RÜYALAR VE GERÇEKLER

Nejat abinin Menkıbe’sini ilk okuduğumda, bir nevi belirsiz bir heyecan sarmıştı beni. Heyecanımın sırrına vakıf olabilmek için birçok sayfasını tekrar tekrar okumam, saatlerce volta atmam icap ediyordu. Tekrar tekrar okuyup, ısrarla volta atmaya devam ediyorum…

Nejat abi, Aydın Ç’nin bir röportajını ele alıyor Menkıbe’nin başlarında. Röportajda Aydın Ç., Deniz ile Erdal’ı bir çeşit kıyaslamaya/karşılaştırmaya tabi tutuyor. Karşılaştırmada ön plana çıkarttığı nokta, Erdal’ın bir partiye sahip oluşu sayesinde, Deniz’e nazaran “avantajlı” oluşu… “Erdal’ın partisi vardı, Deniz’lerin ise projesi.” Nejat abi şarjörünü serüvencilik mermileriyle dolduruyor, eleştiri silahını iki esaslı mevzuya yöneltiyor: (1) Kopuş, (2) Özneleşme/özerkleşme ile kurumsallaşma gerilimi.

Burada ufak bir “es” vererek Menkıbe’yle ilgili bir anekdotumu anlatmak istiyorum. Nejat abiyi yıldızlara uğurladığımız zamanlardı. Suphi Nejat’ın, biz ufakken Tarlabaşı’ndaki “malikanemizde” uzaktan gördüğümüz “üniversite tayfasındaki” Nejat abi olduğunu yeni öğrenmiştim, fark ettirilmiştim. “Suphi Nejat” değil de “Nejat abi” oluşun verdiği sıcaklık ve telaş ile kaptığım ilk Menkıbe’yi hızlıca okudum. Çok heyecanlandım. Zaten yeterince (!) geveze biriyim, bir de heyecan basınca, derhal gördüğüm herkese Menkıbe’yi konuşmak için saldırdım. İlk hamlem tabii ki “Hacı Menkıbe’yi okudun mu?” oluyordu. Bir liselinin (yani bizim) bile (!) 10 lira vermeden alamadığı ama buna rağmen derhal tükenen/tüketilen “mavi broşürlü” kadife tenli zamanlarda değil, “kesintisizin” saflarımızda pek rağbet görmediği, şiir ya da öykü kitabı gibi okunduğu “bozkırlı” zamanlardaydık ve “evet” cevabını bulmam kolay olmadı. Sonunda buldum. Ama soru kalıbındaki “hacıyı” kullanmamam gereken “ciddi” yoldaşlardan birisinden. Menkıbe’yi okumuştu. Bana konuşma fırsatı vermeden devam etti: “Okudum, okudum. Aydın Ç.’ye nasıl yapıştırmış lafları değil mi? İyiydi, iyi!” Üzüldüm tabi, kolay kahrolan biri olsaydım herhalde kahrolurdum. Neye mi üzüldüm? Kitabı okumuş olmasına, kitaba falan üzüldüm, sonra kendime geldim. “Evet YOLDAŞ!” dedim, uzaklaşmak için “işim var” mistik joker hakkımı kullandım. Yürürken, Nejat abinin Aydın Ç.’ye söylediklerini, aslında “YOLDAŞ”a da söylediğini fark etmemesini düşündüm, bir kez daha kahroldum…

Kısa bir “es” verdim ama anekdot biraz uzun sürdü, gevezeyim demiştim, neyse konumuza geri dönelim…

Aydın Ç.’nin kıyas düzleminde Deniz 71’i, Erdal da 78’i sembolize ediyor; aynı zamanda Deniz “projeyi”, Erdal “partiyi”… Nejat abi 71’i değerlendirirken kopuş sürecini özetliyor: “(…) 1971, verili olanı onun bozulma olasılığı üzerinden okur. 1971’den çıkarılacak bir sonuç varsa, o da kurulu düzen ile onun kurulmuş muhalefetinin ötesine işaret etmegirişimidir; 1971, muhalif olmakla kopuş girişimidir!” Kopuşta pastanın büyük iki dilimini, “kurulmuş muhalefetin ötesine işaret etmeye” ve “muhalif olmaktan kopmaya” veriyor. Her iki tespitin muhtevası da “savunma bataklığından kurtulmayı” ifade etmektedir. Bununla beraber, “kurulmuş muhalefetin ötesine işaret etme”nin muhtevası, çift yönlü işlev görüyor, “savunma bataklığından kurtuluşun” nasıl icra edeceğine “işaret ediyor”. Kurulmuş olanın, yani egemenlerin taktik yönetimi altına girmiş olanın “ötesine” geçmek, buna cüret etmek, denemek, gerekirse yenilmek ama egemenlerin taktik yönetimi altında “solculuk” oynamaktansa, deneyerek daha iyi yenilmek!

Evet, 71 bir kopuştu. Nejat abi bu süreci Aydın Ç.’nin “analizinin eleştirisi” üzerinden ele aldığı için, onun kavramsallaştırmalarından yola çıkıyor ve yürüyor… Ne diyordu Aydın Ç.? “Erdal’ın partisi vardı, Deniz’lerin ise projesi.” Öyleyse burada “proje”, kopuş sürecinin “koçbaşıdır” ve parti bu kopuşun en önemli ürünlerindendir. Dolayısıyla partiye sahip olmanın “avantaj” olarak nitelendirilmesi doğaldır. Fakat tarihsel süreç öyle işlememiştir. Parti, sürekli projeden beslenmek, projeyi bir anlamda sömürerek yaşamak zorunda kalmıştır. Nitel sıçrama yaşanmamış, parti projenin karikatürü dahi olamayarak, projenin gölgesine adeta “sığınmıştır”. Burada Nejat abi, eleştirisini bütünlüklü kılıyor. Aydın Ç.’nin reformist/barışçıl partisi ve diğer bu nevideki partileri aşan bir nitelik kazandırıyor eleştirisine: “(71 sonrası*) sıkılan hiçbir kurşunun menzili Kızıldere’ye ulaşmak şöyle dursun, yanından bile geçemeyecektir.” (Bu noktayı üzerine basarak ifade ediyorum ki, birileri kolayca “ama bizden bahsetmiyor, reformistlere şey yapıyor” diyerek kaytarmaya kalkmasın.)

Burada bir ara özet yaparak devam edelim: 71 devrimci bir kopuştur. Maceracıların düşünme (proje) ve eylemesiyle, statükocu, savunmaya kilitlenmiş süreç parçalanmıştır. Ancak devamında, projeden partiye geçiş süreci sakattır. Dolayısıyla parti, “kötü yenilgiler” almaktan ötesini yapamamış, tarihsel rolünü oynayamamıştır.

Projeden partiye geçiş süreci sakattır. Sakatlığın sebebi, projenin ve eyleyicilerinin kopuşu yaratan genetik kodlarının (bunu kimileri “iyi niyetle” kimileri “reformist niyetlerle” yaptı) tasfiye edilmesi, ehlileştirilmesi ve genetik kodlarla yabancılaştırılmasıdır. Özneleşme/özerkleşme ile kurumsallaşma arasındaki gerilimde somutlaşan bu süreci Nejat abi net bir şekilde ortaya koyuyor: “Denizler bir fail olarak projeye içkin, projenin konusu ve yazarı, kendisini kuran bir öznelliktir; diğerinde Erdal, failliğin imkan düzleminin mimarı değil icracısıdır. İlkinde, kendi imkan alanını yaratan bir ‘olay’, diğerinde ilkine atıfta bulunan bir ‘icra’ vardır.” Halbuki, TİP’ten 71’e uzanan yol, icracılığın parçalanışı ve öznelliğin/özerkliğin yaratılmasıydı…

Kurumsallaşma, kopuşun genetik kodlarıyla olumsuz bir ilişkiye girdi. Maceracılığın yerine icracılığı, hayalgücünün yerine “iş yapmacılığı” ikame etti. Bir kurumsal bünyeye mensubiyetin, onun yaklaşımlarına riayetten ibaret kalma riski, genetik kodların tasfiyesiyle gerçekleşmiş oldu. TİP’in statükosunu parçalayan (böylelikle egemenlerin taktik yönetiminden çıkışın yolunu açan) “kopuş” yeni bir statükonun yaratılmasının manivelası haline getirilmiş oldu. “Tam bir kahramanlaştırma yapılmaktadır (…) Birey, hazin öyküsüyle anılır ama o yolda giden tasavvur bir daha tartışılmamak üzere rafa kalkmıştır. Ya reddedilmiştir (reformistler*) ya da kurumsal bünye dahilinde kontrollü bir biçimde ve eylemli olarak anımsatılmaktadır (radikaller*). 1971, bir vukuatlar silsilesine indirgenerek söz konusu tarihle anılan kopuştaki oluşun içi boşaltılmıştır.

Süreç, 80’de alınan “kötü yenilgiyle” tamamlanmıştır ve günümüze kadar gelmiştir. 80’de alınan “kötü yenilgi”, iktidarın yeni muhalefet öznesini yaratmıştır. Günümüzdeki pasifist/reformist/ulusalcı sol ile radikal/mirasyedi sol bu “öznenin” farklı iki yüzüdür.

***

Menkıbe’siyle Nejat abi, “yeni bir kopuşun” elzem olduğunu haykırmıştır. Yeni kopuşun niteliklerine dair kafa yormuş, yeni kopuşun isterlerine dair fikirler ortaya atmıştır. Kesintisiz de, aynı ihtiyaca cevaben hayat bulmuştur.

Bu yazıda, 71 kopuşu, yaratılışı sonrası kurumsallaşma adı altında tahkim edilirken/partileştirilirken, yaşanan tarihsel sakatlıklara baktık. Bu deneyimlerden ders çıkarmak, yaşamsal önemdedir. Kopuşumuzun içinin boşalmaması, bu deneyimlerden çıkarılacak derslere, bu dersler prizmasından kırılacak önlemlere ve/veya yönelimlere bağlıdır. Sonuna kadar maddi olan bu hamleler yapılmadığı sürece, manevi gelişkinliğimiz ve yeterliliğimiz bizi kurtarmayacaktır.

Yazının bütününde de belirtildiği gibi, bu maddi hamlelerin tamamı, kopuşumuzun bütünlüklü bir analiziyle elde edeceğimiz, genetik kodlarımızdan başkası değildir. Kopuşumuzun üzerine inşa edilecek şeyin farkı farklı gelişkin yönleri muhakkak olmalıdır/olacaktır, ancak temelinde genetik kodlarımız olmadığı sürece “kötü yenilgiler ansiklopedisinin” yüce kahramanlarından fazlasını yaratamayacağımızı akıllardan bir an bile çıkarmamakta fayda vardır.

Baş rolünde Leonardo DiCaprio’nun oynadığı Inception filmini izlemişsinizdir (izlemeyenlere şiddetle tavsiye ederim). Filmde DiCaprio ve takımı, geliştirilmiş bir teknoloji sayesinde insanların rüyalarına girerek müdahalelerde bulunabilmektedir. Rüyaların gerçek dünyadan neredeyse hiçbir farkı yoktur. Yani rüyada mı, gerçek dünyada mı olduğunuzu etrafa bakarak vb. anlayamıyorsunuzdur. Rüya, gerçek kadar “gerçektir”. Sadece bazı özel cisimler rüyalarda gerçek dünyada olduğu gibi hareket edememektedir. DiCaprio’nun fırıldak-topaç (ya da fırdöndü, her ne lanetse işte, filmde ne deniyordu hatırlamıyorum, malesef google’a da bakamıyorum :)) gibi bir özel cismi vardır ve hep cebinde taşır. Böylelikle DiCaprio, kuşkuya düştüğü anlarda fırıldağını döndürerek rüyada olup olmadığını anlayabilmektedir; eğer fırıldak olması gerektiği gibi dönerse, bilir ki rüyada değil gerçek dünyadadır…

Bizim fırıldağımız da genetik kodlarımızdır. Gerçek dünyada mı yoksa rüyada mı olduğumuzdan her şüphelendiğimizde cebimizden eksik etmememiz gereken fırıldağımıza başvurmalıyız. Fırıldağımız dönüyorsa gerçek dünyadayız demektir. Bu iyi bir şeydir, çünkü sadece gerçekler devrimcidir.