MAZERET – Fatih Aydın

İnsanlar bir şeylerden kaçmak için her zaman türlü türlü bahaneler üretip durumu gerekçelendirmeye çalışırlar. Bir anlamda, “kaçış” için kendi duvarlarını örerler. İşin ilginci, öne sürdükleri olgulara kendileri de inanır ve şartlanırlar. Bu durum iş hayatındaki çalışma koşullarında, siyaset alanında, sosyal paylaşımlarda, yoldaşlar arası ilişkilerde vb. kendini gösterir. İşte bu durumda kendisini ciddi bir sorun yumağının içine çekmiş olur. Bu duruma alışır ve alıştıkça kendi yabancılaşmasını üretir .

Kapitalizmin her alanda bir bütün olarak yaşama içerildiği günümüz koşullarında bu yabancılaşmadan kurtulmanın yolu, sistemi doğru çözümleyip alternatif duruşun yaşamın bütününe içerilmesinden geçiyor. Öncelikle günümüz koşullarında özellikle moral ve direncimizi dinç tutarak bir bütün halinde sisteme direnmeyi ve sistemin tahlilinde özüne inmeyi bir amaç olarak önümüze koymamız gerekiyor.

Görünenle yetinilmesi, egemen güçlerin çeşitli araç ve yöntemlerle yönlendirdiği bir durumdur. Bunun alternatifini kuramamak, panzehrini üretememek biçimsel yöntemlerle yetinmeyi beraberinde getirir. Yani, bir sporcunun, spordaki performans eksikliğini dopingle gidermeye çalışmasına benzer bu durum. Sorunu doğru tanımlayıp kalıcı çözümler üretmek yerine, an-gün kurtarılıp işin kolayına kaçılır.

Kimileri devamlı bir yakınma halinde serzenişlerde bulunur. Yanlış bir çıkış yaparak; kendisini ifade etmede, bir karşı duruşta itiraz olarak sunmaya çalışır bu yakınma hallerini. Halbuki bu ruhsal depresyon hali giderek insanı pasifleştiren, sistemi içselleştiren bir ruh halini almış olur. Bu “yakınma” halleri bir tür sakinleştirici işlevi de görür. Dolayısıyla geçicidir ve çaresizliği içinde barındırır. Anlık olarak etrafındakilerin ilgisini toplasa da işin sonunda geçici olduğu görülür. Bu durum, giderek kişide memnuniyetsizlik ve yakınma tekrarlarıyla çözümün yerini almaya başlar. Kolaya kaçıp hazıra konmayı koşullandırır.

İçerisi, dışarısı artık fark etmiyor. Ama tutsaklık, hapishane pratiği insanın bir anlamda aynası gibidir. Eğer ki doğru yerden tutup, doğru noktaya değebiliyorsa. Bu anlamda eşi benzeri olmayan da bir test alanıdır. İnsanın tutsaklığa kadarki tüm gelişimini, pratiğini ve birikimini adeta sınava sokar. Kendiyle yüzleşmede ortaya dökülenler kimileri için giderilebilecek bir eksiklikken, kimileri için ise tam bir kamuflaj malzemesi olarak algılanıp gerçekliğini örtbas etme aracıdır. Kişi bu durumda, yani tutsaklıkta kendini çok iyi tanır. Ya gerçekliğini kabul edip imkanlar dahilinde toparlanır ya da kabuğunu kalınlaştırarak dokunulması yasak bir tabuya dönüştürür kendini. Bir anlamda deneye sokulan nesnenin niteliğini açığa çıkarır zindan gerçekliği. Elbette amacımız insanları teste, sınava tabi tutmak değildir. Zaten bu durum kendiliğinden gelişen bir süreç olarak vücut bulur. Önemli olan bunu kavrayıp, içsel egolara yenik düşmemektir.

Kapatılma ve sınırlamadan ibaret olan hapishane gerçekliğine karşı alternatif üretmek durumundayız. En zorba hapishane insanın kendi kafasının içindeki hapishanedir. Bedreddin’in bu sözü birçok şeyi barındırır içinde. Sistem kişiyi sadece fiziken teslim almaz. Uygulamalarıyla düşünsel zeminine de müdahalelerde bulunup alan daraltmaya yönelir. Burada mekansal faktörlerin etkisi ikincil plandadır. Önemli olan “uygulamaya” karşı doğru yerden bir alternatif oluşturmaktır.

Aslında hapishaneler bir anlamda da rutin salınımlar yumağıdır. Sabah kalk, kahvaltı, televizyon, çalışma, voltada üç adım vb. Kendini tekrarlayan bu rutinin dışına çıkmak, çoğu kez biçimsel, şekli değişiklikler olarak algılanır. Halbuki bu durum da bir kaçıştır; günü kurtarmaktır. Bu şekli değişiklikler bazen hücre dışına çıkmak, yatağını değiştirmek, ters oturmak, el sallamak, vb. olarak hayata geçirilir. Ancak bunlar, kendini kandırmaktan başka bir şey değildir. Zira bu çözüm arayışları da belli bir zaman sonra rutine bağlanır. İnsan, kendi barutunu farkında olmadan bu tür şeylerle bitirir. Çünkü bunların dışında yapacağı pek bir şey yoktur.

Gerçekte olması gereken, anlık maddi değişikliklerin yerine alternatif bir günlük yaşam programı çıkarmaktır. Zamanı doğru değerlendirip, üretken ve geliştirici bir pozisyona oturmayla bu zorlu yolun yarısı kat edilmiş olur. Şahsen ben buna “düşsel firarları” da ekliyorum. Bu duruma hayal ve kendini tatmin deyip geçmemek gerek. Gerçeklikle kurulmuş bir düş, kişiyi esiri haline getirebilecek ruhsal açlıklara karşı koruyan bir sigortadır. Ama bir gerçeklik olarak bu griliğin yansıttığı maddi gerçeği bir an olsun unutmamak gerekir. Bir anlamda, “yüreklerdeki koşullar üstü sevdadır, zindan tipinde alfabenin harflerini ve F tipinde tretmanı çaresiz kılan…”

Hapishane gerçekliğinde, kişide dikişin tutmaması, “ben” duygusunu kolektifin üstüne koyması halinde biçimsel yöntemlerle kendini üretmeye çalışsa da barutun gittikçe tükendiğini göremez. Bu tür kişiler “yakınma” durumunda kendi kabuğuna dokundurmamak adına bastırılmış içsel egolarını hiç tereddütsüz dışarı çıkarırlar ve en sonunda kendi ayağına sıkmış olurlar. Bu ruh halini aşamayan, “anda” kendini gösterse de gerçekçi olamaz. Kişi ancak, gerçekten kendi içindeki bastırılmış duyguyu yendiği zaman düzelme yönünde adım atmış olabilir. Ki, bu adımları atmak ilk başlarda büyük bir özveri gerektirir. Zor olan bu adım atıldığı zaman gerisi de rahatlıkla gelecektir.

İnsanın derinlikleri bir okyanusun derinliği gibidir. Gizli alanları, bilinmeyen noktaları mevcuttur. Ama insanda gerçekten bir derinlik varsa ilk bakışta anlaşılır. Eğer derin değilse bile, kişiye göre değişen bir oluşumla kirlilik, bulanıklık, yansıma vb. nedenlerle derinmiş gibi görülebilir. Veya özel bir gayretle sığlık gizlenerek derinmiş gibi gösterilir.

Bu durum da metaya dönüşen bir malı pazarlamak için yapılan reklam ve makyaja benzer. Bir nesneyi pazarlamak için girişilen şekli değişiklikler. Ama malzeme ve içerik aynı…

Kişi, bütün imkan ve enerjisi ile, insanca yaşam için, yaşamın ihtiyaçları çerçevesinde soru sorup yanıtlarsa dönüşümünü sağlamak adına diyalektik çarkı döndürebilir. Başkasına öğretirken büyüklenmez, başkasının öğrenerek büyümesini kendi konumuna bir tehdit olarak görmez. Çünkü bir yarış halinde değildir. Çevresindekiler de rakipleri değildir.

Özellikle günümüzde sistemin topluma karşı algı yönetimini bir manipülasyon aracına dönüştürmesi karşısında kişinin bulanıklıktan arınması hiç olmadığı kadar önem kazanmıştır. Devrimciler de bunu tutarlı bir yöntemle, perspektifle hayatına nüfuz ettirmeli, bilgiyi öğrenme sürelerini ihtiyaca göre geliştirmelidir.

Gündelik yaşamımızda çoğu zaman farkında olmasak da yarını beslediğimizi bilmeliyiz. Kimi zaman sonuçlar üzerinden tartışma, değerlendirme yapma alışkanlığı her zaman geri düşüşü beslemiştir. Olayları, olguları, neden-sonuç yöntemiyle çözmeye kalkışmak bizim en ayırt edici özelliğimizi oluşturur. Maalesef ki kangrenleşmiş biçimde bu yöntemden bütünsel olarak uzaklaşıyoruz. “Parçada bütünü görme diyalektiği” çok güzel bir yöntem sunar bize. Bu bağı 20 kurma kabiliyetimiz eksikse ezbercilik gelişir ve insan onun esiri olur; üretemez, görünenle yetinmiş olur. Örneğin, özellikle yaşadığımız koşullarda insanlar analiz yapabilme yeteneğini geliştirmek yerine özneleşmiş özetler, yapılmış çözümlemeler üzerinden ezberlenmiş tekrarlarla yetiniyor. Bir şeyin aslını öğrenmeden, ilk olarak onunla ilgili eleştiriler öğreniliyor. Birikim yapmak yerine her konuya dair üç beş cümle ezberleniyor.

Toplumsal ilişkilerde insanların birbirlerine yabancılaşması kapitalizmle açıklanabilir. Fakat dostluk, yoldaşlık ilişkilerinde bu mesafeyi kapitalizmle açıklamak kolaycılık olur. İlişkilerdeki bu uzaklığın asıl nedeni gerçekliğini görmemekten ziyade kabullenememe ve kendiyle yüzleşmekten kaçınmak olduğunu söyleyebiliriz. “En uzak mesafe, iki kafa arasındaki mesafedir, birbirini anlamayan…” (Can Yücel). Yaşamsal duruştaki tutarlılığı özellikle doğru temelde kendimizle yüzleşerek, kendimizi her yönüyle dostumuza, yoldaşımıza açarak sağlayabiliriz. Aksi durumda kabuğumuzu kalınlaştırıp, kendi gerçekliğimizle yüzleşmezsek hayata dair her duruşta tutarlılığı yakalayamayız.

Mesela bir psikolog, hastasına “seni geren ortamlardan uzaklaş” telkininde bulunur. Ama bir devrimci olumsuz çoğu ortamdan kaçmak yerine o olumsuzluğu alt edecek yolları arar, mücadele eder. Devrimcilerin ayırt edici özelliğini ön plana çıkaran en önemli etkenlerden biridir bu durum.

Örneğin, ilişkilerde bir sorun yaşandığında yapılması gereken ilk olarak haklılık oranını ölçmek değil, “bu sonucun doğmaması için başka ne yapılabilir” sorgulamak olmalıdır; tekrarını önleyecek çözümlemelerde bulunarak rol almak daha geliştirici ve yapıcı bir durumu ortaya koyar. Bunun aksi yönünde, ne kadar haklı olunursa olunsun, ilişkileri soğutucu ve hatta bozucu atılan her adım öznel olur; bütünlüğün değil, kişinin kişisel ihtiyacını karşılar, ruhsal açlığını giderir. İşte bu da devrimcilik öncesi yaşamdan kalma küçük burjuva kişilik yapısıdır.

Yoldaşlar arasında kuşku, öznellik, kişiselleşmiş yakınlık (bir nevi çıkar ilişkisi)veya mesafe gibi, öfke de ilişkide bozucu bir faktör olarak ortaya çıkar. Onun içindir ki bizler bir yoldaşın ilişki dışına çıkarılması durumunda dahi çoğu kez bir öfke eşliğinde değil, bir kayıp ve üzüntü hissiyle karşılaşırız. Bunun aksi durumunda hareket eden kişi öncelikle kendine ve bütünlüğe büyük zararlar verir ve aslında halet-i ruhiyesinin de bir yansıması olarak görülür. Marks ve Engels, “her tarihsel evrede eski hatalar geçici olarak tekrar ortaya çıkarlar” demişlerdi. Bu, tarihin tekerrüründen ziyade, eğer yaşananlardan gereken dersler, doğru sonuçlar çıkarılmazsa ve bu dersler ışığında yenilenme gerçekleşmezse, tarih “trajik” bir şekilde tekerrür eder anlamına gelir. Toplumsal gelişim için de bu böyledir. Günümüzde, yaşadığımız bu süreçte artan yöntemsizliği ve özensizliği bir de bu açıdan değerlendirmek gereklidir. Artık günü kurtarma edimleri pek de işe yaramamaktadır.

“Yıkılmış kişi için genel doğrular yoktur. Kendi doğruları vardır. Ve kendi doğrularının yanlışlığını çok sonradan anlar” (Şeyh Bedreddin)

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*