POLİTİK SINIF MÜCADELESİ – Fatih AYDIN

Politik Sınıf Mücadelesi – Fatih AYDIN

“Hazır olmayan şeyi en keskin fikir dahi hayata çağıramaz ve fikrin nefesi kendisine değmedikçe, en hazır olan şey dahi hayata kendiliğinden doğmaz.”

Bischoff – Paris Komününden Sonra

Tarihsel yaşamın içinde eyleyen toplumun ilerlemesinin gerçek kaynağının fikirler olduğunu ileri süren aydınlanmacı ideoloji, insanların bilinçlerinde beliren ‘’yanlış’’ fikirleri atıp yerine ‘’doğru’’ olanları yerleştirme mücadelesiyle toplumu daha “modern’’ düzlemde ‹›akıllanarak›› değiştirebileceğini ileri süren argümanlar üretir. Bu aynı zamanda toplumun edilgen bir tarzda ilerlemesini koşullayan (zahmetsiz ‘’güzel olana’’, özgürlüğe varma) ‘’aklın aydınlatıcı ışığının’’ önünü açan tutkunun da gelişimiyle elde edilebilmektedir.

Materyalist felsefenin reddettiği bu belirlenimi Marksizm, toplumun içinde var ola – akla gelen gerçek çelişkileri ortaya çıkararak ve bunun devamında dönüştürücülüğü sağlayacak pratik etkinliği hayata geçirmeye çalışır. Bunun en basit ifadesi toplumun gündelik hayattaki karşılaştığı bütün çelişkilerin ortaya çıkarılıp, gerçek yaşam sürecini temel alarak değiştiricilik misyonuna adım atılmasıdır. Bu aynı zamanda nesnel gerçekliğin somut karşılıklarının ortaya çıkarılması ve buna uygun mücadelenin geliştirilmesidir. Yani politikayı konjonktür ve dinamik bir süreç olarak ele alıp tarihsel geçmiş ve tarihsel gelecek arasındaki bağı kurarak perspektif geliştirmektir. Dikkat edilmesi gereken husus, konjonktürün salt onun getirdiği belirlenimden ele almamak olmalıdır. Bu durum tıkanıklıkla beraber tükenmişliği de doğurur ve kendiliğindenci bir bekleme pozisyonuna geçer.

Bu açıdan doğru pratik temelde ideolojinin hayata geçirilebilmesi için birey önce kendini değiştirmekle işe başlar. Kolektif bilinçle beraber toplumun öz bilincinde dönüşümü sağlamaya çalışmakla devam eder. Bunun için yaşadığı toplumun değer yargılarını, reflekslerini tanımak; ona yönelmek ve bu diyalektik bağla eylemli olma halini sentezleştirmek gerekir. Hayatın, toplumsal ilişkilerin ve kültürünün içinde olunamadığı takdirde ne toplumsal ‘’asabiyetin’’ refleksleri tanınabilir ne de devrim iddiasıyla dönüştürücü, taşıyıcı bir misyonla devrimci olunabilinir. Bu aynı zamanda örgütlenme sorununa da işaret etmektedir. Ve bu sorun kolektif bilinç ve onu oluşturan özneler tarafından sorgulanmalıdır. Toplumun ‘’siyasal davranış yatkınlıkları ve alışkanlıklarını’’ doğru çözümleyemeyiş ve toplumla ilişkide esnekleşememe hazır reçetelerle politika belirleme hali, dar-vulger ekonomik temelli bir kurgunun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Yapılması gereken toplumsal dönüşüme katkıda bulunacak politikalar üretmekse eğer, hayatın içinde karşılaşılan sorunları da ortaya çıkarıp çözümlemesi yapılmalıdır. Uzun bir süredir sistemin içinde olduğu yapısal kriz ekonomik ve toplumsal yıkımla beraber siyasal, kültürel, sanatsal, düşünsel zemini de yozlaştırarak etki alanlarını genişletmektedir. Ekonomik zor (sömürü ilişkileri) ve siyasal zor (devlet ile) genişletilen bu alanlara karşı geliştirilecek politika sınıf mücadelesinin yapı taşını oluşturmaktadır.

Sınıf mücadelesi ise sadece işçinin olduğu yerde; fabrikalarda, grev alanlarında vb. yerlerde yapılamaz. Bu mücadele yaşamın her alanını kapsar ve bu alanlarda mevziler oluşturarak siyasal gücü yapılandırmayı koşullar. Örneğin işçi sınıfına dönük, işçiyi çaresiz kılan esnek üretimin çözümlenmesi giderek yalnızlaştırıcı, sınıf aidiyetlerin koparıcı, birlikteliklerini yani kolektif bütünlüklerini parçalayıcı sürecin önüne geçebilmek için “öncü keşif kolunun” siyasal varlığıyla beraber bu alanlara nüfuz etmesi gerekmektedir. Bu açıdan işçi sınıfının kolektif hareket edebilmesini önleyen mekanizmaların bulunup ortaya çıkarılması “kendi için sınıf”olma açısından önemlidir.

İçinde bulunulan yapısal kriz sürecinin kitleler üzerinde yarattığı korku, yılgınlık, teslimiyet ve çaresizliği aşmanın tek bir yolu devrimci siyaset tarzının doğru politik temelde eylemli yaşamın her alanına nüfuz edip mücadele mevzilerini genişletmek ve geliştirmektir.

 

 

Neoliberal politikaların yıkıma uğrattığı toplumsal yaşamın kendisidir. Sanayiden hizmet sektörüne, tarımsal üretimden güvencesiz çalışma koşullarına, toplumsal kaynakların yağmalanmasından bu kaynakların; arazilerin, ekin alanlarının, meraların yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çekilmesine, ranta dayalı doğanın tahribatına kadar hayatın her alanını etkileyen, dejenere eden, bozuma uğratan, işçi sınıfını, kır ve kent yoksullarını daha da yoksullaştıran ve yoksunlaştıran; etnik, dinsel, mezhepsel, cinsel mücadelenin etki alanlarını kısıtlayan faktörleri göz önüne alan ve politika geliştiren devrimci siyaset tarzı, azınlığın çıkarları uğruna çoğunluğu yalan, demagoji, tehdit ve zorla sönümlendirmeye çalışan siyasal aygıtı ancak devrimci politik sınıf mücadelesiyle geriletebilir ve buradan çıkış yolunu tayin edebilir. Bu da salt politik söylemlerin geliştirilmesiyle değil, bunun pratikle sentezleşmesiyle elde edilir.

Mücadeleyi dar sınıf perspektife endeksleme, kurgunun buradan kurulması birçok olgunun kaçırılmasını beraberinde getirmektedir. Kaldı ki dar sınıf perspektifinde hareket hali bile genel tanımı dahi oldukça dalaştıran bir pozisyona sıkıştırılmaktadır. Yani bunun dahi hakkının verilemediği uzun bir zaman diliminde oyalanılan eyleyiş tarzı kendini göstermektedir. Aslında bu durum sosyo-psikolojiyle birebir bağlantılıdır.

Çünkü –bu bahiste– “işçi sınıfçı söylemler” belirli dönemlerde bir “kaçış” seremonisine dönüşmüş durumdadır. “Dışarıdan işçilik” bir yandan işçi sınıfının devrimcileşmesi umuduyla beklemeciliği yeğleyen duruş; diğer yandan günü kurtarma arayışlarında oyalanan kendiliğinden hareketi kendiliğindenliği bırakıp demagoji nesnesine dönüştürme eğilimi. Bu durumun belirginleştiği dönemlerin analizini yapmak önemli ve gereklidir. Basitçe ifade edilebilir ki, mücadeledeki durgunluk, yılgınlık ve pratik devrimcilikle bütünleşememe hali, toplumun içinde nasıl konumlanacağının bilinmezliği neticesinde dışarıdan, yani kendini sınıfın içinde var etmeden, onu tanımadan işçi sınıfına dönük gerçek politika üretememe ve siyasal tarzı ortaya koyamama hali (ve tabi genel mücadele alanına) hazır reçeteler halinde çözümlemeleri beraberinde getiriyor. Bu açıdan ülkede gerçekleşen irili ufaklı işçi direniş ve grevlerine ve buna dönük siyasal zora (devlet) yaklaşım da devrimci siyaset tarzından oldukça uzak oluyor. Ve bu “dışarıdan işçilik” genel edilgenlik halinin perdelenmesi aracı olarak kullanılıyor.

İşçi sınıfı toplumsal mücadele alanında rol üstlenme kapasitesini özellikle son dönemlerde irili ufaklı direniş ve grevlerde göstermektedir. Sınıfın militanlığın açığa çıkarabilecek girdilerden yoksunluk, daha açık bir ifadeyle önderlik sorunuyla beraber ekonomik ve sosyal koşullar mücadelenin ileri taşınması açısından engelleyici bir faktör olarak açığa çıkıyor. Ekonomik ve siyasal zora karşı geliştirilemeyen pratik politika ise benzer pratik etkinliklerin sönümleşmesini beraberinde getiriyor.

Öte yandan işçi sınıfı/ proletaryanın devrimciliğini önsel olarak kabul eden tarihsel dar kavrayış, bir türlü kendiliğinden devrimcileşemeyen proletarya karşısında umutsuzluğu giderek arttırmakta, hatta ülke özelinde ‹›siyasi faaliyeti sadece seçimler olan işçi sınıfının sistemi güçlendiren bir eğilim göstermesi›› bu kavrayışta ciddi hayal kırıklıkları oluşturmaktadır. Bunun neticesi ise batı Marksizm’in koşulladığı toplumsal dönüşümü sağlayacak farklı “faillerin” aranış halinin belirginleşmesi ve sınıf perspektifinden kültürel kimlik alanına kayışın gerçekleşmesidir.

Sınıfın varlığını sadece ekonomik değerler üzerinden ele alıp, toplumsal süreç üzerinden açıklayamayan ve buna uygun pratik sergileyemeyen, etki alanlarını genişletemeyen, politika üretemeyen pratiksizlik devrimci siyaset mücadelesinde edilginlikten kurtulamaz. İşçi direnişlerinden bir örnek verecek olursak; 2015 yılına neredeyse damgasını vuran metal işçilerinin ayaklanışı (Seka, Tekel direnişi, Soma-Ermenek maden katliamı, toplumsal sınıf açısından Gezi Haziranı, 3. Havalimanı direnişi vb. isyan, direniş ve grevler de dâhil ) birçok olgunun da ortaya çıkmasını sağlamıştır. Tamamıyla kendi öz çelişkilerinden kaynaklanan direniş bir reaksiyona neden olarak metale bağlı birçok sektörü kapsadı. En önemlisi Renault direnişiydi. Günde 1200 araba çıkan ve yan sanayi olarak da başka firmalara araba parçaları üreten bu sektördeki direniş sadece ülkeyi değil, Avrupa’yı da etkisi altına almıştı. Genel tepki işverene ve sendikasına (MESS), işverenin önünü açtığı Türk Metal Sendikası’na ve toplu iş sözleşmesine idi. Burada, örgütlenememe sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun ana kaynağı ise benzer direniş ve grevlere yaklaşım tarzıdır. Bu yaklaşım tarzını da büyük oranda “destek verme” oluşturmaktadır. Bunun sonucu ise siyasal aygıtın manipülasyon oranıyla marjinalleştirme olgusudur. Klasik yöntemden, ezberlenmiş reçetelerden çıkılamadığı müddetçe manipülasyon nesnesi olma halinden kurtulunamaz.

Sermaye, burjuvazi tabandan gelen dalganın rüzgarını ensesinde hissettikçe bekçisi olan siyaseti devreye sokarak rıza ve baskı altına aldırmaya çalışırlar. Dil ise yığının duygusunu ön plana alacak bir evreye dönüşür; “milli ekonomi, millilik, ülke kalkınması, işlerine sahip çıkma, yasadışı eylemlere girilmemesi, dış mihraklar, vb.” Nasıl ki 1920’ler de “Türk İşçisi” ön plana alınıp demagoji nesnesi kılınıyorsa, bugün de benzer söylemler öne çıkmaktadır. Buna karşı alternatiflerin yaratılabilmesinin koşulu doğru yol ve yöntemlerle politik sınıf mücadelesinin geliştirilmesidir. Bu başarılamadığı oranda bir yandan işçi sınıfına duyulan güvensizlik artarken, diğer yandan işçi sınıfının çıkarlarının dar ekonomik politik eksende çakılı kalmasına neden olur. Bu eksenden onları çıkaracak olan sendikalar değil “kendi için sınıf” olma bilinci verecek olan devrimci siyaset tarzıdır. İşçi sınıfı ve emekçilerin, kent yoksullarının, ezilenlerin üzerinde uygulanan ekonomik, sosyal, psikolojik, kültürel talan ve zulmüne; sömürüye ve sömürgeciliğe karşı proleter devrimci pratik ve siyaset tarzını birleşik mücadele perspektifinde hayata geçirmek ve bunun için öncelikle devrimci öncülük sorununun çözülmesini sağlamak gerekmektedir. Proleter devrimciliğin ve militanlığının ön koşulu ise teorik yeniden üretimin geliştirilmesiyle beraber Türkiye proletaryasının ve ezilenlerin devrimsel dönüşümünü sağlayabilecek kriterleri ortaya çıkarmaktır. Bu da tarihsel ve gelecek bağlamlı Türkiye proletaryasının ve ezilenlerin analiziyle, sınıf devrimciliğinin tanımı, niteliği, etki alanı ve pratik izdüşümünün doğru temellerde, Leninci-Marksizm’in kılavuzluğunda kurmayla gerçekleşebilecek bir olgudur. Kendi tarihsel yapı taşlarından gelişebilecek bir devrimi koşullamak için bu açıdan teorik olarak yenilenmek, politik eksenin genişletilmesi, pratikte yaratıcılığı ve ideolojik temelde yerelleşme mücadelesini geliştirmek gerekir.

 

 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*