ŞABLONCULUK VE İDEOLOJİK YERELLEŞME – Cemal Bozkurt

Marksizmin Krizinin Kısa Hikâyesi ve Arayışlar

Sadece kapitalist-emperyalist dünya düzeni değil, bu düzeni yıkmayı hedefleyen Marksizm evreni de uzun süreden beri bir kriz içinde. Bizim krizimizin içeriği farklı elbette. Düşman sistemin krizi yapısal ve bunu yöneterek ömrünü uzatmaya çalışırken Marksizm ise var olmaya, yenilenmeye, politikada yeniden o eski kudretine kavuşmaya gayret ediyor. 

Tabi artık Marksizmin kriz halinde olduğunu ifade etmenin özel bir önemi kalmadı. Kimi “ideolojist”, dayanaksız inkârlara karşın kriz tespiti genel kabul görüyor. Neticede halimiz kabak gibi ortada: Marksizm evreni teorik açıdan tıkanıklık, dogmatizm ve karmaşa; ideolojik açıdan aydınlanmacılığın alt versiyonları (liberalizm, pozitivizm, post-modernizm, şovenizm vs.) ile zehirlenme; politik düzlemde ise devrimci pratiği sürekli kılamama, giderek pasif mecralara savrulma hali yaşıyor. 

Yeni ortaya çıkmadı bu kriz; teorik-pratik açıdan bir dizi kusuru en başından beri bünyesinde taşıyordu (tarihsel ilerlemecilikten, aydınlanmacılıktan tam kopamama gibi). Ancak 19. yy.’nin sonları ve 20. yy.’nin neredeyse tamamındaki kudretli politik düzey sayesinde teorik-ideolojik sıkıntılar, genel anlamda görünürlük kazanmıyordu. Bu duruma son veren, dünyanın üçte birinde değişik düzeylerde iktidar yaşamış sosyalist blokların 1980’lerin sonunda çöküşü oldu. Marksizm politik kudretini dünyasal ölçüde yitirince, vakti zamanında onun başarılarının rüzgârıyla yelkenlerini şişiren çeşitli örgütler, yapılar da çöküşün yarattığı şiddetli anafordan kendilerini kurtaramadılar. Gelinen aşamada Marksizm büyük bir daralma yaşadı, politika alanından tasfiye oldu, ideolojik alana sıkıştı. Şimdi varlığını bu sıkışık alandaki pratiklerde hissettirmeye çalışıyor. 

Çöküş öncesinde Marksizmin çekim alanına kendiliğinden giren sınıf dışı (ulusal, inançsal, cinsel, ekolojik vb.) ezilen hareketleri Marksizm alanını terk ederek kendisiyle sınırlı, dar ideolojilere sarılmaları aynı döneme denk gelir. Ezilen ulusal hareketler ulusalcı damara, kadın hareketleri feminizme, ekolojistler küçük burjuva yahut pasif anarşist ekollere savrulurken ezilen inançlar (ülkemizde Alevilik, dünyada İslam) kendileriyle sınırlı ideolojik alanlara çekildiler. Bu savrulmaları yine kendilerine has, idealist muhtevalarına uygun felsefik izahatlarla gerekçelendirmeye çalıştılar.

Düz bir mantık onların bu savunmalarının politikada tükenişle neticeleneceği öngörüsünde bulunabilir. Ancak öyle olmadı! Tam aksine, Markizm alanını terk eden bu “özerk” ezilmişliklerin kendi dar limanlarına çekilmeleri, sosyalist bloğun çöküşünün yarattığı anafordan kurtularak görece başarılı pratiklere imza atmalarına ve kudret elde etmelerine vesile oldu. Coğrafyamızda Kürtler, İslamcılar; daha uzaklarda Zapatistalar ve dünya genelinde pasif düzeyde de olsa feminist ve ekolojik hareketler bu duruma örnek gösterilebilir.

Bir bakıma yerele dönüş tercihlerinin başarılı çıktılar ürettiğinin de örnekleridir bunlar. Şayet aynı özerk dinamikler kudretini yitiren Marksizm alanında ısrar etmiş olsalardı muhtemelen, günümüz Marksizminin referanslarıyla hareket eden yapılarla aynı kaderi paylaşacaktı.

Hikâyemize dönecek olursak; sosyalist bloğun çöküşü, tıpkı denizin karadan çekilmesi gibiydi. Böylece çoktan kıyıya vurduğu halde görünmeyen, deniz sularının örttüğü yığınlarca kusur açığa çıkmış oldu. Siyasal yenilgi idrak edilmeye başlandıkça, açığa çıkan kusurlar geçmişin sorgulanmasını ve solda bir takım aranışları yavaş yavaş gündeme getirdi. “sosyalizm neden çöktü? Nerede hata yaptık? Araçlar amaçlaştı mı? Marx, Lenin haksız mıydı? Uygarlık çağında şiddeti benimsemek doğru muydu? …” gibi sayısız soru reformistinden devrimcisine, liberalinden ulusalcısına dek başarısızlıklar, yenilgiler ve gücün erimesiyle ilişkili bir şekilde gün geçtikçe daha yüksek bir sesle söylenir oldu.

Evet, çöküşe dair sorgulama ve aranışlar hepten devrimci bir dürtüyle yapılmadı. Dahası, mücadele kaçkını, liberal, gevşek önderliklerin tasfiyeci açılımlarına büyük bir kaldıraç işlevi gördü çöküş. Anlı şanlı ihtilâllerin pratik yöntemlerinden ideolojik çizgilerine dek ortaya koydukları tarih, liberal salvoların hedef tahtasına yerleştirildi. Günümüzde Marksizme yedirilmeye çalışılan ve belli düzeyde sonuç alan küçük burjuva liberal ölçüler gücünü, yaygınlığını ve cüretini çöküş başarısızlığından ve Marksist devrimciliğin zayıflığından aldı ve almaya da devam ediyor.

Diğer yandan çok sınırlı bir kesim ise çöküşe karşı devrimci bir refleksle Marksizmi koruma yolunu seçti. Karşı devrimin ideo-politik saldırılarına karşı hasta evladına sıkı sıkı sarılması, fedaice bir sahiplenme özellikle de Türkiyeli devrimcilerden geldi. Bu kıymetli sahiplenişin eksik yanı, sosyalist deneyimlerin çöküşlerini ve devamında ortaya çıkan güçsüzlük halini Marksizmin nasıl inşa edildiği, nasıl bir teorik muhtevaya sahip olduğu, günümüze dek nasıl devindiği ve nasıl edinildiği sorgulamasına yönelmeden meseleyi “kişisel yetersizliklerle, kusurlarla, pratik yanlışlar ve ihanetlerle” sınırlandırmalarıdır. Yani onlara göre eldeki Marksizm her derde deva olacak denli kusursuzdu; sorun, karar vericilerde ve uygulayıcılardaydı… Bu korumacı refleks devrimci hareketlerde öylesine güçlüydü ki çöküşün “mevcut Marksizm anlayışıyla” bir şekilde ilişkili olduğuna dair eleştiri, her analiz çabası karşı devrimin ekmeğine yağ sürmekle özdeşleştiriliyordu.

Fakat bu değerli, cansiperane sahiplenmeye karşın politika alanının tunç yasaları işledi ve Marksizmin, sosyalizmin sorunlarını sadece kişilerin öznel tutumları ve tercihleri ile açıklamaya çalışmanın yetmediği gerçeği acı bir şekilde ortaya çıktı.

Sol için deniz neredeyse tamamen kuruyunca, “mevcut” Marksizmin yetmezlikleri inkâr edilemeyecek denli yakıcı hal alınca sorgulamalar daha çok derinlik ve nitelik kazandı. Artık o eleştiri kabul etmeyen sahiplenişin yerine Marksizmin krizinin, tıkanıklığının kökenlerine inme eğilimi belirginleşmeye başlamıştır. Şimdilik devrimci yenilenmeci bu eğilim sınırlı da olsa kimi tespitleri ve ulaştığı sonuçlar bakımından olumlu işaretler vermeye devam ediyor.

Sorgulamalar vesilesiyle eleştiriye konu olan sorunlar yumağının içinden öne çıkan tespitlerden biri de Marksizm alanındaki öznelerin Marksizmi kendi coğrafyalarının özgün şartlarında yeniden üretmek yerine “ideoloji ithali”ne, yani “şablonculuğa” yöneldikleri tespitidir. Devrimin henüz gerçekleştirmemiş bir ülkenin sol hareketleri gibi Türkiye Devrimci-Sol Hareketleri (TD-SH) de bu şablonculuk hastalığını özgün muhtevasına göre edindi ve yaşadı. Sovyetik, Maocu, Enver Hocacı, Güney Amerikacı (Fokocu) devrim modelleri yahut bunların eklektik özentileri TD-SH tarafından çeşitli düzeylerde benimsene geldi.

Şablonculuk, belirttiğimiz üzere Marksizmin bu topraklar özgünlüğünde, yani kendi dokusuna uygun şekilde ideolojik forma kavuşturulmaya çalışmaksızın dışarıdan ideoloji ithal etmektir. Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın pratik sonuçlarını edinemediği düşünsel çabasını saymazsak, TD-SH’nin bu anlamda bütünsel bir özgün çerçeveyi amaçlamadığını, bunu gerekli görmediğini söylemeliyiz. Bunun tarihsel nedenlerine kısaca değinmeye çalışalım:

  1. İdeoloji İthalinin Kökeni:

Biraz geriye gidelim. İdeoloji ithali Türkiyeli aydının “bilgi ve yöntem”i ediniş biçiminin sakatlığıyla, hazırcılığıyla doğrudan bağlantılıdır. 1800’lü yılların sonlarından itibaren, “çöken devleti kurtarmak” misyonunu benimseyen, eğitim için Batı’ya gönderilen Osmanlı aydını, bunun yol ve yöntemini “uygar, müreffeh ve gelişmiş” Batı medeniyetinden devralmıştı. Öyle ya, çağ atlayarak özgür aklın(!) üstün gücünü kanıtlamış bir Batı gerçekliği en yalın haliyle dünyanın gözü önündedir; aynı seviyeye ulaşmaya niyet edenlerin onu incelemek ve referans almak için gerekçeleri gayet güçlüdür. Çöken devleti kurtarmak için Batı’nın izlediği (hazır) yol, yöntem ve düşüncenin izi sürülmeliydi…

Jön Türkler ve devamında İttihat Terakki bunu yaptı. Böylece Batı aydınının yüzyılları bulan teorik tartışmalarından süzülen, üretici güçlerin devinimiyle belirlenen düşünce sistematiğini ediniş sürecini es geçen Türkiyeli aydın, bu sistematiğin “ideolojisini” herhangi bir teorik işleme tabi tutmadan (ki bu anlaşılırdır) kestirme bir yaklaşımla doğrudan ithal etmiştir.

Sosyalist ideolojiyi benimseyen Türkiyeli öncülerin de bu etkileşimden azade kalamadıkları, Marksizm adına ideolojik cephanenin Batı’nın pozitivist, aydınlanmacı, ilerlemeci ideolojisini benimseyip pratikleştirmesinden bellidir. Türkiyeli öncü sosyalistler Marksist teoriyle bilimsel eksende bir edinim ilişkisi gerçekleştirememiştir.

Ekim Devrimi ve I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın kaotik ortamında kurulan TKP de bu dönemin acil ihtiyaçları, öncülerin yetersizlikleri, SSCB’nin pragmatist yönlendirmeleri doğrultusunda Marksist olmayan Marksizmini Sovyet modeli şablonuyla pekiştirmiş, teori alanı, “ideolojik doğrultuyu haklı çıkarmaya yarayan düşünsel faaliyetler” olarak kavranmıştır.

Bu topraklara özgü bir ideolojik çerçevenin oluşturulamaması, tüm bu olumsuz edinim tarzı ve sürecinin doğal çıktısıdır. Tam da bu nedenle dönemin TKP’si, sınırların doğusunu feodalizm kalıntısı, ilerlemenin düşmanı ve gerici bir tehlike; Kemalist Cumhuriyeti ise çağdaş ve ilerici ittifak gücü olarak kodlamıştır. Bu durum TKP politikalarına yön veren genç SSCB’nin Kemalizmi yanına çekme amacıyla yürüttüğü diplomatik taktiklerle de uyumludur.

TKP’nin ve Türkiyeli aydının teori ve ideolojiyi sorunlu edinişi olumsuz bir miras olarak belli düzeylerde geleceğe devrolmuştur. TD-SH’nin 1980’lere ve özellikle Kürt hareketinin yükselişine dek Kemalizmden ve benimsediği Batıcıl bakış ve değerlerden kopuşamaması, özellikle Kemalizmden rahatsız Müslüman halk yığınlarının içerisinde kök salamaması biraz da bundandır.

Öte yandan 1970’lere gelindiğinde Kemalizm eleştirisi, Kürt sorununda şovenizmden kopuş bağlamlarında İbrahim Kaypakkaya’nın durduğu nokta önemle vurgulanmalıdır. O, solun dünyasal ölçekteki görkemli kudretinin büyüsüne kapılmada, Türkiyeli aydının hazırcılığının aksine teoride ve özgünlük arayışını pratik mücadelenin yoğun temposu içinde yürütmüştür. Kaypakkaya, politik bağlamda resmi ideolojiden koparken Marksizmin yerelleşmesini ülkenin özgün bir coğrafyasında pratiğe dökmüş, gelenek oluşturarak bir tohum ekmiştir. Ancak onun şahsıyla sınırlı özgünleşme çabasının Maoculuğun ithal edilmesiyle bütünsel bir özgün çerçeveye ulaşamadığını belirtmeliyiz.

Keza Kaypakkaya’nın ardından 1976’daki Kurtuluş’un Kürt sorununda şovenizmi mahkûm etmesi, THKP-C’nin Kemalizm değerlendirmesini eleştirerek bu düzlemde kolektif bir kopuşa yönelmesi, “hazırcılık” geleneğinin aşılması doğrultusundaki çabalar için örnek gösterilebilir.

Ancak bu iki örneğin de, diğer Sovyetik, Maocu, Hocacı, Fokocu yapılanmaların da Marksizmi bu topraklar özgünlüğünde, bütünsel bir çerçevede yeniden üretme sorununu gündemlerine almadıkları belirtilmelidir.

İdeolojik yerelleşmeye ihtiyaç duyulmadan ideoloji ithaline başvurulmasının 1970’ler için de anlaşılır, nesnel bir yanı vardır. O yıllarda sosyalizmin gücü ve itibarı zirvedeydi. Devrimini gerçekleştirmiş ülkelerin dışında kalan kapitalist, sömürge, yarı-feodal, emperyalist vb. ülkeler Marksizm referanslı devrimci hareketlerin etkin mücadeleleriyle çalkalanıyordu. Bunun öncülüğünü yapan örgütler mevcut devrim modellerinden, öznel eğilimlerine hitap edene yöneliyorlar yahut kısmen de olsa yerellik arayışında olanlar bu modellerin sentezlerini hayata geçirmeyi deniyorlardı. Rüzgâr öylesine güçlüydü ki, gerçekliği şablonlara sıkıştırmaktan kaynaklı olumsuzluklar (örneğin kitleselleşmemiş), bir dönem için pratiğe yansımıyordu. Örgütler kadro bulmuş, kitleleri harekete geçirme gibi sıkıntıları, en azından şimdiki kadar yakıcı düzeyde yaşamıyorlardı. Sol bu durumun yanlış bir okumasıyla, ithal ettiği yahut sentezlediği ideolojinin doğruluğuna, isabetliliğine, haklılığına yordu. Üstelik her model bu topraklarda kendinden bir parça bulabiliyordu: Sovyetik gelenek için tüten fabrika bacaları, yığınlara işçi, kapitalist ilişkiler boldu; Maocular için kızıl siyasi üsler kurmaya elverişli, devletten uzak kırsal alan, elinde tırpanıyla köylülük, kamçısıyla ağalık mevcuttu; Fokocu için oligarşi ve suni denge, Hocacılar için kapı gibi faşist diktatörlük vardı. Böylesi bir tabloda Marksizmin bu toprakların tarihi, kültürü, insan dokusu özgülünde yeniden üretilmesi gibi hazırcılığa ters bir düşünsel külfete katlanılmaması “normal” görünüyor.

Nihayetinde sol, önceki bölümde bahsettiğimiz çöküşe ve kapitalist-emperyalist sistemin yenilenme yoluna girerek solun ayağının altındaki zemini boşaltan, ideolojik hegemonyasını derinleştiren dönemlerine dek kendisi ciddi anlamda sorgulama gereği hissetmedi.

Gelinen aşama ve mevcut durum solun tarihine ve günceldeki gerçekliğine dair çok şey söylüyor: 1970’lerdeki görece güçlü etkinlik düzeyinin örgütlerin kendi ideolojik-düşünsel ve pratik maharetlerinden değil, dünyasal ölçekli rüzgârın arkalanmasından ileri geldiği gerçeği bunlardan biridir. Kuşkusuz kan ve can pahasına verilen mücadelelerin, ödenen ağır bedellerin yarattığı etki ve devrimci gelenek yadsınamaz. İşaret etmeye çalıştığımız şey, soldan yansıyan görkemli düzeyin dünyasal ölçekli kudretten kaynaklandığıdır. Fakat ideoloji ithal edenler, gerçekliği yanlış yorumlayarak kerametin ithal ettikleri devrim modellerinde olduğunda uzun süre ısrar ettiler. Bu ısrar halen mevcuttur. Tabi aynı özneler ideoloji ithal ettikleri eleştirisini kabul etmezler, ancak ayrı bir polemik konusu.

2- Şablonculuğun Yansımaları:

Özellikle Batı’ya, aydınlanmacı ideolojiye ait ölçüler, yaşam tarzı, değerler, kültür vb. üstyapısal unsurlar TD-SH’de ve kadrolarda hayli etkili olmuştur. Bunu ideo-politik teorilerde, eğilimlerde, kadroların beğeni ve reddiyatlarında, bilgi birikimlerinde, genel kültüründe, düşünce tarzında gözlemlemek mümkündür:

  • Yerelin bağlandığı aidiyetleri umursamama yahut onlara karşıtlık oluşturma perspektifi şablonculuktan gücünü alır. Bu anlamda ‘Türkiye’li Marksizmin karşısına devasa bir “İslam” meselesi çıkar. TD-SH’nin İslam’a yaklaşımı genel Marksizm kavrayışının sorunlarıyla malul olduğundan ideolojik olarak İslam’a cephe alınması, İslam’ın içindeki ezilen yanlısı, eşitlikçi dokunun ve devrimci potansiyelin fark edilmemesi normaldir tabi. Ancak şablonculuk bu karşıtlığı-arızayı daha da pekiştirip vücuda kavuşturmuş, pratikleştirmiştir. Günümüz solunun ülkede modernist kesimlere hitap etmesi, Kemalizmi benimsemiş toplumsal saflaşmayı, Kemalizmi benimsemiş kesimlere yağ tutması; keza aynı nedenlerle “Cumhuriyetin kazanımlar… laiklik… ilericilik…” gibi doğrudan burjuva ideolojisinin kavram ve kategorisi olan, Kemalizmle örtüşen argümanları sahiplenmesi bundandır. Örneğin; halen büyük şehirlerde mahalle çalışmalarını ağırlıklı olarak Alevi veya şehirli-modernist-orta sınıfların yaşadığı, Batılı yaşam tarzını benimseyenlerin oturdukları bölgelerde yapmaları, İslamî-muhafazakâr alanlara nüfuz etme arayışında bile olmamaları şablonculuğun yansımalarıdır.
  • “Hangi tarihin mirasçısıyız ve bu tarihi nasıl ediniriz?” sorusunun cevabı bu toprakların tarihine ve ezilenler mücadelesinin değerlerine göre değil; Batıdaki kapitalist merkezlerin ilerleme çizgisine bakılarak verilir. İşte bu yüzden günümüz solcusu Batının sınıf mücadeleleri tarihini kendi soyağacından daha iyi bilir. Feodalizmin çözülüş sürecini, Rönesans’ı, sanayi devrimini, 1789 Fransız Devrimini, Jakobenleri, Chartist hareketleri, 1848 Ayaklanmalarını, Marx-Engels’i, Paris Komünü’nü, Blanqui’yi, Proudhon’u, Bakunin’i, hatta Kızılderililere yapılan soykırımı ve Amerikan İç Savaşı’nı iyi kötü bilir; aynı perspektif dolayısıyla Maocular da az çok Çin’e vakıftır ki bilinmesinde elbette bir mahsur yoktur. Lakin sıra bu coğrafyadaki ezen-ezilen mücadeleleri tarihine, kadim çağlardan beri yaşanan sosyalizm deneyimlerine geldiğinde bilgisizliği ve yabancılığı açığa çıkar. Ne Mazdek’ten ne de göçebe Oğuz boylarının isyanlarından haberdar; ne Hz. Muhammed’in özel mülkiyet karşıtlığını, devrimciliğini bilir ne sahabesi Ebuzer Gaffari’nin militanlığını; Muhtariye komününü, Babek Hürremi’yi, Zenc isyancılarını, Karmatileri, Nizarileri en fazla sadece ismiyle duymuştur; Anadolu’nun hristiyan eşitlikçileri Pavlikanları, Bogomilleri ismen duyduğu bile şüphelidir; Babaî ve Celalî isyanlarını yüzeysel düzeyde bilir; Patrona Halil isyanını yenilikçilik karşıtı şeriatçı bir kalkışma zanneder; Şeyh Bedrettin isyanı ve deneyimini nostaljik bir ışıltı olarak sahiplenmekle yetinir, onunla ve benzerleriyle organik bağ kurma gereği hissetmediğinden mücadelesinin başlangıcını “çağdaş” gördüğü Mustafa Suphilere dayandırarak sınırlar. Bu sınırı, Osmanlı’ya Marksizmi taşımaya çalışan Mateos Sarkisyanlar’a dek esneten yaklaşım bu anlamda diğerleriyle kategorik bir fark oluşturmaz. Sol’un geneli için Marksizm öncesi ezilenler mücadelesi edinilmeye ve bağ kurmaya değmeyecek denli geride kalmıştır.
  • Günümüz solcusu Batının kültürel çıktılarına oldukça vakıfıtr. “Batı dünyasından hangi sanatçıları tanırsın?” diye bir soru sorulsa yazar, müzisyen, şair, ressam, aktör-aktris vs. onlarca kişinin ismini, bazılarının eserlerini de rahatlıkla sayabilir. Sıra bu coğrafyanın sanatçılarını saymaya geldiğinde bocalama yaşanmayacağını, Türkiye dışından örnekler verilebileceğini gönül rahatlığıyla söyleyebiliyor muyuz? Feyruz’u kaçımız biliriz? Grup yorum, Kardeş Türküler olmasa Arapça ezgilerin arabeskten ibaret olduğunu sanırız; Halil Cibran’dan şiirler alıntılayanımız, ezberden okuyanımız var mıdır? Şarap tutkunluğunu Rubailere yansıtmasa muhtemelen Ömer Hayyam’dan da haberimiz olmazdı. Kürt mücadelesi olmasa, onun öne çıkartan çabaları sergilenmese Bahman Ghobadi filmlerini kimler izlerdi.

Bu, Doğu-Batı coğrafyaları arasında yapılan basit bir kültür seçimi değil, siyasî tutum alışları da belirleyen ideolojik kodlanmaların pratik yansımalarından biridir.

3- Şablonculuğa Karşı İdeolojik Yerelleşme:

Yazı boyunca TD-SH’nin ideoloji ithaliyle Marksizmi sorunlu şekilde edindiği, bu topraklar özgünlüğünde “bütünsel çerçevede” bir yerelleşme perspektifinin geliştirilmediği belirtildi. Fakat bu, TD-SH’nin kimi önderlerinin yerelliği hepten yok saydıkları, bu yönlü pratik adımlar atmadıkları anlamına gelmez. Bunu iddia etmek, en hafif deyimle eme sarf edenlere büyük haksızlık olur. Değinmeye çalıştığımız üzere Kemalizmi mahkûm eden ve Kürt isyanlarını sahiplenen, bunun ideo-politik hattını inşa eden Kaypakkaya ve özellikle cumhuriyet öncesine uzanan şekliyle tarihi Marksist bilimin işlemine tabi tutan, oradaki İslam dinamiğinin etkisini gören, elinde Kur’an ile politika yapan Hikmet Kıvılcımlı’nın çabalarını anmamak olmaz. Keza kimi yapılanmaların-hareketlerin bulundukları alanla samimi bir şekilde özdeşleşmeye çalıştıkları deneyimleri es geçmek de öyle… Ne ki bunların sırlı ve lokal kaldığını, bütünsel bir çerçeveden uzak kaldıkları söylenmelidir.

Peki, “Marksizmin bu topraklar özgünlüğünde yeniden üretilmesi”nden yahut “ideolojik yerelleşme”den kasıt nedir?

Doğrusu bu kastı bir tek çümlede “Marksizmi coğrafyanın kendine ve değerleriyle buluşturmak, kaynaştırmak ve özgün bir oluşturmak” diye ifade edebilecek olsak dahi bunun açıklayıcılık gücünün sınırlı olduğu malum. Dolayısıyla, ideolojik yerelleşmenin ne olup ne olmadığını genel belirlemelerden özele inerek ifade etmeye çalışalım:

  • İdeolojik yerelleşme şablonculuğun panzehiridir. Unutulmamalı ki geçmişte başarıya ulaşmış her devrim yahut tarihe damga vurmuş her ezilen isyanı aynı zamanda birer yerelleşme, yahut yerelliği kapsama başarısından gücünü almıştır. Elbette Bolşevik Devrimi de, öncesindeki 1848 ayaklanmaları da, Paris Komünü de evrensel derslerle doludur ancak bunlar esasında kendi özgünlüklerini kapsama başarısının da ödülleridir. Keza aynı şey Çin, Küba devrimleri için de geçerlidir. Şablonculuğa yönelmeden, başka başarıları kopya etmeden kendi özgün dinamiklerini kapsayıp harekete geçiren, başarılmış devrimlerdir bunlar.

Bizde evrenselin içerisindeki deneyimlerden faydalanarak, fakat özgün dokuyu esas alarak Marksizmi bu özgünlüğün öne çıkan değerleriyle buluşturup onu kapsamak durumundayız.

  • İdeolojik yerelleşme, bu coğrafyanın üretim ilişkileri ve üretici güçlerin gelişim sürecini Marksist ekonomi politiğin kavram ve kategorileriyle yeniden ele alıp resmi iktisat anlatısının dışına çıkmaktır. Ancak bununla da sınırlı kalınmaz. Dahası, sınıf savaşımlarının resmi tarih anlatısı versiyonu yerine ezilenlerin tarih yazımını üstlenme çabasıdır ideolojik yerelleşme. Böylesi bir tarih yazımı ezilenlerin ezilmişlik hallerini sineye çektirerek, bu konuma sadık kalarak pasifleştikleri tarihi değil, aksiyon halindeki karşı-ezme, taarruz pratiklerini merkeze alır. Bu açıdan örnek alınması gereken şey ezilenlerin mızmız, utangaç, boyun eğen, egemeniyle uzlaşan değil, savaşkan bir varoluş çabasıyla muktedire direndiği ve iktidarı hedeflediği atılımlardır. Çünkü ezilenlerin ezilme konumunun içinde kalarak yaptığı manevralar uzlaşmacılığın öyküneceği pratiklerdir, devrimcilerin değil. Dolayısıyla ideolojik yerelleşme resmi tarihin ısrarla silmeye çalıştığı, ezilenlerin egemenlere, içtikleri kanı burunlarından getiren kalkışmaların ve zaferlerin gün ışığına çıkarılması, yığınların dağarcığına yeniden akıncı ruhunu taşıma, geçmiş ile geleceğin bağını devrimci bir anlayışla kırma çabasıdır.
  • İdeolojik yerelleşme kitlelerin siyasal tercihlerini etkileyen, ezilenlerin mücadelelerine uygun nitelikler barındıran ideolojilerle buluşmak, onları kapsamayı ve edinmeyi gündemine almaktır. Bu da bir dizi ideo-politik işlemi, süreğen bir müdahaleyi gerekli kılar.

“Yerel doku” … “ezilenlerin siyasal tercihlerini etkilemek” dediğimizde bu açıdan coğrafyamız özelinde karşımıza çıkan ilk gerçeklik “İslam” olgusudur. Coğrafyamız insanı çok farklı içerik ve düzeylerde de olsa ağırlıklı olarak İslamî kimliğini birincil aidiyet olarak benimser. Marksizm bu kimliğin ezilen yanlısı damarıyla ilişkilenmeli, onu Marksist kavram ve kategorilerle işleme tabi tutarak edinmelidir. Böyle bir işlem Marksizmin ezilen yanlısı ideolojik muhtevasında zaten var olan devrimci kapsayıcılığın pratikleşmesi anlamına geleceği gibi aynı zamanda somutta, sola mesafeli duran yoksul-muhafazakâr kesimlerle aradaki düşünsel-kültürel mesafeyi kapatmasına ve mevcut dışsallığın ortadan kalkmasına imkân tanır.

İslam ideolojisi, kurucusu HZ. Muhammed’in kişiliği ve devrimci yaşamı, Kur’an’da belirlenen özel mülkiyet karşıtı ilkeleri, nice ezilen isyanına ve eşitlikçi iktidar deneyimlerine referans olması bakımından Marksizmle ilişkileniş için uygun bir muhtevaya sahiptir.

Bu anlamda, örneğin Anti-Kapitalist Müslümanlar’ın sembol ismi olarak öne çıkan ilâhiyatçı yazar İhsan Eliaçık’ın ortaya koyduğu İslam anlayışı hiç çekincesiz, tereddütsüz en güçlü şekilde sahiplenilmeli ve Marksist ideolojiye içerilmelidir. Böylesi bir İslam anlayışının, zaten dilimizden düşürmediğimiz Şeyh Bedrettin’in İslamî ütopyasından esas itibarıyla farkı yoktur. Şayet geçmişi sırf nostaljik bir anı olarak yâd etmekle yetinilmeyecekse, bunun günceldeki karşılıkları mutlaka üretilmelidir. İdeolojik yerelleşmeden anlaşılması gereken bir bakıma budur.

İdeolojik yerelleşme perspektifinin merkezinde yer alan İslam inancını edinme hedefi, egemenlerin tüm inançları çıkarları uğruna istismar etmeye çalıştıkları pragmatizmin sol versiyonu değildir; takiye yapılmıyor yani. Tam aksine “bizim” olanı sahtekâr egemen güçlerin oyuncağı olmaktan çıkartmaktır amaç. Evet, İslam “Lehü’l Mülk” (Mülk Allahın’dır-hakkındır), “Feqqu Regabe” (Kölelere Özgürlük) şiarlarıyla devrimci çıkışını yaptığı ve yüzyıllar boyunca ezilenlerin isyanlarına ilham verdiği için bizdendir… Onun Müslüman maskeli sahtekârlarca, paraya ve kapitalist-emperyalist güç odaklarına tapan işbirlikçilerce sahipleniliyor oluşu ve hatta bu sahtekârlık ve işbirlikçiliğin günümüzde yaygın şekilde benimsenmesi söz konusu gerçeği değiştirmez: İslam, ezilenlerin inancıdır.

Ayrıca İslam, Allah’ın birliği ve bütünlüğü, ezeli ve ebedi oluşu, olay ve olgular üzerindeki belirleyiciliği, kendisini aşkın mutlak bir iradeyi reddedişi vb. kabulleri dolayısıyla materyalist felsefeye çok yakın bir “teorik iç bütünlüğe, tutarlılığa” sahip olma bakımından da edinilmeyi hak etmektedir. Lakin bu konu başlı başına ayrı bir inceleme ve tartışma konusudur.

  • “Bal, bal” demekle ağız tatlanmadığı gibi ideolojik yerelleşmeyi sayıklamakla da yerelleşme gerçekleşmez; bunun politik adımlarını atmak zorunluluktur. Bu zorunluluğa cevap verme girişimlerinde Batılı ideo-politik, kültürel şekillenmeden kaynaklı gerilimlerin, uyuşmazlıkların yaşanması muhtemeldir. Dolayısıyla, propaganda jargonundan giyim kuşama, konuşma şeklinden oturup kalkma biçimine kadar kültürel auramızın yeniden düzenlenmesi, alışkanlıkların yarattığı konforun terk edilmesi, yeni olana göre şekillenişin gerektirdiği dönüşüme açılmak şarttır. Çünkü devrimcili aynı zamanda devrimin ihtiyaçlarına göre zorunlu dönüşümlere kendini katmak demektir.

Ezilenlerin hayatına dokunmak, onları tanımak, onun tutarsızlıklarla dolu ibadetini, dokusunu, zaaflarını-erdemlerini, bağlılıklarını-kaypaklıklarını, alışkanlıklarını keşfetmek bir başka yönüdür. Bunun için yeri geldiğinde bayram namazlarında saf tutmaktan, cüz okumaktan, iftar alışverişi yapıp yemeğini hazırlamaktan, birlikte Cuma vaazlarında iktidar borazanlığı yapan imamla tartışmaktan, onları İslam’a değil zulüm sahiplerine hizmet ettikleri için eleştirmekten, imam hatip okullarını politik çalışma alanı olarak değerlendirmekten geri durmayan bir yerelleşme pratiği… Bir nevi H. Kıvılcımlı’nın Eyüp Meydanı’nda Pazar sandığının üzerine çıkarak, elinde Kur’an ile halka seslendiği çabanın takipçiliği… Dışsallığa son verecek içeriden bağ, en güçlü bu şekilde kurulur.

  • Elbette ideolojik yerelleşme İslam’ın edinilmesinden ibaret değildir. Eski jenerasyondan çok farklı karaktere, yeteneklere, beğenilere, iyi-kötü alışkanlıklara, eğilimlere, enternasyonal etkileşime açık bir esnekliğe, yeni iletişim olanakları ve özgün bir sosyaliteye, sıkboğaz edilmeye karşı tahammül sınırları dar bir yapıya vb. niteliklere sahip bir gençlik olgusu var önümüzde. Buna uygun, yüzü geleceğe dönük, coşkun, kapsayıcı yeni bir pratik hattın ve bunun lisanının oluşturulması da ideolojik yerelleşmenin gündeminde olmalıdır.

4- Şonuç:

Sosyolojik açıdan içinde yaşadığı toplumsal, tarihsel dokuyla uyumlu bir ideolojik çerçeveye sahip ve günümüz konjonktürünün gerektirdiği devrimci pratikleri hayata geçirebilen bir politik özne, krizle boğuşan ve değişim çabası içerisinde olan Marksist hareketin [bütünsel] dönüşümü yolunda işlev görme şansına her zamankinden fazla sahiptir. Politik açıdan kudret sahibi olmanın, yeniden kitleselleşmenin yolu buradan geçer.

En belirgin şekilde “İslam’ın edinilmesi” gerçeğine vurgu yapıldı. Kuşkusuz İslam’a öcü muamelesi yapan aydınlanmacı bağnazların tahammül edebileceği, kavramaya tenezzül gösterebileceği bir önerme değildir bu. “Kafayı üşütmüşler” muamelesi yapmaları da gayet muhtemeldir; sorun değil. Onların yürekleri körleştiren aydınlık fikirlerinin bombardımanında Marksizmin katlini izlemektense, İslam’ı edinen Marksistlerle kafayı üşütüp eylemek yeğdir…

13 Eylül 2019