korumayı başarmışlardır. Konumuz bağlamında biraz uzun olsa da “Türban meselesinde devrimciler ne diyor?” başlıklı Orhan Yılmazkaya’nın makalesinden alıntı yapmak yaklaşım açısından önemlidir. “Böyle olduğu için dini suçlamaya hakkımız yoktur. Suçlanacak olan köleci, feodal, kapitalist egemenlik düzenleridir. Çünkü bu düzenler dini kullanmışlar ve kullanmaya devam etmektedirler. Ama dinle ilgili tüm fikrimizi bu gerçeğin belirlemesine de imkân yoktur. Bu gerçeklik anlaşılmazsa, ‘dini olan her şeyin gerici, dinsel olmayan, laik olan her şeyin de ilerici’ olduğu şeklindeki aydınlanmacı-burjuva görüşe saplanıp kalmak kaçınılmazdır. Bu görüş, maalesef sol hareketimizin saflarında ciddi bir problem olarak durmaktadır. Tarihin Marksist yorumunun dışındaki bu yöntem, ne Marks’ın en çok alıntılanan eserlerinden birisi olan Hegel’in Hukuk Felsefesi’nin eleştiriye katkı makalesindeki o ünlü anlatımı kavrayabilir, ne de sonucunda kaçınılmaz olarak burjuva dünya görüşünün sol kanadı olmaktan kendini kurtarabilir. Marx bilindiği gibi, ‘Dinsel acı, aynı zamanda gerçek acının da, gerçek acıya karşı protestonun da ifadesidir. Din, ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbidir; tıpkı ruhsuz bir durumun ruhu gibi. O halkın afyonudur.’ diye yazmıştır. Bu alıntının ‘din halkın afyonudur’ kısmının her boydan dinci tarafından tekrarlanarak Marks’a saldırmasının, onca paragrafa ruhunu veren bölümün atlanmasının nedenini her devrimci düşünmek zorundadır. Burada anlatılmak istenen, dinin basitçe ve sadece illüzyon nesnesi olmadığı, pratikte bir isyanın da dile getirilmesi olduğudur. Bu anlaşılmazsa, neden çağlar boyunca materyalist, komünist fikirlerin de her dinin kılıfı altında kendisine nasıl yer bulduğu anlaşılmadığı gibi, bu fikirlerin tarihsel ilericiliklerin idealizm konusunda aldıkları tutum tarafından değil, toplumsal eşitsizlikler meselesinin neresinde durduklarına göre belirlenmesi gerçeği de ıskalanmış olur. ”

Özellikle din konusunda Kemalizmle doğrudan veya dolaylı etkileşime giren sol-sosyalist hareket bu anlamda Batı’ya ait her olguyu ilerici, Doğu’ya ait her olguyu gerici olarak kodlayarak aydınlanmacı ideolojinin konumunu bünyesinde barındırmaktadır. Öyle ki Doğu’ya ait İslam dini aydınlanma ve modernleşmenin önünde bir engel olarak görülür. Batı’ya ait olan Hıristiyanlık ise inanç ile bilgiyi daha sonra ayırdıkları için “aklın aydınlatıcı ışığı” nitelemesiyle ileri olarak görür. İslam’ı sadece Emevilerle başlatıp saltanat ve devlet ideolojisine sıkıştıran bir şizaid algı, dinde olduğu gibi birçok politika da kendini göstermektedir. 

Modernleşme adına Kemalizmin pratikleri her zaman ilerici olarak görülür. Örneğin “tekke ve zaviyeler” gericilik yuvaları, modernleşmenin önünde bir tehdit olduğu için kapatılmıştır. Hâlbuki İslam’ın devletleşmesiyle beraber “ilim irfan yuvaları” olarak sunulan, tek işlevi devletli İslam’ın ideolojik bütünlüğünü koruyup halkın değerlerini yozlaştırmaya yarayan Tarikatlar günümüze kadar varlıkları korumuşlardır. Dergâhlar, Tekke ve Zaviyeler “resmi saltanat İslam İdeolojisi”nden ayrı ezilenlerin inanç ve kültürlerini yaşattıkları, örgütlenme alanlarını genişlettikleri yerlerdi. “Kılık Kıyafet”, “Harf devrimi”, “ Laiklik” vb. ilericilik diye beyinlere kazınan faaliyetler, ezilenlerin gelenek ve alışkanlıklarını, kadim toplumdan günümüze kadar yaşatmaya çalıştıkları öz kültürel değerlerinden koparılma, kültürel birikimlerini yok etme, yabancılaştırma faaliyetlerinden başka bir şey değildir. Aynı zamanda bu ve benzer girişimleri ilericilik, demokrasi, muasır medeniyet vb. ideolojik temellendirmeleri devletin faşist karakterinin perdelenmesi olarak da görmek gerekir. Bir niteleme yapılacaksa bu girişimlerin hepsi gericidir. “Batılaşma, muasır medeniyetler seviyesine erişme, ilerleme” fikriyatının sol ve devrimcilik içine yansımasının ideolojik kökeni Kemalizm’dir. Kemalizm’in tarihsel olarak yaptığı bunlarla da sınırlı değildir. Sömürgecilik, Kürt varlığını reddin yanında, aynı zamanda ülkeyi emperyalizme pazarlamanın da tarihsel programını kurandır. Öte yandan, bir kodlama olarak ilericilik- gericilik nitelemeleri modernizmin temel direklerinden birisidir. Böylesi yapılan tespitler daima “aklın aydınlatıcı ışığı” mottosunda her zaman çekici kılınmaya çalışılmıştır. 

1920’lerin TKP’sinin Şeyh Said isyanını gericilikle suçlayarak burjuvaziyi kendine müttefik görmesi bunun en bariz örneğidir. Bu fikriyata göre ABD’nin Afganistan, Irak vd. yerleri işgallerinin haklı gerekçeleri vardır. 

***

“Eşitlik, özgürlük, adalet” kavramları dahi Fransız burjuva devriminin kodlamaları üzerinden kurulmaktadır. Algı ve ideolojiler bu referanslarla oluşturulmaya çalışılmıştır. Bunun en açık örneği yukarıda ifade ettiğimiz gibi bizlere ilericilik diye yutturulmaya çalışılan faaliyetler karşısında alınan tutumdur. Demokrasi kavramından gündelik hayatın sorgulanmasına kadar bu bakış açısıyla bakılmıştır. Buna göre gerici, gelişememiş, geri kalmış ülke toplumları öncelikli olarak burjuva devrimini tamamlamak zorundadır. 

Modernizme geçiş yapamamış doğu toprakları geri kalmış, bu topraklarda yaşayan toplum gericidir. Doğu modern dışı bir tarihsel gelişime sahiptir. Burjuvazi gelişmiş, devrimini yapamamış, dolayısıyla devrimci hareketlere yol açmamıştı. Bu misyonu yitirdiği için de sosyalizme geçebilmesi için ileri bir aşamaya geçilmesiydi. Bu açıdan “ileri-geri” nitelemeleri Batı’dan yani aydınlanmacı-modernist ideolojiden ve dolayısıyla Kemalizm’den saflarımıza sızmış kavramlardır. Kurulum bu iki kavramın çağrıştırdıklarından olunca, modern olana ulaşmak için tarihsel ilerlemecilik doğrultusunda “ilerici diye nitelenen her şey desteklenecek, bilincinin gelişimi önünde engel olan arkaik düşünceler yok edilecek ve sosyalizmin önü açılacaktır. Bu fikriyatın odak noktası “önce demokrasi sonra sosyalizm”dir. Halbuki Lenin Ekim Devrimi’yle birlikte “Batı’nın politik geleneğinin sözlük ve gramerini camdan dışarı atmıştır.

Bizim “eşitlik, özgürlük, adalet” kavramlarına kattığımız anlam, Batı’lı “ileri” modernizmin değer yargılarından başkadır. En sade ve saf haliyle Anadolu ve Mezopotamya halklarının rengini gösterir. Ortaklaşmış, iç içe geçmiş değerlerimiz, sembollerimiz, şiarlarımız vardır. Bizim ekmeğimiz odun ateşinde, sacın üzerinde pişer. Halkımız paketlenmiş ekmeğe rağbet etmez. “Bizim topraklarda önce kadınlar uyanır, sonra güneş doğar; çünkü güneşi kadınlar doğurur.” (Ezidi Atasözü)

Bizim demokrasi mücadelemiz bile kendi topraklarımızın özgünlüğünde gelişen dinamik sınıf mücadelemizin eseridir. Liberal sol politik algı demokrasiyi, “genel oy hakkı, parlamento, anayasa, insan hakları …” olarak tarif ederken bizler “halkın örgütlediği yerel ve merkezi organların varlığıyla, sermaye yanlısı ve faşist örgütlenmelere karşı halkın öz savunmasını gerçekleştirmesiyle” tanımlarız. 

Avrupa’da komünizm hayaleti dolaştıran da Komünist Manifesto’nun devrimci talepleridir. Bu hayaletin dolaşmasına neden olan demokratik talepleri de içermesi değil, yeni bir dünyanın kaçınılmazlığı ortaya koymasıydı. “Ama unutmayalım ki, Komünist Manifesto’nun yayınlandığı yılın Haziran ayında Paris işçileri, kaderlerini krallığa karşı mücadele eden burjuvaların kaderlerinden tarihte ilk defa olmak üzere ayırarak isyan etmeyi başarmasalardı, Komünist Manifesto’nun bir siyasal edebiyat metni olarak algılanması ihtimal vardı.” (O. Yılmazkaya, Siyaseti Bölen Japon Kılıcı)

Avrupa’da egemenlerin devrim korkusundan titremelerine neden olan Komünizm hayaleti henüz dolaşmaya başlamadan Anadolu ve Mezopotamya’da yüzyılları da içine alan, egemenlerin tedirgin ruhlarını titreten, ezilenlerin kin ve öfkesi – Nazım’ın “Şeyh Bedreddin Destanı”nda betimlediği gibi –  “Kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğüsün soluğu gibi…” egemenlere korku, ezilenlere umut, ferahlama, kavgaya inanç getiriyordu. 

Ahmet Arif’in “Anadolu” şiirinde dizilerine yansıttığı gibi 

Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun? (…)

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme. 
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım… 
Görüyor musun?

Nasıl severim bir bilsen. 
Köroğlu’yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri. . . 
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini. 
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda…
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi. 
Bir bilsen, Urfa’da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi. 
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun? (…)

Sonuç Yerine

  • Teorik düzlemde Batı Marksizmi, aydınlanmacı-ilerlemeci modernist ve post modern ideolojiler karşısında Marksist teoriyi güçlendirmek; devrim teorisindeki üretici güçler kavramını sadece üretim araçlarından ibaret gören düzlemden çıkarmak, yine buna bağlı olarak kapitalizmi sosyalizmin bir “öngünü” olarak tarif eden ve bu tarifi de üretici güçler üzerinden yapan tüm açıklamaları Tarihsel Materyalizmin yöntemiyle yeniden tanımlamak ve Marksizmi dar-vulger bir konuma hapseden ideolojilerle hesaplaşmak; 
  • İdeolojik yerelleşme ile ilk başta ideoloji ve teorinin ayrım noktalarını ortaya çıkarma, tarihin doğrudan bir uzantısı olarak tarifleyen açıklamaların aksine ideolojinin zamana ve mekâna bağlı olarak işlevsel kılınması, proletarya, kent yoksulları ve ezilenlerin anlam dünyasını kavrayan; Anadolu’nun tarihsel-sosyal devrimci dinamiklerini ortaya çıkararak mevzileri genişleten, bunun yanında devlet ve iktidardan, yani resmi İslam ideolojisinden arındırılmış İslam’la ilişkilenmek;
  • Pratik politikada, politikaya konjonktürel dinamik bir süreç olarak işlevsellik kazandırıp, gerçek yaşama değen, devrimci pratikle bunu süreğenleştirebilen devrimci siyasal davranış tarzlarının geliştirilmesi; devrimci eylemin yaşanır kılınması ve bu anlamda devrimci mevzilerin işçi hareketlerinden kent yoksullarına, gençlikten, kadın kurtuluş mücadelesine, Anadolu’nun tarihsel dinamiklerinden sosyal forumlara kadar geliştirilmesi ve genişletilmesi için “bilinç+eylem” diyalektiğiyle ön açıcılık ve an’a cevap olabilen ajitasyon ve propaganda faaliyetleriyle örgütlenmeyi büyüterek, devrimci varoluşun yapı taşlarını oluşturmak…