SAVAŞ VE POLİTİKA – Harun Boran Yılmaz

Sun Tzu’nun Savaş Sanatı kitabını çoğu devrimcinin okuduğunu varsayıyorum. Sun Tzu kendi yaşadığı dönemdeki koşullarla bir savaşın nasıl yürütülmesi gerektiğini, ihtiyaçların, avantajların, tehlikelerin neler olduğunu incelikli bir biçimde anlatmış… Tarih boyunca da birçok ordu, general, devlet, Çin İmparatorluğu’ndan Osmanlıya, Bizans’tan Avrupa’nın Katolik krallıklarına kadar, Savaş Sanatı’nın öğütlerine uyarak savaşlar vermiş, mağlup ya da muzaffer olmuşlardır. Günümüzde de hemen hemen bütün devletlerin orduları ve askeri örgütlenmeler bu kaynaktan faydalanarak kendi savaş felsefelerini oluşturmaktadır. Elbette çağımıza uyarlayarak…

Çağımızda savaş kanunu bir çok değişime uğramıştır. Bilim ve teknoloji gelişmiş, yeni savaş tarzları icat edilmiş, savaş ahlakı ve bakış açıları revizyona uğramıştır. Yine de Sun Tzu’nun öğretisi teknik olarak hala geçerlidir. Fakat bahsettiğim gelişmelerden kaynaklı kimi esnemeler olmuştur. Örneğin, Sun Tzu savaşta arazinin önemini anlatır ama günümüzde insanlar yeryüzü şeklini değiştirebilir. Ya da savaş araçlarıyla (tank, uçak, helikopter) araziyi anlamsız hale getirebilir. Fakat geçmişte de günümüzde de aynı olan ve savaşın en önemli faktörü olan insan konusu geçerliliğini korumaktadır. Bu sebeple insan insanla savaşmaya devam ettiği sürece Sun Tzu’nun öğretisi geçerliliğini korumaya devam edecektir

“Savaş politikanın başka araçla (silahlarla) devamıdır”. Yani savaş politikanın kendisidir. Hangi sebeple olursa olsun. İster İslami bir cihat, ister bir emperyalist işgal, isterse proletaryanın burjuvaziye karşı verdiği bir sınıf savaşımı olsun, bütün savaşlar politiktir ve politik amaçları vardır. Üstelik bu politik bilinç gerektirmez. Kendiliğinden ortaya çıkmış bir isyan da politiktir.

Esasında bir insanın insanla temas kurduğu an politikanın başladığı andır. İnsani tüm ilişkiler; ister savaş, ister evlilik, ister ticaret, isterse aşk, tüm toplumsal yaşam politiktir. Ve tahlil edilmeye muhtaçtır. Tarih boyunca da felsefenin ve bilimin temel konusu olagelmiştir. Bilim insanları ve filozoflar bu tahlilleri yapmaya çabalamış ve birçok değişik akım ortaya çıkmıştır. Elbette bizim bu akımlar içindeki kutup yıldızımız, yol göstericimiz diyalektik ve tarihsel materyalizmdir. Savaş ve politika konularını bu temeldele almak gerekir.

Savaş politikanın kendisiyse, politikayı da savaş sanatının enstrümanlarıyla örneklendirerek anlatmaya çalışmak yanlış olmayacaktır. Burada esas olan toplumsa mücadele ve sınıf savaşımıdır.

“Tarih sınıf savaşımı tarihidir”. İnsanın, insanla ve doğayla kavgasının başladığı andan işçi sınıfının kahredici kuvvetiyle sınıfları ortadan kaldıracağı ana kadar verilmiş ve verilecek olan bütün savaşların sınıflı toplum düzeni vardır. Ya sömürenlerin devamlılık çabaları ya pastada ki payı büyütme çabaları ya da ezilenlerin ezenine karşı başkaldırı sonucu ortaya çıkan mücadelelerdir. Ve bu uzlaşmaz çelişki bütün sınıflar yok olana kadar sürüp gidecektir. Peki ama ne zaman ve nasıl?

Kapitalizm kendi içinde sürekli krizler barındırır. Sermaye artırımı ve kar hırsı, büyüyen ve şişen ekonomilerin yeni pazar arayışları, kapitalistlerin kendi aralarındaki savaşları da kaçınılmaz kılmaktadır. Bu savaşların bedelini de yüz yıl önce Balkanlarda, Avrupa’nın her yerinde, 50 yıl önce uzak Asya’da ve bugün Ortadoğu’da olduğu gibi mazlum halklar ödemektedir. Bu savaşları, kapitalistler adına yürütenler, ölenler ve öldürülenler de yine bu halklardır.

Bugün kapitalist devletin ekonomik ve askeri açıdan geldiği noktayı düşündüğü- 14 müzde, onları savaş meydanında yenmek işçi sınıfı adına imkansız gibi görünebilir. Fakat proletaryanın burjuvaziyle savaşı iki ordunun meydanda kapışmasından çok, koca bir ordunun 3-5 kurmayı alaşağı etmesine benzemektedir. Yine de kapitalistler kendilerine karşı yükselen bir muhalefet gördüklerinde halkın içinden kendilerine bağlı bir ordu devşirmekten imtina etmeyeceklerdir. Yani kapitalistleri yenmek için işçi sınıfının, işçilerden oluşmuş bir orduyu daha yenmeleri gerekmektedir.

Kapitalistlerin elinde bulundurduğu orduda silaha, paraya kadar her şeyi, onlara işçi sınıfı fabrikalarda ve tarlalarda çalışarak bahşetmiştir. İşçiler üremediğinde kapitalistlerin ne silahı ne de parası olabilir. Proletaryanın yaratıcı ve yok edici gücü budur. Fakat burjuvazi yenilecekse öncelikle devrimci saflardan karşı tarafa geçişleri, kandırılmaları engellemek gerekir. Bunun yolu da bilinçtir.

Bir orduyu var eden temel unsur askerdir. Elindeki silah yalnızca bir toz bile olsa sistemli bir ordu yıkıcı bir güçtür. Ama sıradan bir insanı askere dönüştüren, aldığı eğitimdir. Nitelikli bir eğitimden sonra, bir işçi, düşmanını titreten bir askere dönüşebilir. Sınıf savaşımının askeri, örgütlü proletaryadır. Fakat bir savaşı kazanmak için yalnızca asker ve silah yeterli değildir. Sağlam bir orduyu savaşta yönlendirecek deneyimli, tecrübeli komutanlar da gerekir. İyi örgütlenmiş, birbirini tanıyan ve güvenen komutanlar ordunun savaşta muzaffer olmasında büyük önem taşır. Bu komutanların sayısı ne kadar fazlaysa (ordunun sayısına oranla) zafer ihtimali o kadar çoktur. Çünkü komutan sayısı, daha fazla cephede çarpışma ve manevra olanağı sağlar. Proletarya ordusunun komutanları da devrimci kadrolardır. Fakat ordu ne kadar kudretli olursa olsun, komutanlar iyi örgütlenmemiş, birbirine güvensiz, işgüzar ve yetersizse, proletaryayı mahvoluşa sürüklemeleri kaçınılmazdır. Öncüleri olmayan bir ordunun ya da ordusu olmayan bir öncüler grubunun bir savaş kazanması masallarda bile mümkün değildir. Savaşa gönülsüz bir ordu, hele hele de henüz ordu bile olmamış bir insan topluluğunun savaşmaya teşvik edilmesi ciddi zaman ve emek isteyen bir hadisedir, yalnızca ajitasyon ve propagandayla olacak bir iş değildir. Kitlelerin arkalarından geleceğini umarak en önde çarpışmaya giren öncü grubunun topluca imhası da kaçınılmazdır. Bu tür davranışlar proletaryaya zafer kazandıramayacağı gibi moral bozar, komutansız kalan ordunun da yenilgisini kaçınılmaz kılar. Öncü hem kararlı hem sabırlı olmalıdır.

Hem sert hem de esnek olmalıdır. Savaşta bir diğer önemli unsur da kalelerdir. Yani cephe gerisi. Yeni askerlerin yetiştirildiği, silah ve erzak ihtiyaçlarının karşılandığı, yaralıların tedavi edildiği, yedek kuvvetlerin hazırda bekletildiği yerler… Bu kaleler proletarya için gettolardır. Bir ordunun cephe gerisi ne kadar sağlamsa savaşı kaybetme ihtimali o kadar düşüktür. Gettoların birer eğitim, üretim ve korunma alanlarına dönüştürülmesi sınıf savaşımı açısından elzemdir. Bu alanlarda olmayan, gettolarda yaşamayan öncünün, savaşı da komuta etmesi mümkün değildir. Çünkü proletarya hilafet ordusu değildir, tanımadığı, güvenmediği kimsenin peşinden gitmez. Bu yüzden bu alanlar iyi kullanılmalı, yoksa yaratılmalıdır.

Bir savaşta muzaffer olmak için birçok unsurun bir araya gelmesi gerekir. Teknik, taktik donanımı olmayan bir ordu ne kadar inanmış olursa olsun kazanamaz. Aynı şekilde maneviyatı zayıf bir ordu ne kadar inanmış olursa olsun kazanamaz. Savaş yalnızca bir çatışmalar bütünü değildir. Şiddet yalnızca bir nitel sıçrama anıdır. Savaş hazırlık ve devamlılık isteyen bir süreçtir. Doğru zamanda harekete geçilmesi, doğru zamanda ilerlenmesi ve doğru zamanda geri çekinilmesi; bunun için de duyguların değil aklın ön planda olması gerekir. Savaşta düşmanı olduğundan küçük ya da büyük görmemek gerekir. Fakat düşman hiçbir zaman karşısındaki gücün büyüklüğünü fark etmemeli ve olduğundan küçük zannetmelidir. Düşmanı 15 yanıltmak savaşta hamle üstünlüğü sağlayacaktır. Savaş aynı zamanda bir hile sanatıdır. Beklemediği bir anda beklemediği yerde darbe vurmak düşmanı yenmekte muvaffakiyet sağlayacaktır. Bu yüzden gizlilik esastır.

Bir diğer konu ise, öncülerin kendi aralarında ve askerlerle kurduğu ilişkilerde demokratik, eşitlikçi ve adil olmamalarıdır. Gereksiz sertlik, aşırı hiyerarşi ve despotizmden kaçınılmalı, aynı davaya baş koymuş herkesle yoldaş olmayı başarmalıdır. Düşman içerde her türlü karışıklığı çıkarmaya çalışacak, çözülmeleri ve ihanetleri teşvik edecektir. Bunu engellemenin yolu güveni ve maneviyatı güçlü tutmaktan geçer.

Kapitalizm dünya çağında büyük buhranlar yaşamaktadır. İktisadi olarak çökmüş, siyasal olarak çürümüş ve yozlaşmıştır. Ancak ‘’bir ağaç ne kadar çürümüş olursa olsun, onu yıkacak bir rüzgar esmediği sürece dimdik ayakta kalmaya devam edecektir. Bu rüzgarı çıkaracak ve ağacı devirecek olan biricik kuvvet proletaryadır.

Proletaryanın öncülerine düşen ise dünyanın tüm işçilerini ve ezilen halklarını bir araya getirip güçlü bir fırtına çıkaracak bir makine yapmaktır. Bu makine çelikten, bakırdan değil, etten, kemikten ve bilinçten olacaktır. Devrimciler bu makinenin mühendisleri ve kapitalizmin mezar kazıcılarıdır.

Kapitalizmin çürümüş gövdesinin gübreye dönmesi, o gübrede yeni tohumların çatlayıp yeni filizlerin yeşermesi uzak değil. Devrim bir macera, sosyalizm ise bir ütopya değil; güneşin her gece batması ve sabah yeniden doğması kadar doğaldır.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*