SERÜVENCİLERE NOTLAR (6): YOL BİR YERE GİDER Mİ?

“İRİŞ PİRİM İRİŞ, GÖR Kİ OLANI, KURTAR MUHANNETTEN ELDE KALANI…” – TORLAK KEMAL AĞITI, ANONİM
“GÜN KALKA GÖLGE DÜŞE… İYİ OLACAK İYİ.” (TORLAK) – ALİ ŞENTÜRK, ŞEYH BEDREDDİN ROMANINDAN

“Neler oluyor” soru olmayan “sorusu”, son zamanların popüler fısıltısı… Bazen kendimize, bazen en yakınımıza soruyoruz. İşin bir yani meraksa, diğer yanı kuşkusuz “telaş”.

 

Merak geliştirir. “Çocukluğunda soru soran, büyüdüğünde cevap verebilir” derken Hz. Ali, merak-gelişim diyalektiğine atıf yapar mesela.

 

Telaş ise dağıtıcı bir etkiye sahiptir. Sun Tzu’dan Clausewitz’e, “düşman saflarda telaş yaratmak” savaş sanatının temel öğretilerinden biri olarak kabul edilegelmiştir. Telaş, ıslaktır, yaştır, kaygandır. Bulaşıcıdır. Önü alınmazsa çürütür, ayak kaydırır, umutsuzluk yaratır. “Belaların en büyüğü, umutların yok olmasıdır” (Hz. Ali). Merak doyurulmazsa, açlık telaşın ebesi olur.

 

Umutsuzluk nasıl ki –telaşın etkisiyle “bükülmüş” de olsa- somut bir maddiliğin üzerinde yükseliyorsa, umut da aynı şekilde maddi bir zemine ihtiyaç duyar. Umut “verilmez”, tutulabilir olan maddiliğin üzerine inşa edilir, üretilir. Velhasıl, soyut(muş) gibi görünen duygular toplamı, maddi silsilelerin somut sonucudur. Dolayısıyla, silsile çözümlenmeden ne merak ne telaş giderilemez.

 

“Sorular”, tek tek olayların ele alınması ile cevaplanamaz. Çünkü her olay, yaşanmakta olan süreçte “vardır”. Başka bir deyişle, sürecin –son tahlilde- bir yansımasıdır. Olayın tarafları görüngüye aldanmaya yatkındırlar. Olayı, tarafları, yaklaşımları ve sonuçları süreçten bağımsız bir “kendinden menkullük” zemininde ele almak, Marksizm’i –kendine değil- sadece “kendi dışına” uygulamak anlamına gelir. Bu “seçicilik” tablosu, tarihte o kadar sık tekrarlanmıştır ki, “mum dibine ışık vermez”, “terzi kendi söküğünü dikemez” gibi sözler dilden dile dolaşmıştır. “Liberalizmle Mücadele Edelim” yazısında Mao, “(…)Marksizm’i başkalarına, liberalizmi kendilerine uygularlar” derken seçiciliği teşhir ediyordu… O vakit, olayları anlamak, içinde cereyan ettikleri mecrayı kavramaktan geçiyorsa, evvela mecra-süreç ile ilgilenmemiz gerekiyor.

 

Niyetimiz “olayları” anlamlandırmak olduğu için, sürecin, “olayları kesen” karakteristik yönlerini yakalayabilmemiz gerekiyor. Süreçteki “kısa devreleri”…

 

Marx’ın dediği gibi, biz “yan yana koyma ve bir araya toplama işini yapacağız, ama tespih inci gerdanlığa dönüşmezse hata bizim değil.” (Marx – Engels, Din Üzerine, s. 12).

 

“Yüksekten düşmek”

 

“BİR FİLMDE FALAN OLSAYDIK HEMEN KUMANDAYI ALIR TELEVİZYONDA KENDİSİYLE ALAKALI CAN SIKICI ŞEYLER GÖRMÜŞ BİR KARAKTER GİBİ BASARDIM KAPATMA TUŞUNA. AMA BİR FİLMDE DEĞİLDİK. MAALESEF, SADECE YAŞIYORDUK.” – EMRAH SERBES, DELİDUMAN

 

“AĞAÇSIZ YERLERE DOLU YAĞMIŞ, KAZ SÜRÜSÜNE ŞAHİN DALMIŞ GİBİ OLDU” – DEDE KORKUT HİKAYELERİ

 

Sol cenah bir kriz yaşıyor. Sınıf savaşından okursak, kriz ile kısmi yenilgi iç içedir… Reformistler, sınıf savaşımı arenasının izleyici koltuğunda, tribünde oturanlarıdır. Arenanın asli unsuru-öznesi olmadıkları için, kriz reformistleri –nispeten- teğet geçmektedir. Kavgaya girmeyen doğrudan yumruk yemez. Ama “ara dayağı” denen bir şey de vardır ki, reformistlerin pozisyonunu tarif edebilir. Devrimciler ise arenadadırlar ve olası yumrukların muhatabıdırlar. Kavgada yumruk sayılmaz. Bu kural, tüm taraflar için geçerlidir. Yumruklar atıldı ve yenildi. Raunt üstüne raunt… Kavga “zafer ve yenilgi” ihtimallerini potansiyel olarak bağrında taşır. Devrimciler kısmi bir yenilgi ile karşılaştılar. Bu yenilgi ideo-politik olmaması itibariyle, Küba’daki Moncada Kışlası Baskını ile kategorik olarak aynı saftadır. Derece itibariyle iki yenilgi arasında fark olmakla beraber, Fidel’in o gün için söyledikleri, bugün için de kategorik olarak geçerlidir: “Biz kaybedersek yeniden başlarız, onlar kaybederlerse her şeylerini kaybederler…”. İki “yenilgi” arasındaki derece farkını, iki soru rehberliğinde irdeleyebiliriz. Neden bu kadar yumruk yendi? Neden bu yumruklar varlıklarından katbekat ağır sonuçlar yarattı? Öncülüğün gereği olarak, rakibin hırçınlığını değil, öncünün hazırlıksızlığını sorgulamamız doğru olandır.

 

“Yüksekten düşmek” dedik, bir irtifa/derece tarif ettik. Soruların cevabı, bu irtifa/derece farkında yatıyor. Gelinen süreci, “yüksekten” başlayarak okumak gerekiyor. Yani 2013 Haziran’ından.

 

2013 Haziran’ına bir anda gelinmedi. Öncesinde başlayan –konumuzu da kesen- bir de çözüm süreci vardı. Çözüm süreciyle sistem, kendi “ulaşılabilir evrenini” genişletti, esnetti, bu alanda –sistem içi olan- demokratik mücadele imkanları arttı. Devrimciler, sistemin “ulaşılabilir evrenine” balıklama atlamadılar. Zaten teorik kabullerde bu “ulaşılabilir evren”, “ulaşılamaz evrene” hizmet ettiği oranda bir anlam ifade ediyordu. Ancak sistem “ulaşılabilir evrenin” sınırlarını genişlettikçe, devrimciler de buna “kayıtsız” kalmadılar. Burası kategorik bir hataya karşılık gelmiyor. Zira son kertede “ulaşılamaz evren” bir oranda “ulaşılabilir evrenden” faydalanmayı, onu suistimal etmeyi gerektirir. Ve yine son kertede, devrim kitlelerle olur… Bununla beraber, “ulaşılabilir evren” sistemin balık ağıdır. Balıklar ağda yüzerler ve eğer görüngüye aldanırlarsa kendilerini özgür sanabilirler. Ancak adından menkul olan “ulaşılabilir evren”, sistemin ağı çekmesiyle ve balıkların ağa dolması itibariyle “ulaşılabilirdir”. Son kertede “savunmasızlıkla” maluldür. Sınıf savaşımı bir “güç” işidir ve “ulaşılabilir evrendeki” birikimin, “güç” tarifine uyabilmesi ancak ve ancak “ulaşılamaz evrenin” nicel ve nitel varlığıyla, bu beraberlikle mümkündür.

Çözüm süreci, 2013 Haziran’ıyla “karşılaşınca”, “ulaşılabilir evrende” sistemin sınırlarını zorlayarak –bir arada- aşan bir dalga cereyan etti. “Dalganın” bir yönü kendiliğindenlikten diğer yönü ise tarihsel/politik birikimin yarattığı bir nitel bilinçten müteşekkildi (burası ayrı bir çalışmanın konusu olabilecek karmaşıklıktadır). Reformistler, zaten varoluşları itibariyle bütünüyle ulaşılabilir/kapısı çalınabilir evrende ikamet ettikleri için, “dalgaya” tümel varlığıyla müdahale etmeye çalışabildi. Reformistlerin ulaşılabilir evrendeki birikimleri, devrimcilerden nicel ve nitel olarak fazlaydı. Bazı devrimciler açısından bu eksiklik hali “doğal” kabul edilse de, bu çıktının o kadar da kendiliğinden bir zorunluluk olmadığı dipnotunu düşelim… Devrimciler bu eksiklik karşısında önce bir bocalama yaşasalar da, hemen bir çözüm olmayan “çözüm” geliştirdiler. Bu, ulaşılamaz evrendeki nitelikli birikimi ulaşılabilir evrene dahil etmekti. Bunu kimisi doğrudan kimisi dolaylı yollarla icra etmiştir. Kimisi bütünüyle, kimisi kısmen… Aynı anlama gelmekle beraber, ulaşılabilir evren ile ulaşılamaz evren arasındaki çizgi silikleşmiş, iki evren birbirinden ayrılamaz hale gelmiştir. Kuşkusuz tahrif olan ulaşılamaz evren olmuştur. Ulaşılamaz evren karakterinden ve niteliğinden kaybetmiş, eksilmiş, erozyona uğramıştır. Sistemin ulaşılabilir evrenine –niyetten bağımsız ve fiilen- huruç edilmiştir.

Huruç, teorik bir forma büründürülmedi, büründürülemezdi. Teorik kabullerle izah edilemezdi. Bu düğüm çözülmedi, bu engelin üzerinden atlanıldı, görmezden gelindi. Dalga o denli göz alıcıydı ki…

Hurucun etkisiyle, vücudun neredeyse tamamı ulaşılabilir evrene temas etmeye başladı. Ulaşılabilir evren, varlığıyla, devrimcilerin bilinçlerine etki etti, şekil verdi. Ulaşılabilir evren ile ulaşılamaz evren, varlık koşulları itibariyle kategorik olarak farklıdırlar. Bu farklılık, zeminlerin üzerinde eyleyenlerin bilinçlerindeki “farklılıkla” at başı gider. Maddi olan bilinci belirler, tersi değil. Ulaşılabilir evren ile kurulan “her temas iz bırakır”, bilinç, temas anında şekillenir… Mao’nun liberalizmle ilgili paylaştığımız tespiti uyarınca, devrimciler “diyalektiği dışarıya, idealizmi kendilerine” formülünü kullanarak bilinci muğlaklaştırmaya eğilimli olabiliyorlar… Bu “temas” sürecinde devrimci bilince yapılan atıf mutlaklaştırıldı ve “maddi olan bilinci belirler” kabulü –en azından devrimcilerin “kendilerini” değerlendirdikleri esnada- ya tersine çevrildi ya da buzdolabına kaldırıldı.

“Ulaşılamaz evrendeki” birikim, varlığı ve bilinciyle sistemden kopuşu yaşamıştır. Kendi varlığını, ihtiyaçlarını, geleceğini, isterlerini devrim ile birleştirmiş, bir kılmıştır. Tek pusulası devrimin isterleridir, ona göre yol yürür ve “ulaşılabilir evrendeki” toplama yürümesi gereken yolları işaret eder… Ulaşılabilir evren ile ulaşılamaz evren arasındaki –karakterini “sistemden kopuşu yaşamış olmanın” verdiği- çizginin, -ikincisinin aleyhine- silikleşmesi, süreçteki “kısa devrelerden” biri olarak ele alınmalıdır.

Haziran’da yükselen dalgaya, ulaşılamaz evrenin devrimci yöntemleri ile müdahale edilmemesi gerekliymiş gibi bir algı ortaya çıkmışsa, bunun sebeplerinden biri, yine bu kısa devredir ve tersi de doğrudur…

Dalga yükselir, kıyıya vurur ve geri çekilir… Haziran’ı takip eden süreçte de öyle oldu. Dalga kıyıya vururken bir şeyler getirir ve çekilirken de bir şeyler götürür. Öyle oldu… Bir şeyler getirdi ancak bunların “kazanımlar” haline gelmeleri, “ulaşılamaz evren” ile mümkündür. Ulaşılamaz evren ise amorf bir halde olduğu için, dalganın getirdikleri, istenen oranda ve nitelikte ulaşılamaz evrene taşınarak kazanımlar haline dönüştürülemedi, ulaşılabilir evrenin sınırlarında kaldı. Bunların başında, nicel bir kitle şişkinliği ve ulaşılabilir evrenin sınırları dahilinde bir kitle mobilizasyonu sayılabilir.

Dalga, çekilirken “kazanımlar” dışında ne varsa götürme kudretiyle karakterizedir. Zira dalganın yükselişi gibi, geri çekilmesi de, sınıf savaşımı dahilindeki karşılıklı yumruklaşmanın semptomlarındandır.

Haziran’daki “asilik” bir derece tarifiydi ancak kategorik olarak devrimcilik ile ayrı zeminlere karşılık geliyordu. Ulaşılabilir ve ulaşılamaz evrenlerin iç içe girmesi, “asiliğin” ulaşılabilir evren kadar ulaşılamaz evrene de sirayet etmesi sonucunu doğurdu.

“Asilik” ile devrimcilik arasındaki kategorik ayrımlar nelerdir? Asilik son kertede sistemden kopuk değildir, kopmayı göze alamazken, devrimciliğin ön şartı sistemden kopmaktır. Asilik, kısa erimli bir mücadelenin karşılığıyken, devrimcilik uzun erimli, inişli-çıkışlı bir kavgayı göğüslemeyi gerektirir. Asilik, çıkışı itibariyle bir taarruz(cuk) ile görünür olmakla beraber, derhal savunma/direniş pozisyonu alır ve bu savunma/direniş çizgisi ona asli karakterini verirken, devrimcilik kesintisiz devrimci taarruzu –savunma halleri dahil- temel almak zorundadır. Asilik, mücadelenin kaynama/kırılma anlarındaki gözü karalığın dışında bireyin çıkarları, nefsi istekleriyle barışıkken, devrimcilik tüm bu nefsi istek ve çıkarları devrimin ihtiyaçlarına endekslemiştir. Uzatılabilecek sayısız nedenlerden de anlaşılabileceği gibi, asiler isyan çıkarabilir, ancak bu isyanı devrimle taçlandırabilecek olanlar devrimcilerdir. Zira asi, devrimci mücadelenin engebeli yollarına ayak uydurmaz, uyduramaz, uydurmak “istemez”, derhal kendi bireysel çıkarlarına çark ederek, derin bir melankoliye saplanmayı seçer…

Dalga çekilmeye başladı… Devrimcilerin panoraması: amorf hale gelmiş bir ulaşılamaz evren ve asileşmiş devrimcilerle, devrimcileşmemiş asilerle dolu bir ulaşılabilir evren… Bu tablo, zayıf, fay hatlarıyla malul bir tabloydu. Devrimciler bu tabloya nasıl sürüklendi? Birincisi, devrimciler, dalgadaki asiliği devrimcileştirmeye çalışmadılar (ya da bu çabalar istisnai kaldı). Burada indirgemeci bir kadroculuk anlatılmıyor ama kadro-kitle diyalektiğinde esas olanın kadro-devrimci olduğuna vurgu yapılıyor. İkincisi, dalgadaki asilik ile salt hegemonya-yön verme temelinde ilişki kuruldu. Dalganın muhtevasına şekil verilmedi, verilemedi. Üçüncüsü –birinci ve ikincinin devamı anlamında- dalganın kendisini örgütlemek gerekirken, dalganın içindeki asi damlalar yakalanmaya, bireyler oltalanmaya çalışıldı. Dördüncüsü, bu çaba kısmen sonuçlar vermekle beraber, asiliğin saflara sirayet etmesine yol açtı. Asi bireylerin dahli, ulaşılabilir ve ulaşılamaz evrenlerin iç içeliğinde asiliğin ideo-politik olarak da devrimciliği erozyona uğratması noktasına vardı. Devrimci bilinç, “asilikle” lekelendi. Devrimciler anda, görüngüde, sabun köpüğü gibi şişti, kabardı ama stratejik olarak savunmasız bir konuma sürüklenmiş oldu.

“Müzik değişince dans da değişir.” – Takeshi Kitano (Murat Menteş, Dublörün Dilemması)

“BİR YERDEN SONRA İNSAN UMURSAMAMAYA BAŞLAR. DERTLERİNİ ANLATANLARINSA HALA BİR UMUDU VAR DEMEKTİR…” – MURAT MENTEŞ, DUBLÖRÜN DİLEMMASI

 

“BU MÜCADELEYE KATILMIŞ OLANLARI ASLA UNUTMAYIN. YALNIZCA İYİLERİ DEĞİL, KÖTÜLERİ DE ANIMSAYIN. (…) BÜYÜK ACILAR ÇEKTİKLERİ İÇİN UNUTULMAYACAK OLANLAR KADAR DAHA AZ ACI ÇEKENLER DE ÖNEMSENMELİ. BİRİCİK DİLEĞİM, KENDİNİZİ ONLARIN HEPSİNE YAKIN HİSSETMENİZ; ONLARI TANIYORMUŞSUNUZ GİBİ, KENDİ AİLENİZDENMİŞLER GİBİ, HATTA KENDİNİZMİŞLER GİBİ…” [1] – JULİUS FUCİK, DARAĞACINDAN NOTLAR

 

Haziran dalgası dinerken, karşı-dalga mayalanıyordu. Devrimciler, Haziran dalgası henüz “yüksekken” bile karşı-dalganın geleceğini biliyor ve söylüyorlardı. Bu, tarihsel deneyimle sabitti. Buna rağmen, mevcut tabloları, karşı-dalgayı göğüsleyebilecek nitelikten uzaktı. Karşı-dalganın karşılanması, ulaşılamaz evrenin niteliği ve niceliği meselesidir. Ulaşılabilir evren, balık ağının çekilmesiyle kolay yutulabilir bir lokmadır.

 

Karşı-dalganın ön-artçı dalgacıkları kıyıya vurmaya başlayınca, devrimciler müziğin değişmeye başladığını kavradılar. “Müzik değişince dans da değişir.” Dansı değiştirmeye çalıştılar…

 

Devrimcilerin içinde bulunduğu –bahsettiğimiz- zaaflı tablo, dansı değiştirme noktasında sorunlar yaratıyordu. Dansı değiştirmek için yeni dansı hem bilmeniz, hem ona inanmanız hem de o dansı yapabilecek imkanlara sahip olmanız gerekir. Şartları yerine getirebilecek kısmi bir toplam vardı –her dönem olduğu gibi. Ancak bu toplam, karşı-dalgayı püskürtebilecek bir güce karşılık gelmiyordu. Bu toplamın dışında kalmakla beraber, Haziran dalgasının yarattığı enerji/sinerji ile yeni dansa niyetlenenler yok değildi. Bunlar da bir oranda yeni dansa katıldılar. Tam bu nokta, kısa devrelerden bir diğeri sayılabilir.

 

Dansı bilen, dansa inanan ve dansı yapabilecek özelliklerle kuşanmış olanlar ile şartlarda eksiği bulunanların, aynı sahnede dans etmeleri kısa devre yarattı. Koreografi bozuldu, senkronize olunamadı. Denk olmayanların, soyutlama vesilesiyle “denk sayılması”, devrimci sıçrama potansiyellerini geliştirdiği gibi, kırılma zeminlerini/risklerini de yarattı. Velhasıl, “kısa devre”, “denk olmayanların” sahnede yan yana getirilmesinin tek olası sonucu değildi. Ama “çıktı” böyle olmuştur.

 

Dans değiştirilmeye çalışıldı… Tüm devrimciler birkaç figür sergileyebildiyse de, nihayetinde başarısız olundu. Bu noktadan itibaren moral üstünlüğü de elden gitti… Moral üstünlüğü korunurken, hayatın olağan akışında aşılabilir olan tüm çelişkiler düğümlenmeye başladı. Süreci okuma ve yönetme basireti ve kabiliyeti göstermesi gereken öncülerin bir kısmı, bizzat düğümün kendisi olmayı seçip sırra kadem bastılar. Bunun mazereti yoktur. Diğer bir kısım, fiiliyatta –ve niyetten bağımsız olarak- sürecin genelini görmezden gelerek, çelişkileri süreçten bağımsızlarmış gibi ele almaya çalıştılar (sadece kafa kaldırılıp, benzerlerin yaşadığı tıpatıp çelişkileri görmek, meselelerin şuna buna “özgün” olmadığını kavramaya yetebilirdi). Kendinden menkul ele alınmaya çalışılan çelişkilerin “unsuru” ve “bileşeni” olan –aslında ağırlıklı olarak kolektifin yansımaları olan- “bireysel zaaflar” da, kendinden menkulleştirildi ve tüm sorumluluk “bireyin” üzerine yıkıldı. Bahsedilen –anti örnek olması itibariyle-, öncü olma iddiasının dolaysız bir önkoşulundan ibarettir. Kolektifin içinde cereyan eden her şeyden, en az %51, bizzat kolektifin kendisi sorumludur. Aksi halde mensubu birey ya da bireylerin çelişkilerini çözme iradesi gösteremeyen bir kolektif, nasıl bir öncüdür ki, içindeki ve dışındaki ezilenlerin mücadelesini nihayete erdirmeye kabiliyetli olacaktır. Daha kolektife mensup olanların çelişkilerini üstlenemez ve çözemezken, nasıl bir öncülükle koca sınıfsal antagonizmayı çözmeye aday olacaktır. Kolektif, bünyesindekilerin zaafları ve çelişkilerinden “onları bünyesine katmış olması” itibariyle de sorumludur. Bireysel niyet ve yaklaşımların “açıklayıcılığına” sığınmak, öncülük iddiasından vazgeçmekle eşdeğer olacaktır bu noktada. Zira, eğer bireyin etkisine bunca açık, kırılgan bir kolektif mevcutsa, bugün “kendiliğinden” görünür olduğu varsayılan bireysel reflekslerin, yarın organize bir fitnecilik şeklinde tertiplenebileceğini, hatta muhakkak tertipleneceğini düşünürsek, öncünün öncülüğünü icra edebilmesi –öncünün kendisinden ötede- dışsal etkenlere bağlı halde demektir. Öncü, varlığıyla öncü olamaz, “şansının da yaver gitmesi”, vb. gerekir. Dolayısıyla, gerçek anlamda öncü, “%51” ile ifade edebileceğimiz anlamda, sorumluluğun, hatanın büyüğünü her daim kendinde aramak zorundadır. Bugün için görüngüye takılıp, görüngüden kırılan duygusal yönelimlere saplanmak, olsa olsa küçük burjuvaca bir yönelin olan “vicdanları rahatlatmaya” tekabül edecektir. Ancak, çukur kazdıkça derinleşir…

 

Bu değerlendirme olması gerekendir. Somut olanın bilimsel analizidir. “%51”i kavramaya çağrıdır. Potansiyel “%49”u yok saymaz, ancak “%49”un üzerinde beyhude tepinmelere karşı durur. Engels, 21-22 Eylül 1890 tarihinde Joseph Bloch’a yazdığı mektupta, ekonomizm tuzağına düşen bazı gençlere dair şöyle yazmaktadır: “Gençlerin zaman zaman işin ekonomik yanına gerektiğinden daha büyük bir ağırlık vermelerinin sorumluluğunu, Marx ve ben, kısmen taşımak zorundayız. Hasımlarımızın karşısında, onların yaşadıkları ilkeyi özellikle belirtmek, altını çizmek gerekiyordu…” (Din Üzerine, Marx-Engels, s. 257). “%51” tespitinin/vurgusunun altında yatan niyet, Engels’in niyetiyle aynıdır. “%51” ile öncünün iradesi vurgulanıyor, öncünün varlık koşulu savunuluyor, çünkü kimse bununla ilgilenmiyor…

 

“%49” ile oyalanmak, havanda su dövmektir… Devrimci olmayan bir hırçınlık, niyeti iyi olmayan bir nefretçilik ve Oblomov’cu, konformist, “tatlı” bir edilgenliktir. Şeyh Bedreddin’in dediği gibi, “hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar” (Anadolu’da Bir Sosyalist: Şeyh Bedreddin, Birol Öztürk), anlamayacaklardır. Bilimsellikten kopuk bir şekilde, kendi duygusallıklarını bizimle örtmeye çalışacaklardır. Abdestimizden şüphemiz olmadığı için kimilerine “acı” gelebilecek olan “%51”i işaret etmekten çekinmiyoruz. Murat Menteş’in Dublörün Dilemması romanında dediği gibi, “gerçek acı, insanı yapay sevinçten daha çok canlandırır”. Muradımız canlanmak, canlandırmak, bu noktaya hizmet etmektir. Dünümüz ve bugünümüz, “acı”nın bizi yolumuzdan döndüremediğinin mütevazi örnekleriyle doludur. Kimse ama kimse “%49”u yorgan gibi üstüne serebileceğini, yapay sevincinin ebediyen süreceğini sanma gafletine düşmesin.

 

Tüm bunların dışında, ötesinde ve bunlardan bağımsız olmamak kaydıyla, “%49”a dair söylenebilecek şeyler vardır. Başta, herkesin payına düşen “%49” değildir –çoğunun payına çok daha azı düşmektedir. “%49” demek, bireysel zafiyetin tavan yapması demektir ve bu değerlendirmeye karşılık düşenler bir elin parmaklarını geçmeyecektir muhtemelen. Süreçlerin öznesi oldukları halde, kendilerini nesneymiş gibi sunarak kervanı sürükleyenler, “şikayetçilik” bayrağını sallamanın tutarsızlığıyla maluldürler, her ne kadar kendilerini dünün tartışma tortularıyla gizlemeye çalışsalar da… Politik çark örtülmeye çalışılsa da… Ancak bu ve benzeri olanlar bile, “%51” ile okunmak durumundadır. Gönül bazısı için, bazı bazı başka söyletse de, doğru olan budur. Zira salt gönlümüze uyacak olursak, salınımlar iki taraflıdır… Biz gönlümüzdeki sevgi ile değil, bilimsel olanla, olması gereken ile hareket ediyoruz. Aynı bilimdir ki, bizi yaralayanlardan gayrısına duyulan, yılların birikimi olan sevgi ve muhabbetin bakiliğinin kanıtıdır. Bakiliğin dayanağı, yine mücadeleden ibarettir.

 

Kıstasın kendisi bilimsel olandır, olması gerekendir. Gönlümüz ne dilimize ne ayağımıza kelepçe vuramaz, elimiz de gönlümüzü söküp atamaz. Burası derinleştirilebilir ve uzatılabilir ama Hüseyin İnan’ın idama giderken bıraktığı mektuba atıfla, şimdilik bir nokta koyalım: “Yazılacak çok şey var, fakat hem mümkün değil hem de sırası değil… Candan selamlar…”

 

Ne yapmalı?

 

“KAYITSIZ ŞARTSIZ GÜVENEBİLECEĞİM İKİ ÜÇ ADAMIM OLSA BİR SENEDEN KISA SÜRE İÇİNDE SULTANI ALAŞAĞI EDİP BÜTÜN KRALLIĞINI ORTADAN KALDIRABİLİRİM…” HASAN SABBAH – WLADİMİR BARTOL, FEDAİLERİN KALESİ ALAMUT, S. 137

 

“UMUT MU? UMUR HER ZAMAN VAR. UMUTSUZLUK DİYE BİR ŞEY YOK.” DENİZ GEZMİŞERDAL ÖZ, GÜLÜNÜN SOLDUĞU AKŞAM, S. 68

 

Öngörülebilecek olandan çok daha fazla yumruk yendi ve yumruklar varlıklarından katbekat ağır sonuçlar yarattı. “Yüksekten” yapılan hatalar, doruklarda yuvarlanan kartopu etkisi yarattı. Egemenlerin çığırtısı, yuvarlanan kartopuyla birleşti ve karşı-devrimci bir çığa dönüştü. Ağ çekildi, balıklar fileye doldu. Mao’nun “balıkları” ise güç dengesini lehimize çevirmeye yetmedi. Ve Fidel’in vardığı yere vardık: “yeniden başlamak”.

 

Elbette başlangıç “sıfır” ile özdeş bir noktadan olmayacaktır. Hem maddi hem de tarihsel birikim mevcut. Diğer taraftan, yeniden başlamak, hem ideo-politik yeniden üretime (Ulaş Bayraktaroğlu’nun iki temel kitabı zemininde) hem de strateji-taktik yenilenmeye imkan verecektir, yeter ki bu bilinçle süreç kavranabilsin.

 

Bahsedilen sürecin kavranış noktaları özetle şu şekilde olmalıdır:

 

  • Kitle-kadro diyalektiğinde çubuk kadroya bükülmelidir. Yönelimin esası kadro çıkarmak, yeni kadroyu yenilenen ideo-politik ve strateji-taktikle kuşatmak hedeflenmelidir. Geometrik sıçramalı artıştansa, aritmetik büyüme, yani birken iki olmanın yolları aranmalıdır.
  • Mücadelenin uzun bir maraton olduğu hatırlanmalı, atletlerin bitiş noktasına varmalarına odaklanılmalıdır. Bu noktada, depara kalkılacak zamanlar, atletlerin kondisyonuna göre titizlikle belirlenmelidir. Günü kurtarmalık, anlık ve –içinden geçilen süreç itibariyle- eksisi artısından çok olan deparlara, atletler feda edilmemelidir.
  • Kuşkusuz atlet, fanusta, saksıda, pamuklara bezenerek yetiştirilemez. Koşmadan atlet olunmaz. Koşmanın ne demek olduğunu koşarak öğrenmeyen atlet, zaten maratonu çıkartamaz. Burada ekstradan şerh düşülen nokta, atletin aktüel gündemlerle telef edilmemesidir. Maratonun muadili olabilecek parkurlar esas alınmalıdır…
  • Atletin yetiştirilmesi noktasında ne kadar sıkı davranılıyorsa, oldukça geniş olan yakın dost çevremizle tekrardan gerçek ve samimi bir şekilde –yapmacık değil- kucaklaşma ve ilişkilenme noktasında da o denli kapsayıcı, vefalı ve hoşgörülü olunmalıdır. Politik-pratiğe dair farklılıkları kanırtmak yerine, dost olmanın icabı gereği kalpler kazanılmalıdır. Bireysel, egosal ayak sürümelere dostlar feda edilmemeli, dünde –tek taraflı ya da karşılıklı- yapılmış olan insani, davranışsal eksiklikler ve hatalara özeleştirel yaklaşılarak sünger çekilmelidir. Bu madde içselleştirilmeli ve kural gibi bize yabancı olan ruh hallerine denk düşen sahtelikler yerine, dostu “dost olduğu için” kucaklayacak devrimci yüreğe ulaşılmalıdır.
  • Şikayetçilik ve kendini nesne yerine koyan tüm yaklaşımların bayrakları devrimci irade ateşinde yakılmalıdır. Taş üstüne taş konmadan, kafalar yastığa konmamalıdır. İpin ucu tutulduğu vakit, iş nihayete devrimci irade ve inisiyatifle vardırılmalıdır. Başkasına ihale edilen her işin, potansiyel olarak sekteye uğrayabileceği ön kabulüyle hareket edilmeli, hiçbir koşul ve şarttan yakınılmamalı, mızmızlanılmamalıdır. Devrimci irade ve inisiyatifin yaratıcılığının ve enerjisinin üstesinden gelemeyeceği hiçbir engelin bulunmadığı kabulü içselleştirilmeli ve bir an olsun akıldan çıkartılmamalıdır.
  • Kısa, orta ve uzun vadeli planlar dahilinde hayat örgütlenmeli ve “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” diyen, günü kurtarmaya bakan memur zihniyetinden, atılımcı ruh haline geçilmelidir.

 

Maddeler uzatılabilir. Ne maddeler ne de yazının bütünü “eksiksizlik” iddiası ve niyetiyle ortaya konmamıştır. Sigortaları attıran, kısmi yangınlara yol açan bir iki kısa devre kurcalanarak önümüzdeki sürecin yakıcı ihtiyaçları sorgulanmıştır yalnızca.

 

Bir şiarla nokta koymak gerekirse: “yol, yolcunun yoldaşıdır…”

 

Ve şairin dediği gibi, “yol bir yere gitmez, o bir durma biçimidir.”

 

[1] Çek komünist Fucik’in, Nazilerce idam edilmesinden birkaç gün önce yazdığı bir nottur.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*