Metin Kayaoğlu ile İslam ve Sol Çalıştayı Üzerine Röportaj

Soru 1: 23-24 Ocak’ta Balat’ta gerçekleştirilen İslam ve Sol Çalıştayı, birçok farklı konu başlığını birçok farklı kesimden gelen insanları bir araya getirerek soru ve sorunlara dair ön açıcı olmaya çalıştı. Bu noktada 2. İslam ve Sol Çalıştayı’nı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Aslında bu soruya 1. Çalıştayı dahil edip ve daha özel olarak İhsan Eliaçık şahsında simgelenebilecek olan bir kesimin faaliyetinin özel bir momenti olarak kabul edelim. İslam ve Sol Çalıştayı’nı da o çerçevede değerlendirelim.

Elbette, kendi başına bile önemliydi, 2 gün epey yoğundu. Öncelikle devletten kopma çabası ve yöneliminde olan İslami kesimlerin devrimcileşme bakımından yapısal sorunları var. Ben İslam’ın barış dini olduğu esprisini dehşetle dinliyorum. Kuranı okuyan, Muhammed’in, Dört halifenin tarihini bilen -bırakalım sonraki İslam tarihini- birinin barıştan bahsetmesi, şiddetten uzak durmayı salık vermesini şu tarihte, geçen yüzlerce yıldan sonra neye delalet ettiğini biz Marksist literatür bakımından gayet iyi biliriz. Bunlar en iyisi pasifistlerdir ve pasifistlerin verili düzenle eylemli işleri yoktur. Pasifistlerin meselesi basit itirazlardır. Bütün tarihi göz önüne alınca İslami arkadaşların ne Kuran’ın gerçeğini ne de İslam’ın tarihini ele almak bakımından teorik olmadıklarını düşünüyorum. Tenzih edeceğimiz kişiler dışında teorik bir bakışa sahip değiller. Bir tür sosyal evrimcilik içinde görünüyorlar. Bu çok ciddi bir problem bence. Buna karşılık İslam ve Sol Çalıştayı’na olumlu bakan sol, sosyalist, Marksist kesimler açısından bir iç eleştiri süreci yaratmak gerekebilir. Bunu biraz daha ileride değerlendirebiliriz. Daha yakınlarda yeni demokrasi dergisinde İslam ve Sol Çalıştayı üzerine bir yazı yayınlanmış. Katılan soldan insanları şöyle eleştiriyorlar, bir tür ödüncülükle, mazeretçilikle İslamcılara yaklaştıklarını aslında Marksizm ile dinin uzlaşmaz karşıtlığa sahip olduğunu söylüyorlar. Birinci önermede kısmi haklılık var bence; evet kalkıp Marksist ya da sosyalist kesimlerin aslında kendi başlarına yürütmeleri gereken bir özeleştiri sürecini verili durumda dışarıda olan bir kesimin karşısında yürütüyor olmalarında sorun var. Fakat Marksizm’in din ile uzlaşmaz karşıtlık içinde olduğu önermesi basitçe hem Teorik hem de tarihsel olarak yanlıştır. Bu arkadaşlarla tartışmayı Marksist edinimin dışında yapmaya bile gerek yok. Engels ilk Hristiyanların komünist olduğunu, Thomas Münzer in komünist olduğunu söylüyordu. Yani aslında İslami kesimde gördüğümüz teorisizlik, Marksist kesimlerde de var. Bakarsak, bir öğreti anlamında Marksizm’le sıkı bir şekilde donanmış görünüyorlar fakat Marksizm salt bir öğreti değil. Marksizm ucu açık, engin bir teori ve insan toplumlarının nerece olursa olsun yarattığı yüksek teori ve düşünceyle karşılaşmayı cesaretle kabul eden, göze alan bir teori. Bu bakımdan, Marksizm’in dinle uzlaşmaz olduğuna ilişkin İslam ve Sol Çalıştayı öncesinde ve sonrasında yapılan -bahsettiğim arkadaşlar nezdinde- eleştirilerin teorik karşılığı da yok. Marksizm ile din uzlaşmaz ifadesi elmayla armutu karşılaştırmadır. Marksizm ile egemenler, ezenler uzlaşmaz, düşmandır. Üstelik şu tarihteki İslam da demiyorlar, din diyorlar genel olarak din. Tarihten zamandan ve zeminden bağışık olarak din diyorlar. Tarihsel bilgi ve teorik bakımdan Net bir yanlış. Bu bakımdan ben, İslam ve Sol çalıştayından İslamcılar ve sola bakan İslamcılar ve İslamcılara bakan solcular bakımından 1. Dönem yaşandığını ve bunun bitmesi gerektiğini söylemiştim. Şimdi anlaşılıyor ki herhalde öyle geliyor ki bana birinci dönem bitmeyecek fakat 2. Dönemde başlangıcı yapılmalı. 2 taraftaki sorunlarla karşılaşmak bakımından da işe yarar gibi geliyor. Mücadele etmemiz gerekiyor. Birbirimiz karşısında özürcü, mazeretçi olmamamız lazım net tutumlarla bir şekilde ideolojik teorik kavgaya tutuşmamız lazım orda da eleştiriden de, özeleştiriden de sakınmadan mücadele etmemiz lazım yani İslam ve Sol Çalıştayına gelen sosyalistler ve gelmeyen sosyalistler arasındaki mücadeleyle gelen ve gelmeyen İslamcılar arasındaki mücadele çapraz bir şekilde gelenlerin kendi içlerinde de mücadeleye dönüştürülebilmeli başarıyla. Bu bakımdan nesnel olarak saptamak gerekirse iyi bir iş bu. Bu iş, çaba önemli, iz bırakmış bir çaba. Yaygın olarak İslami kesimlerde islamla pozitif ilgiye sahip kesimlerde esaslı etki yaratmıyor bu şimdilik öyle görünüyor ama olsun bu atılan tohum uzun bir yolun başlangıcı olmasından dolayı çok önemli.

Soru 2: Bu topraklarda İslam ve solun tarihselliği dünden bugüne baktığınızda nasıl bir gelişim izledi?

Cevap: Bu topraklarda İslam’da ezilenlerin devrimci mücadele tarihi, dolaysızca bugüne gelmiş bir veri olarak yok. Biz sadece bunu inşa ediyoruz. Biz sadece kesintilerden bağlantı kuruyoruz. Örneğin 1730’da Patrona Halil, belindeki peştamal ve şeriat isteriz nidasıyla ayaklandı. Bu önemli yakın tarihli aslında Bedrettin gibi şeyler var daha uzak. Yani bugüne gelmemiş bir şey bu. Patrona Halil isyanının bugüne taşınmış hiçbir izi, emaresi yok İslami kesimlerden. Daha yakın tarihlerde Türkiye’de kurtuluş savaşı zamanı ve daha sonra devlete karşı mücadele bakımından İslami kesimlerin kayda değer, önemsenebilecek hiçbir şeyleri yok. Bunu çok net bir şekilde yutkunmadan, vurguyla söylememiz lazım. Peki devrimciler bakımından? Devrimciler bakımından ise tam tersi geçerli. Devrimciler, bu topraklarda bağlantıyı bugünden tarihe uzattığımız bir ipte kesinti olmadan kesintisiz bağlantı bakımından söylüyorum- Mustafa Suphiler ya da Ermeni devrimciler Paramaz’dan bu yana gelen çizgi anlamında söylüyorum. İlk komünistler devlete karşı eylemli mücadele bakımından çok büyük sorunlarla karşı karşıya fakat nasıl ve ne şekilde ele alırsak alalım. Komünistler Devlete karşı mücadele etmeye yöneldiklerinde -İslami dışında- komünistler aslında tarihe kendi güçlerinin, kendi kütlelerinin üzerinde bir enerji bırakmışlardır -devlete karşı mücadele bakımından-. Düşünsenize, kesintisiz olarak 1971’den bu yana kesintisiz Türkiye devrimci tarihi açılmıştır diye kabul ederiz. Daha önceki devrimci olmayan mücadeleydi. O bakımdan çok önemsiyor değiliz 71’den önceki sol, sosyalist ve Marksist hareketin tarihini. 71’den bu yana Türkiye devrimci hareketi hakikaten cürmünden fazla yer yakmıştır devletle mücadele bakımından. Bu bakımdan, çok önemli bir eşitsizlik var: İslami kesimler ile sosyalist kesimlerin devrimci mücadele tarihi bakımından. Fakat biz bu konularda normatif ve duygusal olamayız. Devrimciler – sosyalist olan, İslami olmayan- enerjilerini tarihe bırakabilir ve İslami devrimciler yükselebilir bu konuda hiçbir ön yargıda ve tutumda olmamak gerekir diye düşünüyorum fakat genel durum bu.

Soru 3: İdeoloji verili tarihsel dönümün siyasal ihtiyaçlarına göre ve verili coğrafyanın tarihsel, kültürel birikim ve çelişkilerini göz önünde bulundurarak kurar. Bu bağlamda Türkiye devrimci hareketi zaman ve mekana uygun bir politik çizgiyi inşa etme noktasında nasıl bir gelişim seyri izlemektedir?

Cevap: Bu bizim bütün dertlerimizi ifade eden bir soru ama ben şunu tercih ediyorum. İdeoloji diyerek şunu ayırıyorsunuz bizim bir bütünlüğümüz var. Bütünlüğümüzün bir kesiti, parçası var o ideoloji. Halbuki, bizim bütünlüğümüzün tamamı bahsettiğiniz şekillenmeyi yaşar. Şöyle diyelim, epistemolojik ve ontolojik teori, felsefe anlayışımız, ideolojik şekillenişimiz, politik faaliyetimiz, eylem tarzımız, örgütlenme şeklimiz, şiar/slogan üretme mantığımız. Bunların hepsi bir mücadele biriminde yeniden üretilmek durumundadır. Eğer üretilmediyse, o mücadele biriminde zaten mücadelenin bütünlüğü ne anlamda? Kitleler anlamında örneğin. Mücadelenin bütünlüğü kurulamaz, sağlanamaz.

Soru 4: Marksizm’in birçok temsilcisi modernizm ve aydınlanmanın önermelerine yedeklenmiş durumdadır. Bu yedeklenme hali bütünsel anlamda sorunun nedenlerini yanlış tespit ettiği gibi çözümü de yanlış yerlerde aramaktadır. Egemen olan bu anlayışın yaratmış olduğu çarpık kavrayıştan nasıl çıkılabilir?

Cevap: Aslında sizlerin, bizlerin içinde bulundukları çaba tam böyle açıklanacak bir şey. Tam böyle bir durumdayız. Ucu açık bir süreç nereye evirileceği ne olacağı belli değil. Dışarıdan bize bakın biz dememiş miydik, biz diyoruz onlarca yıldır diye parmak sallayan aydınlanmacı dar Marksistler de var. Zaman zaman onların önermelerinin görüntüde ya da gerçekte haklılaştığı momentlerde oluyor. Yani kolay değil bu süreç. Fakat Marksizm gibi hakikaten post-modernizmin moda olduğu zamanlarda büyük anlatı derlerdi. Büyük anlatının aydınlanmanın devamı, tamamlayıcısı, aydınlanma misyonunun gönümüzde sürdürücüsü olmak gibi mütevazi bir yere kendini koyması ve buna razı olması Marksistlerin zaten tuhaf yeterince. Öncelikle bu ayrımı kurmamız gerekiyor. Evet Marksizm tarihsel olarak, aydınlanmanın ikliminde ortaya çıktı. Fakat buna Althusser’in bir benzetmesinden yola çıkarak biz, istenmeyen çocuk, piçi deriz. Marksizm’in aydınlanmanın tarihte devamı olması teorik ve politik olarak devamı olması esprisiyle özdeşleştirilemez. Bu zaten kendi başına bir teori anlayışına işaret etmektedir. Biz bunun tamamen dışında yer almak gerektiğini düşünüyoruz. Fakat buradan Marksizm peki aydınlanmanın, batının değil de doğunun, islamın evladı mı? Hayır, değil. Marksizm hakikaten ezilenlerin tarih boyunca ortaya çıkardığı -münhasıran ezilenler bakımından, özel olarak ezilenler için ve geçen yüzyılda da büyük başarılar elde etmiş bir büyük anlatı, yapı. Kendisini şu ya da bu düşünceyle hele hele aydınlanma gibi tamamen burjuvazinin tarih sahnesine çıkışıyla açıklanan bir şeyle kendini bağlamasının hiçbir anlamı yok, teorik olarak da yok, tarihsel olarak da yok. Marksizm’in ilk büyük tarihsel zaferi olan ekim devrimi aslında Bolşeviklerin bilincinin diyalektik bir süreciyle -çünkü Bolşevikler aydınlanmadan uzaklaşma konusunda süreçlerini yaşıyorlar, henüz tamamlamamamışlardı. Fakat paradoksal bir şekilde aydınlanmanın önermelerini reddettikleri ölçüde ilerlediler onu kabul ettikleri ölçüde durdular. O bakımdan, önce Marksizm’in kendini ezenler ile tarihsel ve teorik olarak karışmış olan ideo-politik yapılardan bağımsızlaştırması lazım. Buna aydınlanma, İslam ve Budizm her şey dahil. Bağımsız bir şekilde ortaya çıktıktan sonra Marksizm kendini bu kez yeniden üretme çabasına girer. Yeniden üretme çabası ise dolaysız, tümel bir çaba değildir. Bir takım somut yerlerde, mücadele birimlerinde yürütülür bu. Örneğin aydınlanmanın hala devrimci birtakım etkiler yarattığı, yürüttüğü o devrimci barutun tükenmediği bir mücadele birimi olduğunu varsayalım. Orada Marksistler aydınlanmacılıkla ilişkiye girebilirler. Hiçbir mahsuru yok. İslamiyet’in, Budizm’in, Hinduculuğun girebilirler. Önemli olan bu değil. Önemli olan 2 yabancının etkileşmesi fakat Marksizm bakımından önemli olan ve tayin edici olan sorun şu, Marksizm kendini her mücadele birimi bölgesinde, havzasında baştan- mecaz bir ifadeyle- yeniden kurar. Yeniden kurarken orada verili bütün ideolojik, politik, kültürel, geleneksel yapının içinde bulabileceği ezilen devrimci eğilimleriyle bağlar kurar ve onlarla özdeşleşir. Bu çok önemli bir ayrım bence, bağlar kurup ayrım yapması değil özdeşleşmesi. Neyse o olması. Marksizm kendini ancak öyle yeniden üretebilir ve dolayısıyla içinde bulunduğu mücadele biriminin maddi koşullarını değiştirebilir. O bakımından, biz bu tartışmanın teorik olarak geride bırakılması gerektiğini çok ısrarla söylüyoruz. Elbette tarihsel olarak geride bırakılması ancak bizim gibi düşünenlerin egemen olması ile mümkün olabilir.biz egemen olmadıkça bu tartışmayı sürdüreceğiz fakat teorik olarak geride kaldığını belirtmeliyiz. Bu tartışmanın aslında bir tarih öncesi tartışma Marksizm’in bugünü bakımından değil tarihi bakımından süren bir tartışma bugün Marksizm de tarihsel bir kalıntı olarak süren bir tartışma olduğunu bilmeliyiz.

Soru 5: ‘Hanif Marksizm’ olarak kullandığınız bir teriminiz var. Bu manada, bu terimin kendisini biraz daha açabilir misiniz?

Cevap: Hanif Marksizm, Marksizm’in bu topraklarda bu toprakların ikliminde, havzasında, evreninde yeniden öğretilme çabasına ilişkin bir başlangıç kavramı aslında. Bizler Hanif Marksizm de Marksizm’in kendini batıcı, aydınlanmacı, modernist, laik gibi bir takım ön kayıtlarla sınırlamasının önüne geçmek bunları tümden, bir çırpıda aşmak öte yandan içinde bulunduğumuz mücadele biriminde yönelmemiz gereken birtakım kesimler özne-nesne, özdeş kesimlerle ilişkilenmenin ilk adımı olmak bakımından Hanif, bu bölgeye, havzaya özgü bir terim bunu koyarak biz onlarla önsel yabancılar olmadığımızı ifade etmek istiyoruz ama bugüne ait bu. Fakat öte yandan biz Hanifle ek olarak evrensel bir Marksizm arayışı oluşturmaya da cüret ediyoruz. şöyle diyoruz; Marksizm her ne kadar 19. Yy ikinci yarısında tarihsel olarak ortaya çıkmış bir teorik-politik yapı olsa da bu yapı kendisini bütün insan toplumları tarihine dönük olarak yeniden kurabilir ve uzatabilir yani sınıflı toplumların başlangıcından itibaren ezen-ezilen mücadelesi içerisinde ezilenlerin -ama sadece ezilenlerin mücadelesi değil- mücadelesi içinde kendi Marksist ayrımını inşa etmek bakımından Marksizm kendisini bulur, bulabilir ve o çizgiden yola çıkarak dünyanın çeşitli havzalarında ve özel olarak içinde bulunduğumuz mücadele biriminde tarihten bugüne getirebilir bu çizgiyi. Biz böylece aslında ilerlemecilik denen reformcu tarihsel anlayışı üretim güçlerinin politik teorisi anlayışını reddetmiş oluyoruz özgür bir şekilde reddetmiş oluyoruz ve bu bölgede içinde bulunduğumuz mücadele biriminde Marksizm’in verili ideolojik politik kültürel yapılar ne ise, onların içinde kendisini bulacağı, özdeşeceği belki bizim kazıyarak çıkarabileceğimiz izler, gelenekler, bağlantılar ve varlıklar olduğunu düşünüyoruz.

Soru 6: Soyut gerçekte kapitalizmin yıkılması, somut gerçekte verili bir coğrafyada kurulu olan devletin tüm kurumlarıyla birlikte yıkılmasıdır, devletin her kurumuna cepheden eylemli bir duruş sergilemeyen, bir politik durum, kendisini Marksist olarak ifade edebilir mi?

Cevap: Sorunuz tam bana, bizim büyük önderimiz -teorik ve pratik anlamda- Lenin’in bir sözünü çağrıştırdı. Mealen şöyle diyor Lenin, “Marksizm bir ülkede bir düşünce olarak oluşur ideolojik akım olur ezilenlerin öncülerini örgütler ama yetmez ezilenlerin önemli kesimini faaliyete geçirir, hareket halindeki ezilenlerle bağlantılar kurar, onlar üzerinde hegemonya kurar ve iktidar aygıtına karşı mücadelede kudret ifade eder. İşte o zaman, Marksist hareketimiz bizim tamamlanmış anlamına geliyor diyor. Şimdi, sizin sorunuz da tam böyle gibi aslında; evet kapitalizm bir üretim tarzı olarak soyut bir varlık, bizim karşımızda kapitalizmi temsil eden, var eden devlet aygıtı ideolojik ve baskı aygıtlarıyla devletin kendisi. Devletin kendisini -ideolojik ve baskı aygıtlarıyla birlikte- bizim tam anlamıyla karşılayabilmemiz, karşı-devlet yaratabilmemiz zaten aslında bir anlamda ya ikili iktidar kurmamız ya da devrim yapmış olmamız anlamına gelir. Biz o zamana kadar her zaman istesek de devletin bütün boyutlarına devlete karşı mücadele etmeyi olduğu için başaramayız biz güç biriktirdikçe uygun güçler ortamında uygun şekillerde devlete karşı mücadele etmek durumundayız. O bakımdan, sorunuz tam olarak bir mücadele biriminde, bir ülkede devrimci mücadele sürecinin tamamını gören bir ufka sahip ve ben umarım bu ufku karşılayabilecek bir yanıtla sizi görebildim.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*