ROMANLAR İYİDİR – Ali Deniz Kılıç

SONY DSC

“Anlamıyor musun? Suçumu kopyalayacağına pişmanlığımı paylaş”

Dublörün Dilemması-Murat Menteş

Yıllardır romanları, “yazarların işkembelerinden sallayarak uydurdukları hikâyeler” şeklinde yaftalayan/karalayan ben, şimdilerde nasıl bir roman önereceğimi düşünüyorum kara kara… Zaten yazıların giriş cümlelerini kaleme almak sancılıdır… Mahcubiyet yüklü mazim sancıyı ağırlaştırıyor.

Bununla beraber… Romanlar ile aramda geçen talihsiz anılardan ibaret olan geçmişimi değiştirmekte kararlıyım. “Geçmiş bu nasıl değişir?”  demeyin… Elbette bir şeyler olmuş-bitmiştir, bunlar değişmeyecek… Ama tüm bu olmuş-bitmişlere bakış açınızı değiştirirseniz, “baktığınız şeyler değişmese de, ‘gördükleriniz’ değişecektir”

Bu tezi sınamamız lazım, seyirciler arasından bir gönüllüyü sahneye alabilir miyiz? Hadi ama! Tamam, ben çıktım, telaş yok… Mesela ben düne kadar ilk tutsaklık dönemime bakıyordum ve Marksist klasikleri tekrar tekrar okumuş bir Aliço görüyordum. Şimdi ise… Yani romanlar ile yürüttüğüm çözüm sürecinden sonra… Aynı döneme bakıyorum ve sadece Oblomov ile başta Yar Yayınları olmak üzere, sosyalist-gerçekçi devrim romanlarını okuyarak kendini tozpembe -ya da toz “kızıl”- bir âlem ile sınırlandırmış görüyorum…

Sancılı girişi, bir tutam muammayla takviye edilmiş gevezelik ile atlattık sayılır. Evet, “romanlar önemlidir” mesajını hala veremedim, bunun farkındayım… Tüh, aksilik bu ya, sinsice vermem gereken gizli mesajı da ağzımdan kaçırmış bulundum! Durum “romanlar iyidir çünkü…”  diye başlayan bir cümleyle toparlanamayacak kadar kontrolden çıktı fakat hakikaten roman okumak lazım yani…

Meselenin “çünkü” boyutunu tümdengelimce değil de tümevarımca bir metodla izah etmek daha iyi olacak gibi… Yani önereceğim romandan “çünküler” çıkarsayarak…

Dublörün Dilemması-Murat Menteş

Murat Menteş’in romanlarını hep pazartesi günleri okurum. Burada demir kapının en çok çalındığı gün pazartesidir… Kantinimiz gelir, haftalık telefon hakkımızı kullanırız, gelen mektuplarımız dağıtılır -tabi varsa, vefasızlara ince bir sitem olsun- … Aynı pazartesilerin akşamları, haftada bir tek o akşamlar ise, televizyonun başına geçerim, malum “Çukur”  var… Murat Menteş’i pazartesileri okuyorum, yoksa hemen bitiyor, hemen! Ara veremiyor insan, kilitlenip gidiyorsun romana… Ben de “güzel şeyler kısa sürer” klişesini yapı-bozumuna uğratmak için, demir mazgal şakırtılarıyla yüklü, zorunlu molalar ile karakterize olan Pazartesi günlerini seçiyorum Murat Menteş’i okumak için… Sanırım bu durum semptomatik bir şeyin yansıması benim nazarımda çünkü ufakken de eti cinlerin önce kenarlarını yerdim, ortasını en sona bırakırdım… Dondurmanın önce külahını yerdim, rengârenk dondurma toplarından bir pisa kulesi yaratma riskini göze alarak… Neyse…

Murat Menteş’in dili, üslubu bence kategoriler üstüdür… Milletin zamanında somurtkanlıklarıyla nam salmış yakınlarını Cem Yılmaz’ın gösterilerine götürdüğü gibi, ben de “kitap okumaktan sıkılıyorum” diyenlere bir doz Murat Menteş enjekte ediyorum, sonuçlar hep pozitif…

Romanların kurguları hem merak uyandırıcı hem de sürprizlerle dolu… Ne yapıp ediyor, tüm tilkilerin kuyruklarını birbirine bağlıyor en sonunda… Üstelik göze batırmadan, zorlamadan, adeta tereyağından kıl çekercesine… Hani bir sürü anahtarı denersiniz de olmaz, en sonunda doğru anahtar “cuk” diye oturur ya kilide tam da öyle… Romanları Tarantino filmleri gibi vesselam… Hani insan “bu romanların filmleri çekilmeli…” diye düşünmeden edemiyor. 

Ortalama bir devrimci tutsağın “bam” diye soracağı soruya gelelim hemen: “Romanlar politik mi?”. Cevap, politik olma halinin nasıl tanımladığına göre değişir elbette. Murat Menteş, “Dünya’yı Sarsan On Gün”deki gibi Ekim Devrimi’ni anlatmıyor. Eğer politik olmak buysa… Ama kapitalizmden, düzenden bağımsız olmayan “hayatı” anlatıyor, bu hayattaki “insanları” kurguluyor mesela… Ve Dublörün Dilemması’nda Çakal Carlos’tan alıntı yapacak kadar, “Ebu Zerr Ğifari’den daha asil bir tek para babası düşünebiliyor musunuz?” diyebilecek kadar “bizim taraftan” biri…

Murat Menteş’in roman karakterlerinin de isimleri bir garip oluyor, garip ve imalı… Dublörün Dilemması’ndaki esas karakterler Nuh Tufan ve İbrahim Kurban gibi… Ebu Zer hayranı olan, ezilenlerin İslam’ını hayat felsefesi bilen karakter İbrahim Kurban’dır mesela…

Nuh Tufan ise daha öncü bir tip. Öğrenci olduğu zamanlarda, öğretmenlerin baskılarına, hakaretlerine karşı “Afili Filintalar” gizli çetesini kurarak, Pink Floyd’un hayallerini gerçek kılabilecek kadar da cesur… “Afili Filintalar” önce bir manifesto yayınlıyorlar, sonra da uyarılara kulak asmayanları cezalandırmaya başlıyorlar. Yani okulu zindana çevirmeye çalışan öğretmenleri… Gizliliğin yarattığı çekicilikten de faydalanan “Afili Filintalar”, okulda “komünizm hayaleti” gibi dolaşmaya başlıyor… Afili Filintaları okurken, liseli olduğum dönemler gelmişti aklıma. Dev-Lis’in Afili Filintalardan öğrenilebileceğini, bir şeyler devşirilebileceğini düşünmüştüm… Bu yaratıcılıktan faydalanılması gerekiyor, bu hayal gücüne ihtiyaç var…

Bir de Şant-Ajans meselesi var Dublörün Dilemması’nda… Yine Nuh Tufan’ın öncülük ettiği bir oluşum… Şantaja atıf yapan bu oluşum, aslında sabotaj ile daha çok ilişkili gibi… Ne yapıyor bu Şant Ajans; kurtlar sofrasında rakip olan iki meyve suyu firmasından biri, diğerini “karalamaları”için Şant Ajans’a başvuruyor… Şant Ajans’ın zaten tiyatrocu olan elemanları da kâh taksilerde yaptıkları kurgulu muhabbetler ile kâh kalabalık AVM’lerde karalanacak firmanın meyve suyundan kurt çıktığı enstantaneler canlandırarak görevlerini icra ediyorlar… Ve firma iflas bayrağını çekiyor. Kapitalizmin zayıf karnı olan “toplumsallığını”“yeniden üretim alanlarını” hedef alan pratiğiyle Şant Ajans oldukça kafa açıcıdır… Vakti zamanında Sütaş grevindeki işçilerle dayanışmanın ötesine geçmek isteyen Genç-Sen’in Şant Ajans’tan öğrenebileceği şeyler olabilir sanki… Bu noktada “romanlar politik mi?” sorusu kendiliğinden cevaplanıyor gibi?

Murat Menteş’in Dublörün Dilemması romanından bahsettik ama Ruhi Mücerret romanı da, kapitalizmin insanları nasıl yürüyen billboardlara çevirebileceğine dair fantastik kurgusuyla bir başyapıttır… Ya da Chuck Palahniuk’un Dövüş Kulübü romanı mesela, oradaki garson kılığındaki “yemekli davet sabotajcıları”, “Kargaşa Projesi”… Bunlar hep okunmalı bence… Ama yerim bitti, yoksa daha Orhan Pamuk’un “Kafamda Bir Tuhaflık” romanındaki Bozacı Mevlut’tan bahsedecektim… Artık onlar da heybemde kalmış olsun şimdilik…

Velhasıl romanlar iyidir… Çünkü… Çünkü’sünü ben de tam anlatamıyorum ama okuyunca, siz de benim gibi “çünküyü” hissedeceksiniz, aklınızda çakan kıvılcımların eşiğinde…

10 Nisan 2019