SEÇTİKLERİMİZ: Bir Strateji, Bir Taktik: Sosyalist Mücadele ve Demokrasi Mücadelesi – Orhan YILMAZKAYA

Bir Strateji, Bir Taktik: Sosyalist Mücadele ve Demokrasi Mücadelesi – Orhan YILMAZKAYA

 

“Olmadan yığınların bilgeliği

Nasıl kurulur yeni düzen,

Bulamaz çoğunluğa uyan yolu

Kendinden kopamayan”

Bertolt Brecht

 

Türkiye’de devrimci hareket, verili siyasetin içindeki başka akımlarda bu kadar yoğun yaşanmayan bir tartışma içinde. Solun içindeki bu tartışma ve ayrılma eğiliminin, devrimci hareket üzerinde büyük bir baskı oluşturduğunu görüyoruz. Bu baskıya, “demokrasi açmazı” da denebilir. “Demokrasi açmazı”nın ne anlama geldiğini açıklamaya çalışmadan önce, sol hareketi ve devrimci hareketi kavram olarak ayırarak bir analiz yapmanın önemli bir avantaj; bunu yapmamanın ise, sözünü edilen “demokrasi açmazı”nın unsurlarından birisine dönüştüğünü ifade etmek gerekiyor. Burası önemli, çünkü devrimci hareket, tanımı gereği bir parçası olduğu sol hareketin ağırlığını oluşturan liberal ve ulusal kanatları tarafından sosyalist mücadele programının dışına çekilmeye çalışılıyor; liberal-burjuva ya da ulusal-devletçi kanadın bir aleti yapılmak isteniyor. Lafı hiç dolaştırmadan, devrimci hareket üzerinde baskı oluşturan “demokrasi açmazı”nı açıklamaya, temelinin ne olduğunu ortaya koymaya çalışalım: Türkiye’nin düzen siyasetinde yaşanan tartışmalar ve kamplaşmalar, devrimci hareketi, tanımı gereği iki ayrı mücadele ve program seklinde yürütmesi gereken sosyalist mücadele ile demokrasi mücadelesini bir ve aynı şey olarak algılama ve ona göre tutum almaya, strateji aleyhine ama “demokratik taktik” lehine çubuk bükmesi için baskı yapıyor. Bu durum, var olan kamplaşmada devrimci olduğundan ötürü, devletle, ulusal solla tutum ihtimaline karşı serbetli bulunan akımları etkiliyor. Maalesef devrimci hareketin tüm kısımlarının, liberal sağcılarla, liberal solcularla, Batı yanlılarıyla, AB taraftarlarıyla, “burjuva demokrasisiyle” bir müttefiklik ilişkisine girme konusunda savunma mekanizması güçlü değil. Bunun tarihsel nedenleri var. Tartışma bu yüzden, hafife alınamayacak, geçiştirilemeyecek, üzeri kapatılamayacak kadar önemli.

Devrimciler, sosyalist devrim programlarıyla burjuva demokratlarından tarihsel olarak ayrılırlar. “Sosyalist devrim programı” ifadesini burada, Türkiye’de çok yapılmış Milli Demokratik Devrim-Sosyalist Devrim tartışmalarındaki anlamı dışında kullanıyorum. Devrim programı, taktik olarak içinde nelerin yer alıp almadığından bağımsız olarak, sermaye düzenini ortadan kaldırarak, onun devlet aygıtını ve toplumsal dayanaklarını yıkarak ilerlemenin adıdır. Devrim programı içinde çeşitli demokratik ve sosyalist önlemler bulunur ve bunlar ülkeye ve mücadele biçimlerine, zamana ve ittifak ilişkilerine göre değişiklik gösterir. Ama değişmeyen öz, düzenin yıkılmasıdır. Bunun alamet-i farikası ise, sermayeye ve devletin zor aygıtlarına karşı alınan tutumdur.

Devrimciler yine ayni şekilde, sınıf mücadelesini sürdürdükleri zeminde kaçınılmaz olarak demokrasi mücadelesi de verirler. Temsil ettikleri sınıfların, kesimlerin ve bizzat kendilerinin haklarını talep ederler. Bunları programları ve eylemleriyle savunurlar. Bu iki mücadele, gerçek hayat içinde birbirinin içine geçmiş süreçler olarak cereyan eder. Ama buraya dikkat etmek gerekir ki, ayrıldıkları nokta, devrimin programını, kadrolarını ve en önemlisi siyasetini var ettiği noktadır. Ayrılamadığı an ise, devrimin su ya da bu şekilde başaramadığı yer olarak kayda geçecektir.

Şöyle örneklemek mümkün: 2. Enternasyonal partilerinin çoğunluğunun savaşyanlısı tutumuna karşı, Lenin’in 1915’de Zimmerwald Konferansı’nı örgütleyerek savaşkarşıtı bir tutum alması, demokrasi mücadelesi başlığında değerlendirilebilir. Yanlış da değildir. Ama yine biliyoruz ki, burası uluslararası planda Bolşevizm’in doğum yeridir ve bu politika ulusal planda da Rusya’da devrimin önünü açan bir çizgiye dönüşmüştür. Somut olarak söylersek, demokratik taktik bu şekilde sosyalist stratejinin önemli bir parçasına dönüşmüştür. Sosyalist mücadele strateji, demokrasi mücadelesi ise taktiktir. İçeriğinde anlaştıktan sonra, iki ayrı taktik olarak tarif etmekte de bir sakınca yoktur. Sosyalistler her zaman demokrasi mücadelesi vermişler, bunun ön saflarında yer almışlar ve yine öyle yapmaya devam edeceklerdir. Bunu yapmaktan kaçındıkları örnekler bulmak mümkün olmadığı gibi, sınıf mücadelesinin tanımına da aykırıdır. Ama sosyalistlerin demokrasi mücadelelerini bağlayacakları, tabi kılacakları, asil programları, devrim için vermekte oldukları sosyalizm mücadelesidir. Bu söylediklerimiz çok genel geçer, çok kitabi, onun için de aslında hiç tartışma götürmeyecek kesinlikler gibi görünebilir. Ama devrimci hareketin tarihi, bu tartışmanın devrimciler arasında hemen her zaman çok güncel olduğunun somut kanıtıdır. 1917’de Rusya’ya geldikten sonra, “sosyalist devrim günceldir” dediği için parti kamuoyunda azınlıkta kalan, üzerine şüpheli nazarlar yöneltilen Lenin’in, Nisan Tezleri’yle giriştiği mücadeleyi kazanması akla ilk gelen örneklerden birisidir. Yine Bolşevizm’in kendisini Legal Marksizm’den kopararak var ettiğini, Lenin’in 1917’de Devlet ve Devrim’i yazarak burjuva demokrasisini aştığını ve tüm bu tartışmaların çok netameli geçtiğini bilmek durumundayız.

Devrimciler demokrasiyi savunmazlar; demokrasi mücadelesi verirler… Demokrasi, Fransız devriminden beri büyük sermayenin programıdır. Düzenin stabilizasyonu doğal eğilim, kriz istisna olduğu için tarihin birçok anında büyük sermaye, liberal demokratik bir politik program talep eder. Bu yüzden faşizm genellikle, büyük sermayenin etki alanının daraldığı küçük üretici, esnaf ve emekçi yığınlar arasında güçlenir, sonra kendisini büyük sermayeye kabul ettirir. Ülkemizde de TÜSİAD’ın çizgisi liberal demokrasi programıdır; onun için sık sık MHP’yle karşı karşıya gelir. Burjuva demokrasisi hiçbir zaman tamamlanmaz; hep eksik kalır. Onun için de demokrasi mücadelesi hiç bitmez. Bitirmek devrimcilerin isi değildir. Bu, felsefi anlamda sınıf mücadelesinin bitmesi, liberal politik ütopyanın gerçekleşmesi demektir ki; hem mümkün değildir, hem bu durumun sınıfsal temeli ekonomik liberalizmdir. Devrim zaten onun karşıtıdır. O yüzden Marx’ın yazınında “burjuva egemenliğinin genişlemesinin adi olarak tanımlanan” “sivil toplum” teriminin günümüzde bu kadar yaygınlaşması tesadüf değildir. Demokrasinin gelişimi sivil toplumun, yani burjuva egemenliğini gelişimi demektir. Bunun olduğu yer de şu anda emperyalist ülkelerdir. Böyle bir gelişim çizgisini savunur görünmek, “orası gibi olalım” demektir ki, bunu ülkemizde Marksizm adına savunanların sayısı hiç de az değildir. Biz onlardan değiliz; olamayız…

Devrimciler, demokrasi mücadelesi verirler; demokrasiyi savunmazlar… Devrimciler, demokrasiyi ve “legaliteyi istismar” ederler; demokrasinin sınırlarını politik etkilerini genişletecek şekilde ihlal ederler; demokrasiye karşı “hile” yapma hakları vardır, çünkü demokrasi hep hile yapar, sonra da bunu “halk egemenliği” diye yutturmaya kalkar; sosyalist, “en tutarlı demokratın adi” değildir; devrimciler devrim programını gerçekleştirmek için “gereken her şeyi” yaparlar; meclise girerler, dağa çıkarlar, yasal parti kurarlar, yasadışı mücadele ederler… Amaçları “tam demokrasi” değil, “eksik gedik” bile olsa devrimdir. Devrimciler için demokrasi mücadelesi ne kadar mümkün, gerçek ve gerekliyse, demokrasinin sosyalist eleştirisi de o kadar zorunludur. Devrim ve sosyalizm, burjuva demokrasisinin programatik ve politik inkarından doğar. İkisini karşı karşıya koymak yanlıştır ama bugün devrimci hareket içinde bir eğilim, “politik taktik gereği” buna yatkın bir çizgi izlemektedir. Devrimciler, liberal demokrasinin açmazlarını onu düzeltmek için, ona akil vermek için, akil alarak emekçilere karşı doğru tutum alması gerektiği için eleştirmezler. Onun tutarsızlıklarının, açmazlarının, sınıfsal imkânsızlıklarının emekçiler için yarattığı imkânları yine emekçilere ve başka politik güçlere anlatmak için eleştirirler. Devrimciler için demokrasi mücadelesinin, kendi paradigmasıyla varacağı yerden çok, süreci ve devrimci hareket için yarattığı fırsatlar önemlidir.

Sosyalistlerin demokrasi tanımları, daha önemlisi bu dinamiği yaratacak mücadele tarifleriyle, her boydan demokratın tanımı birbirine benzemez değil, ısrarla söylemeye

çalıştığımız gibi tarihsel ve güncel olarak birbirinin zıddıdır. Hemen örneklemeye

çalışalım: Verili durumda, biz de darbeye karşıyız, AKP de, Ertuğrul Özkök de, CHP de. Onlar “darbe olmasın”diyebilirler. Biz, “darbeye karışan kuvvet komutanları görevden alınsın, tutuklansın, ceza alsın” deriz; gücümüz varsa tutuklarız, imkânımız varsa gösteri yaparız…

“Demokrasi açmazı”nın en somut bir başka görünümü ise, sosyalizmi ve devrimci mücadeleyi, demokrasinin “sonraki aşaması”, “mantıki sonucu”, “türevi” olarak görme eğilimidir. Bu, temel bir çarpıklıktır. Böyle bir sema yoktur. Bu şemaya inanmak kolaydır; çünkü burjuva ideolojisi bunu dayatır ve her boydan reformizm düşüncesi, her mücadele anında devrimci hareketi kuşatarak bu yönden baskı yapar. Kimi zaman kötü niyetten, kimi zaman kendine güvensizlikten, kimi zaman işçi sınıfına güvensizlikten, kimi zaman da bilmezlikten bazı devrimciler buna yatar. Marksizm’den “saf demokrat” elde etmek mümkündür, çok olmuştur. Ülkemizde şimdilerde bile, Marksizmin eski dönek yol arkadaşlarının çoğunu ulusal sol kamptan ziyade liberal kampta görmek kimseyi şaşırtmaz.

Marksizmin “demokrasi Aşaması”nı(!) geçemediği, birkaç samimi denemenin de boğulup gittiği tüm bir 20. yüzyıl Avrupa mücadele tarihinden elimizde kalan, Gramsci, Rosa Lüksemburg birkaç onurlu devrimci, İspanya ve Yunan iç savaşları gibi pratiklerdir. Onun ötesi “Avrupa Komünizmi”dir ki, herhalde devrimci hareketin tarihi için hayırla yad edilecek durumda değildir. Devrimciler bu kıtada, demokrasiyi ilerletmeye çalıştıkları zamanlarda hiç yol alamamışlar, devrimi denediklerinde en azından namuslu bir devrimci tarih bırakmışlardır. Ayni kötü tablo, SBKP’nin bizim gibi ülkelere önerdiği “ileri demokrasi” pratiklerinde de yaşanmış; genellikle demokrasiyi ilerletmeye çalışan devrimciler ciddi hiçbir sonuç elde edemezken, Sovyet çizgisi dışındaki kişi, grup ve partiler, niteliklerini tartışmak ayrı bir konu olsa da, ciddi devrimci denemelere girişmişlerdir. Bugünlerde bizim bu tartışmaları yine AB ekseninde de sürdürüyor oluşumuz bu yüzden kesinlikle tesadüf değil, burjuva fikir egemenliğinin Avrupa tarihi üzerinden kendisini yeniden tekrar etme temayülünün göstergesidir. Avrupa bir kez daha, kendi demokrasisinin, dolayısıyla kendi düzeninin kutsanmasını, bizim de faşistlere, darbecilere karşı “her hal ve şart altında” kayıtsızca kendisine tabi olmamız gerektiğini, başka sansımızın olmadığını, tarihsel devrimci programımızı unutmamız ya da “belirsiz bir geleceğe ertelememiz gerektiğini” söylemektedir. Ayrıca unutmayalım, tüm bunları, proletaryanın öncülüğünün tartışıldığı, sınıf örgütlenmelerinin geçersiz ilan edildiği, marksizmin dünyayı açıklama ve değiştirme gücünün zayıfladığının belirtildiği, sınıf mücadelesinin, insan hakları, çevre, kadın hakları, hayvan hakları, azınlık hakları gibi mücadelelerle hiyerarşik olarak eşitlendiği bir uğrakta tartışıyoruz. Tartışmamız afaki değildir yani…

Türkiye’de günümüzde adında sosyalist olan bazı parti genel başkanları, Çatı Partisi’nin temel misyonunu “AKP’yi demokrasi yönünde hareket geçirmek” olarak tanımlayabiliyorlar. Yine adında “sosyalist” olan dergilerde, yöntemsel olarak ideolojiyle politika arasındaki açı tehlikeli şekilde genişletilerek söyle yazılabiliyor örneğin: “Günümüz Türkiyesi’nde ister sol jargonla, isterse sağ jargonla olsun, üretilen her türden anti-demokratizmin kendisini darbecilikten ve darbecilerden ayırabilmesi mümkün değildir”. Bu ve benzeri tespitler, demokrasinin sosyalist eleştirisini ortadan kaldırmaktadır. Bu durum, “sosyalizm programımızın”tarihsel bir silahını elinden almak, taktik gereği stratejik hedefimizi karartmak, devrim programının ne olduğu konusunda şüphe yaratmak olacaktır. Tam da paragrafta dile getirilen görüsün aksine, dikkat edilsin “ulusal solcuların lehine” demiyorum, bu çizginin devrimciler için başarılması gerekmektedir. Bunu yapamazsak, “darbecilikle aramıza mesafe koyalım” derken, kendimizi burjuva düzeninin yanında bulmamız içten bile değildir. Yani, demokrasi mücadelesini verirken, AB’nin, liberallerin, sol liberallerin, AKP’nin yanına düşmeden bir düzen eleştirisi yapmak mümkündür ve yapılmalıdır. Düzen eleştirisi dediğimiz şey, yani soyut anlamda “devrimin programı” darbeciliğe karşı olmanın, demokrasiyi savunmanın, “ulusal sol”dan hazetmemenin, Kürt halkının yanında olmanın heybesine sığmaz. Politik olarak da, ideolojik olarak da bunlardan öte bir şeydir.

Demokrasi fikrini eleştiren herkes bu yüzden Kızılelmacı olmaz. Yöntemsel hatayı vurgulamak için söyle bir örnek verilebilir: Demokrasiye her daim uzak duran anarşistlerin Kızılelmacı olduklarını söyleyebilir miyiz? Kızılelmacılık için politik programdaki öğeler belirleyicidir. Darbeyi ve generalleri savunmak ya da mazeret bulmak, PKK ve Kürt düşmanlığı yapmak, faşistlerle işbirlikleri içine girmek, devrimcilerle arayı açmak, burada sayılanların hepsini ya da bazılarını yapmak gerekir.

Solun liberal ve ulusalcı bölünmüşlüğü vakıa. Ama zaten devrimcilerin görevi de tam olarak bu: Bu ikilemin dışında bir devrimci kimlikler üretmek. Nesnel durumun olumsuz olduğu tarifi üzerinden buna girişmemek iradesizlik oluyor. Ama şu sıralar bunu gerçekleştirmenin önündeki esas tehlike, devrimci hareketin liberal solla yakın durmasının yaratacağı sıkıntılar oluyor. Taktik sıkıntılar burada başlıyor. Zaten taktik sıkıntıların olduğu bir yerde, stratejik avantajları da kolayca elden düşürmek mümkün görünmüyor.

TKP teorisyenlerinden Metin Çulhaoğlu, “demokrasinin kendi içinde çelişik karakteri yüzünden asılacağını” söylerken haklı. Ama burada Metin Çulhaoğlu haklılığını sadece, Marx ve Lenin’in siyaset teorisini ve pratiklerini özetlemiş olmaktan alıyor. Dünya yine zaten, demokrasinin asılacağı bir kavşağa doğru gidiyor.

Devrimci mücadelenin somut politik etkileri dışında başka dinamikler de burjuva demokrasisini aşındırıyor ve otoriter siyaset biçimlerinin önü açılıyor. İçine girmekte olduğumuz dönem, devrimlerin ve karşı devrimlerin çarpışmasına sahne olacak. Karşı devrim burada, sadece sosyalizmin karşısına çıkmak gibi dar bir anlamda değil, burjuva düzenin otoriter restorasyonu olarak anlaşılması gereken geniş bir anlamda kullanılıyor.

Çulhaoğlu’na dönersek, onu haksız olduğu yer, MK üyesi olduğu TKP’nin aldığı politik pozisyon. Çulhaoğlu’nun ve bu çizginin, “sol jargonla ürettiği anti-demokratizmin kendisini darbecilikten ve darbecilerden ayırabilmesi mümkün değil”; çünkü o parti zaten kendisini ayırmak istemiyor, ayırmamayı tercih ediyor. Aramızdaki politik fark bu… Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş, kendilerini Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk’tan akla ilk gelen örnekler olarak ayırmayı başarmışlardı. Lenin’in pratiği de demokrasinin inkarı ve yeni kavramlarla kurulması olarak da okunabilir. Bir Batılı yazar, Devlet Devrim’in “Batı’nın politik geleneğinin sözlük ve gramerini camdan dışarı attığını” yazmıştı. Türkiyeli devrimciler açısından da ayrım mümkün. Hem sade mümkün değil, çok gerekli…

Önümüzdeki dönemde, demokrasi mücadelesini sürdürürken, devrimi planlamalarımızda ileri sıçramalar yaparken, “demokrasi açmazı” üzerine de çok tartışmamız gerekiyor.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*