SERÜVENCİLERE NOTLAR (7): KISIR DÖNGÜ

Genel duruma dair

 

Devrimci hareket, hem ideo-politik olarak hem de pratik-politik olarak, egemenlerin “taktik yönetimi” altındadır.

 

Taktik yönetim, strateji yoksunluğunu kapsayarak aşan bir durumdur. Devrimci hareket gerçek bir stratejiye sahip değildir. Buna karşın, egemenlerin tutarlı, deneyimle tahkim edilmiş, devamlı geliştirilerek yenilenen bir stratejisi vardır. Stratejiden yoksun olmak, mücadeleyi daha başlarken kaybetmek anlamına gelir. Devrimci hareketin süregelen stratejisizliğinin yarattığı boşluk, egemenlerin stratejisi tarafından “doldurulmuştur”. Kuşkusuz tarif edilen şey, egemenlerin görevlendirdiği kimselerin, devrimcileri doğrudan yönetmesi veya yönlendirmesi değildir. Durumu şu şekilde izah edebiliriz: “Stratejisizlik” de kategorik olarak, zaaflarla ve açmazlarla dolu bir çeşit stratejidir. Egemenler bu zaaf ve açmazları yakalayarak, kendi stratejilerini, devrimci hareketin alanına kadar genişletmişlerdir. Zaaf ve açmazlardan doğan boşlukları, -kendi stratejileriyle uyumlu- önleyici, sınırlayıcı ve yönlendirici taktik unsurlarla işgal etmişlerdir. Devrimci hareket bu bağlamda bağımsız hareket kabiliyetini kaybetmiş ve egemenlerin stratejisinin dolaylı bir “parçası” haline gelmiştir. Bu silsile, devrimci hareketi, egemenlerin taktik yönetimine mahkum etmektedir. Egemenlerin taktik yönetimine girmek, devrimci hareketin içinde bulunduğu kısır döngünün asli sebebidir (Ulaş Bayraktaroğlu, Mayıs 2015, s.41).

 

Taktik yönetimin ideo-politik boyutu, yerelleşememe ve aydınlanmadan kopuşamama ile karakterizedir. Devrimcilerin ideolojik söylemleri, egemenlerin strateji duvarına toslamakta ve fakat, hasar verememekte, hatta tersine, egemenlerin hegemonyasını güçlendirici bir geri dönüşüm mekanizmasında öğütülmektedir. Egemenler sadece, devrimcilerin söylemlerinin ezilen kitlelerdeki potansiyel etkilerini -kolaylıkla- sınırlayıp, etkisiz kılmakla kalmıyorlar; bu söylemleri, kendi hegemonyalarını üretmen noktasında hammadde ve yakıt olarak da kullanılabiliyorlar. Taktik yönetimin ideo-politik boyutu özetle bundan ibarettir. Bir “sorumluluk” tartışması yapacak olursak, -egemenlere “kızamayacağımıza” göre- sorumluluk, statükoda ayak direten, kopuştan iradi olarak kaçınan devrimci hareketin omuzlarındadır.

 

Taktik yönetimin pratik-politik boyutu, belli oranda statükocu ideo-politik hat tarafından ön-belirlenmektedir. Pratik-politika, icracı “özneleri” ve icra edildiği “mekanı” bağlamında, ideo-politik hatta göre şekillenmektedir. İcracı öznelerin kültürel karakterleri, sistemle kurdukları ilişkileri, sınıfsal pozisyonları, maneviyatları vb. ile icra edilen mekanın benzer özellikleri, bu ön-belirleme sürecinin prizmasından kırılan dolaylı çıktılardır. Tablonun bu kısmı, pratik-politikanın özü sayılabilir.

 

Pratik-politikanın -özden bağımsız olmayan, ama nispi bir özerkliğe sahip- “biçimi” de taktik yönetim altındadır. Bunun tek sebebi özün belirleyiciliği değildir, biçimin kendisi de etkendir. Pratik-politikanın biçimi, elle tutulur etkinlikler olarak ortaya çıkmaktadır ve görülmektedir ki; biçim, özü aşan derecede egemen stratejinin parçası vaziyetindedir. Egemenler balık ağını daha suya sokmadan, balıklar, suyun içinden ağa doğru zıplamakta, ağa doluşmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Pratikler, “kısır döngü” eleştirisini naif kılan ironi haliyle maluldür…

 

Taktik yönetime dair

 

Mücadeleyi bir satranç müsabakası gibi ele alırsak; rakibimizin, bir stratejiye bağlı olarak yaptığımız hamleleri, karşı hamleleriyle -strateji bağlamında gücüyle, imkanlarıyla- göğüsleyerek boşa düşürebilmesi bir şeydir. Ama stratejisizlik temelinde (!) yaptığımız savruk hamlelerin, rakip açısından öngörülebilir, yönlendirilebilir, -kolaylıkla- bertaraf edilebilir ve ötesinde faydalanılabilir olması bambaşka bir şeydir… İlki mücadelenin doğasıyla, ikincisi taktik yönetimle alakalıdır.

 

Bugün için ortaya konan pratik-politikanın tamamı, eski alışkanlıklar, eski yöntem ve tarzdan (Ulaş Bayraktaroğlu, Mayıs 2015, s.24) müteşekkildir ve -iyi ihtimalle- yerimizde saymamıza (Ulaş Bayraktaroğlu, Mayıs 2015, s.24) yol açmaktadır.

 

Taktik yönetim esas itibariyle, pratik-politikadaki “hedef-yöntem-söylem” triosundaki sabitlik-statüko vasıtasıyla işlemektedir. Bu triodaki statüko, “mücadele” bildiğimiz şeyi, egemenlerin kendi gücünü ve hareket kabiliyetini arttırdığı bir eğitim faaliyetinin (Ulaş Bayraktaroğlu, Mayıs 2015, s.44) “nesnesine” dönüştürmüştür (ideo-politik yansımaların ideolojik hegemonyadaki egemenler lehine etkileri -yılgınlık, mağduriyet, vb. temelli- ise cabasıdır). Egemenlere sahici-tatbikatlar yapma “fırsatı” sunan ama -neredeyse- hiçbir devrimci karşılığı olmayan pratik hat, devrimci cenaha kan kaybettirmektedir. Elde avuçta kalanlar, -neredeyse (!)- karşılıksız şekilde heba edilmektedir.

 

Ne yapmalı ya da kuşatmayı kuşatmak

 

Kısır döngüyü kurmanın ön-koşulu, egemenlerin taktik yönetiminden kurtulmaktır. Öncelikle, protestoculuk bataklığını aşacak, ayakları yere basan bir strateji etrafında örgütlenilmelidir. Bu stratejinin, hayata müdahale edecek taktik boyutu, “hedef-yöntem-söylem” triosundaki statükoyla kopuşmalı, bundan arındırılmalıdır. Egemenler nazarında öngörülebilir, yönlendirilebilir ve kolaylıkla engellenebilir olmaktan kurtulmak şarttır. Teknik gelişkinlik handikap olarak kalmamalı, tersine avantaja çevrilmelidir. Bu perspektifte, ezber bozan yönelimler bulunmalı, üretilmelidir (Ulaş Bayraktaroğlu, Mayıs 2015, s.82).

 

Egemenler taarruz halindedir ve devrimci cenah kuşatılmıştır. Günümüzde kuşatmaya karşı en geçerli savunma yöntemi “kuşatmayı kuşatmaktır” (Ulaş Bayraktaroğlu, Mayıs 2015, s.49). Kuşatmaya dair strateji unsurlarından, en bilindik iki tanesine değinelim.

 

Evvela “kuşatmayı yarmaktan” bahsedelim. Kuşatmayı yarmak için, rakibin sizi kuşatmak için kullandığı güçleri (dolayısıyla bizzat kuşatmanın kendisini) analiz etmeniz ve bu güçlerle örtülü kuşatma hattının en zayıf noktasını tespit etmeniz gerekir. Sonrasında, en zayıf noktaya, doğru zamanda (rakibin en hazırlıksız olduğu anda), tüm gücünüzle, ani, şimşek gibi bir yarma hareketi yapılarak, kuşatma halkasının tamamıyla boğuşulmadan, kuşatma halkasının dışına çıkılır… Günümüzde egemenler, teknik-teknolojik gelişmeler paralelinde, gemide açılacak bir deliği, eskiye nazaran, çok daha hızlı bir şekilde kapatabilme kapasitesine erişmişlerdir -bazen su bile sızdırmadan. Aldıkları hasar, lokal kaldığı müddetçe, göz açıp kapayana kadar tahkim edilebilmektedir. Dolayısıyla, kuşatmayı yarmak, egemenlere yakın bir güç ve teknik kapasiteye erişilemediği günümüzde pek mümkün gözükmemektedir (kuşkusuz, bahsedilen bir oranda “toplumsal” bir kuşatmadır da ve insanın-toplumsallığının olduğu yerde, iki artı iki genellikle dört etmez. Bu minvalde bir kesinlikten dem vurulmamaktadır).

 

Kuşatmayı kuşatmak, taarruz edenleri savunma durumuna geçmeye zorlamaktır (Ulaş Bayraktaroğlu, Mayıs 2015, s.49). Rakip, kuşatmayı en deneyimli, en kabiliyetli ve en dayanıklı güçleriyle gerçekleştirir. Kuşatma güçlerinin arkasında ise, daha kırılgan, fay hatlarıyla dolu bir saha mevcuttur. Yani rakibin zayıf karnı, kuşatma güçlerinin ardındaki statükosudur. Statüko, kuşatma güçleriyle bağlantısı “dolaylı” gözüken ama gerçekte, kuşatmayı mümkün kılabilen merkezdir. Statükoya dokunmak, onu sarsmak, kuşatma güçlerini taarruzdan geri adım atmaya ve geri dönerek statükoyu müdafaa etmeye zorlar. Böylelikle kuşatmanın dış çeperinde, düzensiz devrimci bir kuşatma yaratılmış olur. Kapitalizm karmaşıklaşarak gelişmekte; karmaşıklaştıkça, kırılganlıkları toplumsallaşmaktadır. Kapitalizmin yıkılmaz görünen koruyucu duvarlarının arkasında, toplumsallığa bağlı zayıflığı gizlidir. Egemenlerin statükosu, bu kırılganlıklardan yakalanarak sarsılmalıdır. Elde yeterince koz yoksa, masa dağıtılmalı, kartlar yeniden ve yeniden karılmalıdır.

 

Son yerine

 

Kısır döngü taktik yönetimle, taktik yönetim ise eski tarz ve yöntemlerle alakalıdır. Bu anlamıyla eskiyle hesaplaşılmalıdır (Ulaş Bayraktaroğlu, Mayıs 2015, s.24). “Eskinin” zaafları, yetmezlikleri bilince çıkarılmadan, yeni, “gerçek” bir ihtiyaç haline gelemez. İlk fırsatta eskinin ipine sarılmak, egemenlerle sözleşilen gözaltı randevuları bunun göstergeleridir.

 

“Yeni”, devrimci bilinçlerde “gerçek” bir ihtiyaç halinde kavranamadığı için, muhtaç olunan enerjik yaratıcılık ve üretimden yoksun kalınmaktadır. Zira ihtiyaçlık bilinci, yaratıcılığın olmazsa olmazıdır. Bu bilinç eksikliği, süreci başlamadan bitirmektedir.

 

Devrimci özneler, inisiyatif kullanarak statükocu tarzı yıkmalı, bu bağlamda kendilerini “kurucu özneler” olarak görmelidir (Ulaş Bayraktaroğlu, Mayıs 2015, s.24). Bu bir tercih değildir

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*