Nasıl Yaşamamız Gerektiğinin Kerterizi – Fatih Aydın

flock of migrating canada geese birds flying at sunset

Nasıl Yaşamamız Gerektiğinin Kerterizi – Fatih Aydın

“Yıkılmış bir kişi için genel doğrular yoktur. Kendi doğruları vardır. Ve kendi doğrularının yanlışlığını çok sonradan anlar”   Şeyh Bedrettin

Yeniye başlamanın heyecanı ile güne uyanmak. Bu aynı zamanda dayatılan ‘hafızasızlık’a karşı da büyük bir silah ve motivasyondur. Bir devrimci, devrimci gibi düşündüğü için değil, devrimci olduğu için devrimci gibi düşünür. Bunun nedenle, içinde bulunduğumuz toplumsal yapının değer yargılarıyla şekillenen birey, devrimciliğe adım atmakla birlikte içinde bulunduğu toplumsal yapıyı dönüştürme mücadelesini önce kendinde vermeyle işe başlar. Bu ilerlenilen yolda pusulanın şaşmamasını da koşullar. Birey kendisini bundan ne kadar sıyırıp değişimi kendisinde başarırsa toplumsal dönüşümün sağlanmasına o kadar katkı sunar. Bu aynı zamanda arkadan gelenlerin açılan yolda yönlerini kaybetmemesi için ciddiyetle ve kararlılıkla uygulanan bir devrimci yaşam biçimini her yönüyle oluşturmak demektir. Ama önce bir devrimci kendine “Neden devrimciyim?” diye sormalıdır.

Bilindik bir pasajdır. “Savaşçı kendine şu soruyu sorar: söylediğim şeylerin hepsini yerine getirmediğim çok oluyor. O zaman neden bu kadar çok konuşuyorum? Yüreği şu yanıtı verir: Sen düşüncelerini herkesin içinde savunuyorsan söylediklerine uygun bir biçimde yaşamak için çaba göstermelisin.”

Bireyin, birey olma haline gelene kadarki süreci biyolojik, sosyolojik,psikolojik miras ve çevre etkileşimleriyle başlar ve giderek nitelik halini alır. Bu hal fiziksel özelliklerinden cinsiyetine, karakterinden içine doğduğu coğrafyaya, ailesinden yaşamını sürdürdüğü sosyal şartlara kadar nasıl bir hayatın içinde olacağının belirtilerini sunar. Bu hayatın içinde seçtiği yaşam biçimi kendisini tanımasını sağlar; vicdanını, etik değerlerini, tutum ve tavrını davranışlarına yansıtır. Bu duruşun bütünselliği aynı zamanda bireyin sorumluluk alma yetisinin olup olmamasının da bir belirleyicisi olmaktadır.

Aynı zamanda insan maddi ve manevi koşullarındaki değişimin ideolojideki karşılığını hemen bulmaz.* Dolayısıyla özneye belirli bir konum sunar. Bu da süreç ve emek sorunudur. Bu değişim; düşüncelerini, alışkanlıklarını, bakış açısının değişimini koşullarsa da iç içe geçmişlik bu süreci yavaşlatan veya hızlandıran iç faktörler içerir. İnsanın maddi ve manevi her ihtiyacının metalaştırıldığı, hayatın yalın gerçekliğinin makyajlaştırılarak dekorlaştırılması, bir nevi modifiye edilmesi günümüz koşullarında sisteme bir bütün halinde direnmeyi gerektiriyor. Bir bireyin özneleşebilmesi için önce ‘kendisinde değişim’ diyoruz. Bu, içine doğduğumuz toplumsal formasyonun yarattığı küçük burjuva niteliğini bertaraf etmektir. Bu anlamda küçük burjuva niteliğinin kapsadığı alan daha çok ideolojik etki alanıdır. Bu etki alanı da örneğin; bir balığın içinde yüzdüğü gölün dışını tahayyül edememesiyle eş değer bir özdür. İçinde yaşadığımız sistemin dışını hayal edemeyecek bir umutsuzluk havası giderek etki alanını genişletmektedir.

Bu umutsuzluk yabancılaşma ile beraber daha da büyüyerek fikri dezenformasyonlara, etiksel erozyonlara dönüşerek ilişkisel dejenerasyonları, anlam ve değer bütünlüğünün kaybını da beraberinde getirmektedir. Kısaca en temel ve en genel anlamıyla “yabancılaşma” kavramına değinecek olursak “Yaratılanların yaratıcılara hükmetmeye başlaması” ile beraber teslim alma süreci olarak belirtebiliriz. Yaratılan nesne veya kavramlar dünyası ve değer yargıları git gide yaratanını esiri haline dönüştürür, edilgin kılar. Buna ideolojiler de dahildir. Bu edilgenlik dogmatizmi doğurur. Bunun için edilgen değil etken olmak kimi kalıpları da aşmanın, yenilenmenin ön koşullarından biridir. Kimi durumlarda ise mazeretler eşliğinde öne sürdüğü gerekçelere sığınan özne ‘kaçış’ı için kimi argümanlara sığınarak zeminini güçlendirmeye, sığlığını derinmiş gibi göstermeye çalışır. Bu kaçışını sağlam temellere oturtma çabasıyla teorik- ideolojik- politik argümanları sığınak haline getirir.

Hemen hemen tüm değerlerin erozyona uğradığı, insan ilişkilerinin obezleşmeye yüz tuttuğu, yaşamın oldukça fazla dejenere edildiği günümüz koşullarında toplum bir bütün olarak hissizleştiriliyor. Bunun yanı sıra parıldayan bir ‘gösteri toplumu’ yaratılmaya çalışılıyor. Sosyal medya bunun en önemli ayaklarından birisidir. Hakikati olmayan sanal yaşamların öyleymiş gibi sunumu ve ‹mış’ gibi yaşamak… Yenen yemekler, lüks arabalar, teknolojik aletler, güzel evler, elbiseler, vücut güzellikleri, teşhircilik vs. makyajlanarak piyasalaştırılıyor. Emeksiz ilgi görmek, olmayan nitelikleri paylaşmak, kendini ispatlamaya çalışmak vb. gerçekte kimliksizliğin tezahürleridir. İnsanlar arası rekabet bu değersiz yargılar üzerinden artıyor. Maddi ve manevi tüm ihtiyaçlar metalaştırılıp ‘pazar ilişkisi’ yaşama içselleştiriliyor. Buna direnmenin yolu doğru bir yöntemle sistemi çözümleyip alternatif duruşların sağlanmasından geçiyor. Bu toplumun genel itibariyle sistem içindeki, sistemin ‹ideolojik aygıtları’na teslimiyetle alakalı bir durumdur. Sistem sorgulamayan bireyler yaratma peşindedir. Verileni alan biat eden insan tipini yaratmaya uğraşır.

İnsanın tarihsel gelişim seyriyle beraber, önüne çıkan olguları çözümleyebildiği oranda insan, yaşamı kendisi için anlaşılır kılmaya başlar. Bu anlamda insanın ilk eylemi sorgulamadır. Bulunduğu çevreyi, doğanın kendisi ile arasındaki bağı; doğanın insan ve diğer canlılar üzerindeki etki ve tepkisini bilince çıkartarak gelişim ve değişim sürecine varlığıyla dahil olur. Bu diyalektik süreçte binlerce yıllık kültür, etik değerler, yaşam koşulları, yaratılmış oldu. Sınıfların ortaya çıkmasıyla beraber egemenler sınıfların yarattığı ve toplumun kılcal damarlarına kadar işlemeye çalıştığı kendi sınıf ideolojisiyle sistem karşısında sorgulamayan , verilenle yetinen, kaderciliği ve şükür etmeyi empoze edip toplumun ve bireyin sorgulama özelliğini elinden almaktadır. Toplumu bu yaşam tarzının bir parçasıymış gibi konumlandırmaya çalışır.

Toplum bu yaratılan gösteri toplumunun ne kadar farkındaysa o denli de ona karşı bir mücadele başlar. Mücadelesinin ana ekseni günlük karşılaştığı olgular, olaylar ve içinde bulunduğu koşullar üzerinden temellenir. Günümüz konjonktürüne baktığımızda da ilk önce özne olan birey günlük yaşamındaki değişim ve dönüşümü tamamlamak zorundadır. Bu başarıldığı oranda toplumsal dönüşümün tamamlanmasına dönük girdilerde bulunur, edilgenlikten kurtulur. Her ne kadar toplum bu ‘öğretilmiş alışkanlıklarla’ (buna içkin refleksler, kavramlar, yaşam, edilgenlik, çaresizlik, algı, kader, vb…) hayatını idame ettirilmeye alışmışsa da özne olan birey bu dönüşümü gerçekleştirmek için önce kendinde olan bu alışkanlıklardan sıyrılması gerekir. Zira bu birey kendinde değişimi sisteme alternatif olarak kurup, onu dönüştürmek üzere kendi özgür iradesiyle devrimciliği seçip eşsiz bir ufkun tarifsiz güzelliklerini işaret eder. İşte bu tarifsiz güzelliklere doğru koşarken devrim; sızlanmayacak, yakınmayacak ama sorgulayabilen inisiyatifli karakterler ister. Çünkü bu koşu , emek ve bedeli gerektirir. Bu emek aynı zamanda sistemin dayattığı yabancılaşmaya karşı alternatifli, bütünlüklü bir duruş halidir. Bu duruşu korumak zoru başarmanın bir yaşam biçimi haline getirilmesiyle sağlanabilir.

Burada inanç ve irade başat bir rol üstlenir. Bu iki olgu da kendini “zor”da daha belirgin kılar ve bu yolda sınanmaya tabi tutar. Bu sınavı başaramayanlar ya kendi sığlığını derinmiş gibi gösterip bir kenara tutunmaya çalışır ya da tasfiye olup yolun ilk ayrımından saparak değersizleşip yitip gider. Bunun bir diğer yansıması da artık özneleşen kadronun zamanla yenilgi, yılgınlık, tükenmişlik halini kolektifin içine yansıtarak bozgunculuğa başvurmasıdır. Bu da kendi için bir perdeleme işlevi görür.

Kolektif canlı bir organizmaya benzer. Sürekli kendini yenileyen, değişim ve dönüşümü kendi bütünlüğünde kadrolara yaygınlaştıran ve kadrolardan beslenen; tanıyan, kavrayan, sorgulayan, anlayan kadrolar yetiştirir. Küçük burjuva insan karakterleri, kendini sorunlu yapısıyla dayatıcı tipteki kişilikler bu olgulara karşı her zaman refleks gösterirler. Aslında yılgınlık ve yenilgi de buradan başlar. Zira bu karakterler yenilgiyi baştan kabul edip ortamı dejenere etmeye kadar götürebilir. Ne ki, kısa sürede kendini açığa çıkaran bu kişilikler vücudun safrasını atması gibi kolektifin dışına savrulur.

Kolektif bilincin gelişmesi için ise kadrolaşmanın sağlanması gereklidir. Kolektif insanların belli bir ideolojik çerçevede birleştiği bir yapılanmadır kadro. Mücadele etmek ya da etmemek; kalmak ya da gitmek, bunlar için oldukça fazla gerekçeler üretilebilir. Sorun hangisine niyetlenildiğidir. Bugün bilinç ve yürekleri teslim alan ve gelişimin üzerine bir bütün olarak örtülen/örtülmeye çalışılan şalı kaldırmak yeni kadro tipinin en asli görevlerinden biridir. Kadro bunu bilince çıkartarak büyük bir inanç ve özveriyle hayatına içkin kılmak zorundadır. Dimitrov’un “Biz bir bilimsel topluluk değil, sürekli ateş hattında olan bir mücadele hareketiyiz.” sözü devrimcileri oportünist-reformist kesimden ayıran en önemli özelliğin ifadesidir. Genel bir tespit olarak söylenebilir ki devrimci hareketimizin kadro yapısı başarısızlık ve inançsızlık sarmalından sıyrılarak, hem kendisine ve kolektifine hem de tarihsel materyalizmin bilgisine olan güvenini yeniden tesis etmelidir. Kadrolaşmayı “Marksist-Leninist teoriyi bazı Marx ve Lenin okumalarını aşan bir birikim olarak kavramaksa, bize kazandırdıklarından bazılarını; teorik perspektif açıklığı, küçük olguların ardındaki büyük kurguları görme, yürüyen günlük çalışma içinde büyük idealler uğruna mücadeleyi hissetme yeteneği olarak sayabiliriz. Evet, kadro küçük olguların ardındaki büyük kurguları görebilme yetisine sahip olmalıdır. Bu olgu Leninci Marksizmin yöntem kılavuzluğudur. Bu kısmı değerli bir yoldaşımızın belirttiği gibi bitirecek olursak: “Düşmana kin duymayan, davasına amaçlarına aşkla bağlı olmayandan iyi devrimci olmaz. Belki anlık kinini kusabilir; bir kadro mu? Asla…”

* ‘İdeoloji’ kavramı, “Toplumsal yaşamda anlam, gösterge ve değerlerin üretim süreci vb.” birçok anlamı içinde barındıran kapsamlı bir kavramdır. Genel tanımı itibariyle politik, felsefi, ahlaki vb. düşünceler toplamıdır; yaşam biçiminin oluşturulmasıdır.

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*