SORGULAMA NOTLARI: MARKSİZM, DİN, İSLAM

1.Konum Bildirimi:

Marksizm ezen-ezilen mücadeleleri tarihinde ve güncelde tarafını ezilenlerden yana belirler. Pergelin sabit ucu buradadır. Bu konumlanma özel bir izahatı gerektirmez. Hangi nedenle ezenlerden yana değilsek, aynı nedenle ezilenlerden yanayız. Tarafgirliğimiz geçirimsizdir. Hiçbir zaman ezenlerden yana olmayacağımız gibi onlara ait bir değeri, mirası, öğretiyi, kabul ve ret ölçülerini benimsemeyeceğiz.

Diğer yandan hatasıyla, günahı-sevabıyla, yengisi ve kahredici yenilgileriyle ezilenler tarihini ve mücadelelerini bir bütünen savunuyor, yanlışlarını eleştirel edinime tabi tutarak onu sahipleniyoruz. Kendimizi farklı ideolojilerle kudret sahibi olmaya çalışmış (ve halen de çalışan) ezilenler cephesinin bir parçası olarak kabul ediyoruz.

Belirlenen bu net konumun öne çıkan anlamlarından birisi de şudur: Ezen-ezilen mücadelesinde yalnızca ‘ezilen sınıfın’ (işçi sınıfının) kurtuluşunu gözetmeyip, toplumsal ezilmişlik hallerini de eşit düzeyde önemsiyoruz; yani sınıfa pratik politika önsel bir üstünlük, bir ayrıcalık atfetmiyoruz.

Marksizm onu edinenlerce ve geriye kalan çoğu ilgililer tarafından işçi sınıfının ideolojisi olarak algılanageldi. Doğuş koşullarına ve gelişim dönemine baktığımızda bunun anlaşılır yanını görebiliriz. İşçi sınıfı hareketlerinin kapitalist merkezleri sarstığı, Avrupa’da bir hayalet gibi dolaştığı, mezar kazıcılık kimliğini ete kemiğe büründürdüğü, kapitalizmin hızlı gelişimine paralel olarak niceliğinin de arttığı bir tarihsel döneme doğdu Marksizm. Dünyayı değiştirme hedefinin idealist akımlarca (küçük burjuva, anarşist, ütopik, demokrat vb. ) üstlenildiği, işçi sınıfının politikleştiği, kendiliğinden örgütlendiği bir döneme gözlerini açtı.

Erkenden “Tarih Bilimi” makasını açan Marksizm, üretim ilişkilerinin toplumsal yapıyı belirlediği görüşünü bilimsel izahate kavuşturdu. Bu bilimsel soyutlamaya göre tarih düz bir çizgide hareket eder gibi ileri doğru akıyordu; toplumların varacağı nokta eninde sonunda komünizmdi ve işçi sınıfı da bunun öznesi olacaktı.

Bir tarafta işçi sınıfının son devrimci sınıf olduğuna ilişkin ‘bilimsel’ tespit, diğer yanda bu bilimsel tespiti haklı çıkarmak istercesine yeri göğü inleten işçi sınıfı… “Teorik doğru” ile “politik gerçeğin” örtüşmesi ve o kanlı-canlı işçilerin kurtuluş mücadelesini özlenmesi, Marksizm’in salt “işçi sınıfı ideolojisi” gibi algılanmasına neden oldu.

Bu algı ileride işçilik, ekonomizm, şovenizm gibi sapmaların Marksizm’e sızmasına ve zaten tam anlamıyla kopamadığı aydınlanma ideolojisinin türevlerinden sekülerizm ve liberalizmle boğulmasına zemin hazırladı.

Keza bu algı, tarihin sorunlu edinimini de beraberinde getirdi: Madem kapitalizm güncelde en iyi toplum biçimiydi ve işçi sınıfı son devrimci sınıftı, o halde geriye kalan bütün sınıf ve toplumsal katmanlar, ilerleyen tarih tekeline çomak sokmak isteyen gericilerdi.

Kavrayış böylesine sorunlu olunca, eski sınıflı toplumların ezen-ezilen karşıtlığı ideolojik-politik edinimin konusu olamadı.

Marksizm halen çoğunlukla “işçi sınıfı ideolojisi” olarak ifade edilir. Her ne kadar günümüzde kimi Marksist anlayışlar sorunu pratik olarak aşıp toplumsal ezilmişlik halleriyle (kadın, çevre, LGBTİ+, etnik ve inançsal gruplar…) ilişkilense de, bu ilişkilenişler ideolojide de, politikada da “tali, ikincil, yedek” muamelesi görmektedir. Asıl olan halen sınıfın önceliğidir maalesef.

Oysa Marksizm’in salt işçi sınıfı ideolojisi olduğu, diğer ezilmişlik hallerini önemsemeyebileceği yahut ikincil kabul edebileceği şeklinde ‘yasa düzeyinde’ evrensel bir önermesi, tanrı kelamı yoktur. İşçici çerçeve ‘dar Marksizm’in sübjektif sunumu ve sınırlı kabulünden ibarettir. Böylesi bir Marksizm ve bunun türevleri reddedilmelidir.

İşçici sınırları yıkıp Marksizm’in kapsama alanını ilk genişletenlerden biri Lenin olmuştur. Dönemin “Marksist otorite“ kabilinden secde edilen ağalarının saldırılarına, “Marksizm’i tahrif ediyor” ithamlarına karşın Lenin ezilen köylülüğü ve ulusları politik Marksizm’in etkinlik alanında konumlandırmaya çalışmıştır. Bu, yerleşik algıya göre “ geri toplumsal yapılara seslenerek Marksizm’in dışına düşmek” idi. Derdi başka olan Lenin dönemin Rusya’sında çarlığı devirmek gibi pratik bir hedefin gerçekleşmesine olanak sağlayacak imkânları kolluyordu. Köylülüğün niceliği ve potansiyeli ile ezilen ulusları gözüne kestirmesi (işçi sınıfını aşması) onun devrimci pragmatizminin, politik-ideolojik kararlılığının doğal sonucudur. Böylece pratik olarak bile olsa, dar Marksizm’in bağnaz sınırlarını “biat edilecek tanrı kelamı” yahut “yasa” olmadığı ortaya koyulmuştur.

Benzer bir itiraz, işçi sınıfının nicelik açısından son derece “ihmal edilebilir” düzeyde olduğu Çin’den, Mao tarafından geldi. Feodal üretim ilişkilerinin köklü bir hâkimiyet kurduğu coğrafyada köylülüğü bir Komünist Parti öncülüğünde sevk ve idare ederek sosyalizme yürüdü. Üstelik yaygın Marksist kültüre sızmış batıcı, modernist, yer yer liberal teamüllere “barbarca(!)” yönelerek bunu yaptı. Proleter Kültür Devrimi’ne bu pencereden bakılabilir.

Ne ki Lenin ve Mao’nun statükocu sınırları aşan açılımlarının ideolojik-felsefik alanda izinin sürülmediği, buranın yeterinde işletilmediği söylenmelidir. Artık bu iş ezilenlerin Marksizm’inin görevlerinden biri olarak önümüzde durmaktadır. Bizler de Lenin ve Mao’nun pratik olarak açtığı yolun devamını getirecek otorite diye kabul edilen dar Marksizm’in, yani statükocu solculuğun dışına çıkmayı, hatta onunla bütünlüklü bir kopuş yaşamayı göze almak durumundayız. Bu, Marksizm’in uzun süredir boğuştuğu teorik, ideolojik, politik krizini aşmanın yegâne şartlarından biridir.

Statükoculukla hesaplaşma bahsinde bir noktanın altı önemle vurgulanmalıdır: özellikle aydınlanmacılığın Marksizm’in teorik sisteminde açtığı sorunlar yapısal hale gelmişken bunları teorik müdahalelerle çözmenin imkânı kalmamıştır. Bir çeşit “bilinçlendirme faaliyetleri” ile sorunlar çözülemez. Çünkü teorik sorunlar kaynağını pratikten alır. Şayet devrimci Marksistler statükocu zeminden pratik kopuşu gerçekleştiremezlerse statükoculukla teorik düzeyde istedikleri kadar hesaplaşsınlar, istedikleri kadar aydınlanmacılığı faş etsinler, bunun külli karşılığını (politik-ideolojik vs.) alamazlar: pratik kopuş Marksizm’in statükoculuktan arınmasının kilit noktasıdır.

Tayin edici zemin olarak pratik kopuşu tartışırken (ki bu da halen teorik zeminde olduğumuzun işaretidir) karşımıza çıkan olgulardan biri de “din”dir. Statükocu solculuk işçi sınıfı dışındaki ezilen bölüklerine ikincil önem atfederken en çok dışarıda bıraktığı, hatta aydınlanmacı argümanları cephane niyetine kullanıp ilkesel düzeyde karşıtlık oluşturduğu olgudur din. Bu da Marksizm’in sorunlu din kavrayışından kaynaklıdır.

2) Marksizm’in Dine Yaklaşımı

Marksizm’in din kavrayışı, burjuva aydınlanma ideolojisinin din kavrayışının bir kopyası gibidir. Bunun anlaşılır nedenleri var tabi. En başta Marksizm, aydınlanma evreninin içinden doğmuş, kendi özgün kulvarını oluştururken aydınlanmanın idealist yönteminden tam anlamıyla kopamamış, onun bazı yaklaşımlarını devralmıştır. Dine yaklaşımı bunların başında gelir.

Rönesans ve reform hareketlerinin felsefi kulvarından doğan aydınlanma ideolojisi 1789 Fransız Devrimi’yle iktidara taşındı ve burjuva egemenliklerinde iyice serpilip yaygınlaştı.

Fransız Devrimi öncesinde, iktidara gelmek için mücadele veren burjuvazinin dışında feodal egemenliğin ortaklarından kilise ve onun ideolojisi din bulunuyordu. Burjuvazi ( ve ittifak kurduğu emekçiler) savaşımını politik eksende feodalizme (krallığa) – kiliseye karşı verilen ideolojik eksende ise dine cephe almıştı; ideolojik cephanesini de aydınlanmacılıktan ediniyordu. Sekülerlik, laiklik, dinin kamusal alanda tasfiyesi vb. yaklaşımlar aydınlanmacılığın din karşıtlığındaki temel mottolarındandır.

İnsanlığın gelişiminin temel şartının, insanın aklını bütün zincirlerinden kurtarmasıyla, yani bilinçlenmeyle mümkün olacağını savunan aydınlanma ideolojisi, dinin insan aklını dumura uğrattığı, işlevsiz kıldığı tezi üzerinden net bir karşıtlık üretir. Ona göre din, bağnazlık ve körlükten başka bir şey doğurmayacağından insanlığı karanlık çağlara sürükler.

Marksizm dine yönelik tamamen idealist, sorunlu çıkarımlarla malul bu görüş ve akıl yürütme biçimini devralmıştır. Günümüz Marksizm’inin çoğunluğunun dini yekten ve tamamen gerici ilan etmesi; teorik düzlemde din ve ideolojiyi iki ayrı kategori olarak tasniflemesi, politik düzlemde dini öznelerle ilişkilendirmemesi, ilişkilenişini ise konjonktürün basıncıyla ve gönülsüzce yürütmesi; nihayetinde dindar kesimler nezdinde kabul görmemesi söz konusu sorunlu kavrayış ve pratiğe dayanır.

Örneğin her ili olgu da aynı işleve ve çerçeveye sahip olmasına karşın statükocu solculuk açısından din farklı bir kategoridir, ideoloji farklı… Oysa din de, ideoloji de bir takım değer yargılarına sahip, idealleri olan, kendilerine toplumsal amaçlar edinmiş (kendisinin yahut kolektifin çıkarları için) insanların-öznelerin kuşandıkları düşünceler ve inançlardır. Yani esasında her ideoloji bir din, her din de bir ideolojidir. Arasındaki fark kategorik değil, kavramsaldır.

Arasındaki farkın kategorik olduğu görüşünü savunan (ve burada da aydınlanmacılığın mantığını işleten) statükocu solculuğa göre ideolojiler insanların akıllarını işleterek, tamamen düşünsel faaliyetleri sayesinde edindikleri kabul ve ret ölçüleri, hayata bakış şeklidir. Din ise akın bir kenara bırakılıp esir alındığı, duyguların manipüle edilmesiyle oluşturulmuş metafizik, dogmatik hurafeler yığını, cahilliğin dışavurumudur.

Bu mantığın ve belirlemelerin Marksizm ile en ufak bir ilgisi yoktur!

Statükocu solculuğun dini sorunlu kavrayışında Marx’ın bir takım belirlemelerinin eleştirel edinime tabi tutulmadan sorgusuz sualsiz ve kimi zaman da bağlamından koparılarak benimsenmesinin payı var. “Din halkın afyonudur” sözü bu anlamda bilinen en yaygın örnek. Hâlbuki bu örneği biraz deştiğimizde bile Marx’ın konuya bizlere ezberletildiği şekilde yaklaşmadığını görebiliriz. Cımbızlanan ifadenin daha geniş hali şöyledir mesela: “Dinsel acılar, gerçek acıların ifadesi olduğu gibi, gerçek acılara karşı gelişen bir protestodur da. Din, ezilen varlığın iç çekişidir, kalpsiz dünyanın kalbidir. Tıpkı ruhsuz koşulların ruhu olduğu gibi… Din halkın afyonudur.”

Hakkaniyetli bir yaklaşım, Marx’ın bu şiirsel belirlemede dine tamamen olumsuz anlamlar yüklediğini iddia edebilir mi? Olgunun bazen pratikte birbiriyle çelişebilecek denli çok katmanlı yapısından bahsediyor Marx, hepten olumsuzlamıyor; dahası, onu anlıyor. “… bir protestodur da.” ne manaya gelir; yahut devamındaki ifadeler? Zulüm koşullarına karşı dayanma gücü veren motivasyon; boyun eğme gerekçesi değil, sığınılacak bir liman… Bunun daha fazlası tarihte mevcuttur. Ezilenler aynı zamanda isyanlarının, eşitlik, özgürlük, adalet özlemlerinin dayanağı olarak da görüşlerdir din. Bir başka ifadeyle, çoğu zaman din üstlenmiştir ezilenlerin hedeflerini, isyanlarını. Çünkü modern çağlara gelene değin dinler, ezilen yığınların içine doğdukları yegâne ideolojidir.

“Afyon” benzetmesine gelirsek: Son yıllarda dikkat çekildiği üzere esasında afyon kelimesini Marx “insanın düşünme yeteneğini körelten madde” olduğu kastıyla kullanmıyor. Bu kavramda dinin bir çeşit ağrı kesici işlev gördüğüne işaret ediyor. Bu da anlaşılırdır çünkü söz konusu çağlarda afyon, hasta tedavilerinde anestezik bir madde olarak kullanılmıştır.

Fakat statükocu solculuğun aydınlanma ideolojisiyle zehirlenmiş düşünce tarzı ve duyguları, Marx’ın afyon benzetmesi bağlamından koparıp çarpıtarak, istismar etmeyi seçti. Böylece Marksistler pratik politikada din karşıtlığını, ateizm propagandasını pek matah bir şeymiş gibi savunmaktan geri durmadılar. Kuruluşundan günümüze değin, özellikle de 20. y.y.’da komünistlerin inançlı yığınların zihninde “din düşmanı Allahsızlar” şeklinde kodlanması şaşırtıcı değil haliyle.

Marx’ın dine ilişkin genel bakışını yukarıdaki alıntı özetliyor ama yine de önemli bir gerçeğin altını çizmek durumundayız. Din gibi geniş yığınların benimsediği ideolojilere kurucu Marksistler gerekli önemi vermemiş, sorunlu ve yetersiz düzeyde yaklaşmışlardır. Onlar dini daha çok verili kojüktürdeki işlevi ve ezilenlerin hayatındaki anlamı üzerinden ele almışlardır. Tam da bu nedenle, ezenlerin hegemonyasında oynadığı “afyon” rolüne yapılan vurgu daha fazladır. Genel yaklaşım bu minvalde olunca dinin, tarihin çeşitli uğraklarında ve oldukça sık biçimde ezilenler mücadelesine öncülük ettiği, onların eşitlik, özgürlük, adalet şiarlarını üstlendiği gerçeği ıskalanmıştır.

Yöntem sorunları Marksizm savunucuları içerisinde hiç eksik olmadı. Bunların en başında gelenlerden birisi de “politikanın bilimsel doğrulara kurban edilmesi” sorunudur. Bilimsel doğruların (soyutlamaların) dolayımsız bir şekilde politika alanına indirgenmesi çabasıyla bu sorun görünürlük kazanır. Dinin Marksizm’de problemli ele alınışını pekiştiren olumsuzluklardan biridir bu. Marksist ekonomi çözümlemelerinin temel teorilerinden “Üretici Güçler Teorisi (ÜGT)”nin politik alana doğrudan indirgenmeye çalışılması örneğinde olduğu gibi.

ÜGT’nin temel tezi ne diyor özetle? Tarih ve toplumlar, üretim ilişkileri ve üretici güçler ileriye doğru akar. İlkel komünal, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist-komünist toplumlar sırayla gelişir; önce biri ardından diğeri egemen olur, devinim ileriye akar. Yani toplum eskinin bağrından çıkarken bir önceki sistemi, egemenlik ilişkilerini tasfiye eder.

Bu bilimsel izahatın politik alanda doğrudan karşılığını bulması gerektiğinin düşünen sorunlu kavrayış, yeni derlemecilik, kabaca şöyle bir politik strateji belirler: Sosyalizmin gerçekleşmesi için, onun toplumsal dayanağı olan proletaryanın nicelik ve nitelik olarak gelişmesi gerekir. Bu da feodalizm ve öncesindeki üretim ilişkilerinin tasfiye edilip kapitalizmin önünün açılmasına bağlıdır. Yani kapitalizm gelişin ki, sosyalizmin yegane öznesi proletarya nicel ve nitel bir güce kavuşsun!

• Aydınlanmacı Düşünceye Göre Din

Din tam bu noktada hem feodal iktidarın-egemenliğin ortağı olduğu için, hem de öğretileri dolayısıyla tarih tekerleğinin ilerlemesine mani olan “gerici” bir rol oynar; halkın gerçekleri görmesini engellemek için onların zihinlerini hurafelerle doldurur. Zaten din, kurnaz egemen zümrelerin, insanların akıllarını dumura uğratarak onları cahil sürüsü haline getirip kolayca yönetmek için uydurdukları metafizik, mantıksız, akıldışı hurafelerle dolu gerici bir silahtır. Dolayısıyla ben gerici kurumsallığın ve düşüncenin tasfiyesi için, burjuvazinin dini kamusal alandan dışlayan, fakat sonrasında bunu reddettiği için sosyalistlerin sahip çıktığı “laiklik” ilkesini tamamen benimsememiz gerekir.

Bu özet perspektifin Maksizimle bir ilgisi yoktur. Aydınlanmacılıktan Marksizm’e sızmış oradan devşirilmiş bir problemdir, önyargılardan oluşma bir savruluştur. Ne sosyalizme geçmek için “kural olarak” proletaryanın nicel ve nitel bir gelişkinliğe sahip olması gerekir, ne proletaryanın -veya ezilenlerin- devrime katılması için dini duygularından arındırılması gerekir, ne de dinler tarihin her anında yalnız ve yalnız ezenlerin silahı olmuştur!

Gömleğin düğmeleri yanlış iliklenince, yani mesele yanlış ele alınınca pratik politikada konumlanmış sorunlara yol açması kaçınılmaz oluyor. Böylece dinsel görünüm altındaki her türlü toplumsal kalkışma “tarih tekerleğini geriye çevirme çabası” diye yaftalanabiliyor; davasına fedaice bir ruhla bağlı olan inançlı kesimleri örgütlemek yahut onlarla ilişkilenmek gibi bir hedef örgüt programlarına girmeyebiliyor; sömürülenlere ve ezilenlere aydınlatıcı bilgileri boca etmekle onların örgütlenebileceği savunulabiliyor; mavzeriyle sömürgeci işgale karşı direnen yanı başındaki Müslüman’a burun kıvırabiliyor; Charlie Hebdo’cu “ çok renkli” fotoğrafın kadrajında yer almak için uğraş verebiliyor…

Din bahsine aydınlanma evreninden miras alınmış önyargılar Marksizm’i çürütmeye devam etmektedir. Coğrafyamızda bu sorun, özelikle İslam’ın Marksistlerce yanlış ele alınmasında da kendini gösterir.

3) İslam’ın Yaklaşımı ve Önyargıları

Batılı bir aydınlanmacı solcu Hristiyanlık’a nasıl yaklaşıyorsa, coğrafyamızın aydınlanmacı solcusu da İslam’a benzer yaklaşım sergiler. Her iki statükoculuk nezdinde din ezenlerin iktidarına hizmet eden hurafeler yığınıdır. Ancak buradan batıya bakan aydınlanmacı açısından Hristiyanlık İslam’a nazaran pek muteberdir. Ne de olsa bünyesinden Protestanlık gibi bir itirazı; Rönesans’a, Reform hareketine, aydınlanmacılığa kan taşıyan “akla yatkın(!)” bir eğilimi doğurmuştur.

Bunun coğrafyamızdaki pratik karşılığı İslam’ı toptan reddiyeyle özgürleşir. Bunu görmek için özel analizlere girişmeye lüzum yok; karaya vurmuş birkaç örneğe işaret etmek yeterlidir:

Mustafa Suphi sonrası TKP’nin 1920’lerde ki resmi tutumu, 38 kıyımına yaklaşımı meşhurdur. Şeyh Sait ve Dersim İsyanları’nda ayaklanmaları “tarih tekerleğini geriye döndürme girişimleri, feodalizm yanlısı” olarak niteler ve yeni yeni palazlanan burjuvaziye ses verir: “Hey arkadaş! Bu gericilerle mücadelede seninle beraberim!”

Neden? Çünkü dönemin TKP’si (hoş, bugünkü yasal TKP’de onlardan geri kalmaz) ÜGT’ni politikaya indirgeyenlerdendir. Ayaklanmalar, dinci-bağnazların feodal toprak ağalığı sistemini egemen kılma çabasıdır onlara göre. Bu hem proletaryanın gelişimini sekteye uğratacak, hem de toplumun bilinçlenmesinin önünü açacak olan “cumhuriyetin kazanımlarına (!)” darbe vuracaktır. Neticede Kemalist burjuva cumhuriyet TKP’ye göre proletaryanın nicel ve nitel gelişimine zemin sunacak modern bir fırsattır.

Pratik konumlanma, ezilen ve hakkını arayan halklara karşı düşmanlıkla denktir burada. TKP, kafasındaki soyut, kitabi şablonu önemsemektedir. Politik Marksizm’in önüne koyduğu “Ezenlerden yana mısın, ezilenlerden yana mı?” sorunsalına değil… Bu nedenle ayaklanan halkların gerçekliğine, taleplerine, ezilmişliğine ilgisi sıfırdır. Aynı konumlanma bugün Kürt karşıtlığıyla, şovenizmle kendisini hatırlatıp durur.

2000’li yıllara gelindiğinde ise solun İslam karşıtlığı kendisini en fazla başörtülü kadınların öğrenim hakları için giriştikleri eylemler vesilesiyle dışa vurdu. Günümüz TKP’sinin öncülü olan o dönemki SİP’in Perinçek gericiliğinden geri kalmayan militan laikliği hafızalardaki tazeliğini koruyor. Sadece SİP değil tabi, o günlerde kimi istisnalar hariç solun çoğunluğu ya bu gündemde kör ve sağırı oynadı ya da Kemalist egemenlikle aynı ideo-politik mevzide saf tuttu. Sol, başörtüsü konusunu kuruluşundan beri Kemalizm’in gadrine uğrayan Müslümanlarla etkileşime geçmenin, onların taleplerini üstlenerek örgütlemenin, kapsamanın imkânı olarak değerlendirecek ideo-politik kavrayışın dışında ve hatta karşısındaydı. Halen de aynı konumdadır. Günümüz cihatçı hareketleri ele alırken kullanılan argümanların çoğunun aydınlanmacılıktan alınması bunun göstergelerindendir. Çünkü duyguda bir özdeşlik mevcuttur.

Marx’ın “Her şey göründüğü gibi olsaydı bilime gerek kalmazdı” şeklindeki rehber sözüne karşın  statükocu dol İslam’ın yalnızca günceldeki görünen, egemenlerce istismar edilmiş halini veri aldı; ateşi değil külü gördü; derinlere inme gereği duymadı; İslam’ın ortaya çıkış döneminde hangi toplumsal şartlara doğduğunu, nasıl bir içerikle ve hangi sınıfsal kesime yaslanarak örgütlendiğini, peygamberlerin yaşamının, kişiliğin neye tekabül ettiğini, kutsal kitabın emirlerinin ne manaya geldiğini, sınıfların bu çıkıştaki konumlanışını ve iç ayrımlarının nedenlerini Marksist analizin konusu yapmıştır. Bilime gerek duymayan sol, dinin ve İslam’ın görünen yüzüyle yetinmiştir.

Doğrusu statükocu solculuk, Marksist olduğunu zannettiği aydınlanma ideolojisinin akıl yürütme tarzıyla söz konusu sorgulamaya girişseydi bile burada diyalektik materyalist yöntemi işleterek sağlıklı sonuçlara ulaşma şansı bulamazdı. Çünkü meselenin köklerinde teorik olarak idealist ve dogmatik yöntem; politik olarak ise şartsız-şurtsuz ezilenin yanında konumlanma sorunu yatar.

“İslam’ın görünen yüzünü veri almak” derken bahsettiğimiz yöntem sorunu yeniden karşımıza çıkar. Statükocu sol, İslam’ın ne olduğunu göstermek için göze en çok batan bağnaz, halk düşmanı, kalender örnekleri işaret eder. Suudi Arabistan vb. rejimlerin çığırından çıkmış sefahatin rezilliği, İslami referanslı iktidarların bulaştıkları yolsuzluklar, ahlaksızlıklar, halk düşmanlığı, Karun’laşan takunyalı kapitalizm, halklara zulmederek kendi uğradığı zulmü gölgeleyen cihatçı saldırganlar ve bir dizi olumsuz örneklerden hareketle İslam karşıtı konumlanışlarına dayanak oluşturmak isterler.

Doğrudur! Günümüzde İslami alanı bu anlayışlar işgal etmiştir. Fakat bu çarpıtılmış İslam’dır. İslam’ın ne olduğuna ilişkin kesin yargılara bu güncel örnek üzerinden varmak ne denli isabetli ve meşru ise, bir İslamcının aynı mantığı işleterek bugün Marksist, Leninist, Maoist geçinen Doğu Perinçek’e bakarak yapması ve Marksizm’i mahkûm etmesi o denli isabetli ve meşrudur! Çünkü İslam alanından saydığımız  örnekler ne denli İslam’ı temsil ediyorsa, Perinçek de ve hatta solculuğun lafzını dilinden düşürmeyen CHP’de o kadar solcudur, o kadar Marksist’tir… Perinçek ve benzerlerinin Marksizm alanında iğne ucu kadarcık bir yeri işgal ediyor oluşunun, bizim bu anlamdaki ideolojik itirazlarımızın pratik bir karşılığı olmayacaktır. Evet, çarpıtılmış İslam da İslam değildir, Perinçek’in Marksizm’i de Marksizm değildir.

Önyargı, olay ve olguların objektif değerlendirilmesini akamete uğratan öznel bakış açısı, bir “peşin hüküm”dür. Sol’un ekseriyetinin İslam’a ilişkin düşünceleri önyargılardan oluşur. Nesnenin (burada İslam’ın) genel bilgisine, iç mantığına vs. vakıf olmaksızın peşin hükme varmışızdır. Böylece İslam’ın iç ayrıntıları bir anlam ifade etmez örneğin. Yahut sorgulamayan cahiller topluluğudur onlar. Sanki statükocu, aydınlanmacı sol Marksizm’i tepeden tırnağa eleştirel edinime tabi tutmuş; Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao’nun ve diğer önderlerin kusurlarını, hatalarını ortaya dökmüş gibi… Sanki Marksizm’e mal olan belirlemelere “dokunulmaz kutsallıklar” muamelesi yapılmıyormuş gibi…

Haksızlık etmeyelim tabi. Sorgulama bahsinde sınırlı etkilere sahip olsa da Marksizm içinden kimi ciddi çabaların gösterildiği muhakkak. Fakat eskiye ait tutucu sahipleniş halen Marksizm alanındakilerin baskın tavrıdır. Bunun da esasında dindarlara atfedilen bağnazlıktan farkı yoktur.

Diğer yandan İslam alanının içinden hiçbir sorgulamanın gelişmediğini söylemek de o alana yabancı ve dışsal oluştan kaynaklı önyargılardan biridir, kötü bir genellemedir. İslam’a ilişkin soldan yönelen ilgide bu çevrelerin sorgulamalarının yarattığı etki kesinlikle yadsınamaz. “Din ve İslam bildiğimiz, sandığımız gibi değilmiş” düşüncesinin oluşumunda bu sorgulamaların payı vardır.

Artık şunu biliyoruz ki, genelde dinler, özelde İslam, egemenlerin ezilenleri uyutmak, köleleştirmek ve yönetmek için uydurdukları bir silah, hurafeler yığını vs. değildir. En azından çıkış konjonktürlerinde ve sınıf savaşımlarının çeşitli evrelerinde, ezilenlerin, eşitlik, özgürlük, adalet beklentisini üstlenen ideolojiler olarak yükselmişlerdir. Ortadoğu’nun kadim inanışları Zerdüştlük, Mazdekçilik, Manicilik ve bunlardan ilham lana Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi büyük dinler kendi çağlarının sömürücü, zorba egemenliklerine karşı peygamber öncülüğünde sömürü ve zulme karşı çıkan kitlelerin kurtuluş programları olmuşlardır. Bu programların ne denli “bilimsel” oldukları tamamen teorik alanın konusudur; pratik politikanın ve devrimci öznelerin konumlanışlarının değil. Böylesi bir sahipleniş için bilimsellik kıstasına başvurmak kadar absürt bir şart olamaz! Kendi çağlarında tarih biliminin (Marksizm) doğmayışı onların suçu olabilir mi? Hazıra konan bizler bunun konforuyla Marksizm öncesi ezilenlerden (yahut günümüzdekilerden) bilimsellik bekleme hakkını nasıl oluyor da kendimizde buluyoruz?

Statükocu solu İslam’ı bir kere “hurafeler yığını” belleyince Allah’ın kitabını açıp okumak ona külfet gibi gelir. Onun açısından İslam’ın ne idüğü bellidir; dolayısıyla hurafelerle vakit kaybetmek gereksiz bir uğraştır. Bu nedenle istisnai ilgililer dışında ortalama bir solcunun Kuranı alıp incelediğine, “acaba ne diyor?” diye anlamaya çalıştığına pek tanık olmayız.

Zaten “Kuran”ın adı geçtiğinde aklına doğrudan “şeriat” kavramının, kara sakallı barbar görünüşlü erkeklerin, çarşaflı kadın imgesinin gelmesi ve şöyle bir irkilmesi (geçmiş hazin deneyimlerin de katkısıyla) pek de şaşırtmaz. Haksız da değildir, ancak bunun “din, İslam, Kuran” olgularını objektif bütünlükle inceleme ve anlama gerekliliğine engel olması gerekir. Bu başarıldığında aslında şeriatın temelinin, sosyalist hukukun da temeli olan mülkiyet ilişkileriyle alakalı belirlemelerden çok da uzak olmadığı görülecektir: Keza Suudi Arabistan vb.nden yansıyan şeriat olmadığı da…

Şeriat lafını duyan önyargı sahibinin çifte standart pratiği ile kendi tutuculuğunu pekiştirmesi normaldir. Mesela kendisi gibi aynı seküler havayı soluduğunu düşündüğü Alevilerin (ki o da bir dindir) kurumlarında (Hacı Bektaş, Pir Sultan vakıf ve dernekleri vb.) örgütleme çalışmaları yürütür, oralara yayınlarını götürür, yeri gelir cem törenlerinde (ki bu da bir dini ibadettir) saf tutar; fakat camiler çarpıtılmış İslam’ı savunan egemenlerin propagandasını yapan bağnazlara terk edilir. Hal böyle olunca tabii ki Allah’ın evi dinbaz kesimlerin kışlasına, minareler de onların süngüsüne döner.

Bazen çifte standart lise-üniversite düzleminde de karşılık bulur elbette. Örneğin değişik özelikle yığınla lisede örgütlenme çalışması yapan sol, İmam Hatip liselerine uğramayı gündemine dahi almaz. Oraları dinbaz faşist tosuncukların hamzetine terk etmeyi “devrimci Marksist gerekçelerle” izah edebilecek bir argüman yoktur.

Oysa İmam Hatipler ukala olmayan, hariçten ahkâm kesmeyen, kendilerine tepeden bakmayan, onları anlamaya çalışan devrimcilerle etkileşime geçmeye hazır küçük bir potansiyele sahiptir. Bu potansiyel değerlendirilmediğinde yoksulluk, ezilmişlik, mahrumiyet vb. halleri yaşayan bu gençler kendilerine en yakın hareketlerin çekim alanına girer ve sosyalleşme aranışlarına dokunan, örneğin cihatçılarla ilişkilenirler. Sonra da biz oturur kös kös düşünürüz: “Bu cihatçılar nasıl oluyor da bu denli çok sayıda fedai, savaşçı yetiştirebiliyorlar!”

4) İslam’ı Tanımak ve İçermek:

Marksizm’in yapısında, kendisini diğer bütün ideo-politik, felsefik akımlardan ayıran eşsiz bir niteliği vardır. Diyalektik ve Tarihsel Materyalist yöntem… Ancak bu nitelik, hiç durmaksızın işletildiğinde karşılığını üretir.

Marksizm bu yöntem sayesinde incelediği nesnenin (ki bu herhangi bir ideoloji, felsefi sistem, olay veya olgu olabilir) için nüfus ederek onun katmanlı gerçekliğini, düşünce tarzını, kendisini nasıl inşa ettiğini objektif biçimde ortaya koyma imkanı bulur. Öte yandan, ne zaman ki bu yöntemin dışına çıkıp sadece ideolojinin penceresinden bakmaya başlar, o vakit sübjektivizmin sınırlayıcı ve yanılsamalı alanına savrulma tehlikesi yaşar. Dolayısıyla nesneyi anlama aşamasında Marksizm’in kavram ve kategorilerinin işletildiği bilimsel yöntem terk edilmelidir.

Bu bahiste Marksizm alanından Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın ilham verebilecek çabaları olmuştur. Aşina olduğumuz iki ayrı örneği hatırlayabiliriz. “Tarih Tezi” çalışmasında şöyle diyor Doktor: “Tarihin her yerinde komünizm var: Çünkü bütün o sonsuz ‘imha’ çabalarına rağmen ilkel komünizmin gelenek-görenek ve kolektif aksiyon güçleri tarihin gidişinden bir türlü silinememiştir. Bütün medeniyetler tarihi boyunca ilkel de olsa komünizm, insanlığın gözeneklerinde yaşamış ve en son Bilimsel Sosyalizm için katalizör, ana maya rolü oynamıştır.

Zaman zaman en kızıl isyana liderler yetiştirerek ezilen sınıfların bütün dileklerini bir atılımla gerçekleştirmek için ortalığı kana boyayan tarikatlar, İslam-Türk tarihinde kitapların yazdığından yüzler ve binlerce kez daha sık ve kuvvetle görünürler”

Sosyalizmi kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin egemen olduğu çağlara ve İslam dünyasına yakıştırmayanların göremediği şeyleri görmüştür Doktor. Elbette diyalektik ve tarihsel materyalist yöntem sayesinde…

Bir diğeri de “Allah, Peygamber, Kitap” çalışmasından: “(İslam’ın) ‘cennet’ ideali, ‘Allah ülküsüyle’, inanılmaz bir imanla hayata, muhalefete sarılan (…) halklar ve yığınlar tarafından savunuluşu, resmi sosyalizmlerce, doğma Marksistlerce konuşması –vahiy alması- göğe çıkıp bütün Allah sistemini görmesi, peygamberleri tanıması biraz laikleşmiş veya maddeciliğe bulaşmış beyinlere ‘saçmalık’ olarak görünür.”

Bunlar Kıvılcımlı’ya saçmalık olarak görünmediği için o “Allah” kavramını “doğa, tarih ve toplumun hareket yasaları” ile benzeştirir ve İslam’ın iç mantığındaki materyalist niteliği ortaya koymaya çalışır. Öyle ki “ Allah’ın her şeyi yarattığı, işleyişi belirlediği, ezeli ve ebedi olduğu, Allahtan gayrı otorite ve hükmeden olmadığı” şeklindeki İslami ifadelerin, Marksizm’in determinist, yasalı ve zorunluluğu tanıyan materyalist izahatlarla paralellik taşıdığını gösterir.

Doktor böylece dini ve İslam’ı Marksizm’in kavram ve kategorileriyle ele almaya çalışarak onun teorik sistemini çözmek, onu ezilenler mücadelesinin bir parçası olarak ortaya koymak bakımından kıymetli çabaların sahibi olur. Ancak ne yazık ki onun bu uğraşlarının Marksizm evreninde ayrı ve belirgin bir damar oluşturmaya yetmediği belirtilmelidir. Maalesef Marksistler genelde din ve özelde İslam söz konusu olduğunda sahip olmakla övündüğü diyalektik ve tarihsel materyalist yöntemi işletmek yerine aydınlanmacılığın yöntemine, kavram ve kategorilerine başvurmuştur.

Yineleyelim: Buradan kopulmalıdır! Ne dinler en başından beri ne tümden gericidir ne de İslam dini sosyalizm düşmanıdır! Toptancı reddiye yerine sınıfsal ayrımlara dikkat edilmeli ve buralar işlenerek belirginleştirilmelidir. Bu anlamda, egemenlikçi İslam’ın tahrifine uğrayan ve aydınlanmacı akımlara istismar edilen yaygın çarpıtmalarla her platformda kavga edilmelidir.

İslam dini zenginden yana mıdır? Hayır! O tamamen, mal biriktirmenin (kenz) karşısında ve ihtiyaç fazlasını dağıtma, paylaştırma (infak) yanlısıdır. Muhammed’i İslam’ın ilk 23 yılı; Kuran’ın özel mülkiyet karşıtı ilk ayetleri; ilk sahabe ve Müslümanların çoğunun fakir fukara ve ezilenlerden oluşu, keza peygamberin zenginlikten uzak yaşamı bunun ispatıdır. Muhammed’in tüccarlığını, kervanlara sahip olduğunu hatırlatanlara karşı bütün bu maddi imkânları mücadelesine adadığı ve geriye bir şeyin kalmadığı da hatırlatılmalıdır.

İslam dini ölümden sonrasına mı ele alır? Hayır! Bal gibi de dünyevidir. Hayat ve toplum sorunlarına ilişkin somut çözüm önerileriyle dolu olduğunu anlamak için Kuran’a şöyle bir göz atmak yahut kimi hadislere kulak vermek bile kâfi gelebilir. Yeter ki konunun hakkını veren tefsir ve kaynaklar referans alınsın.

İslam kadın düşmanı mıdır? Hayır! Eril zihniyetlerce yapılmış kuran tefsirleri, kadın düşmanlığının en vahşi örnekleriyle sanıldığı egemenlikçi İslam uygulamaları, yaşatılan acılar, haksızlıklar ve eşitsizlikler İslam’ın toplamda kadın düşmanı bir gibi algılanmasının yolunu açmıştır. Hiç kuşkusuz kadına yaklaşım İslam’ın en zayıf karnıdır. Kuran’ın erkeğe hitap eden bir dille yazıldığı, kadını erkek karşısında nesneleştirdiği, erkek lehine çok eşliliği heveslendiren, istismara açık hükümler barındırdığı inkâr edilemez ve bunlar kesinlikle hesaplaştırılması gereken en ciddi başlıklardır. Ancak, bugünün genel ve yaygın biçimde kabul görmüş ahlaki ölçülerine yaslanma lüksüyle 1400 yıl öncesinin pratiğini “toptan” mahkûm etmek ne denli hakkaniyetlidir: üzerine düşünmek lazım. Unutulmamalıdır ki, bu 1400 yıl önceki devrimci pratik, kendi çağının kadın düşmanı etiğine meydan okuyarak kız çocuklarının diri diri gömülmesini, kadınların köle pazarlarında satılmalarını isyan vesilesi yapan, bunu sloganlarına taşıyan, kadınları saflarına kazanan bir pratiktir.

İslam boyun eğmeyi mi vaaz eder? Hayır! Tam tersine! Ebuzer’e “aç yatıp da kılıcına sarılmayana şaşarım” dedirtecek denli başkaldırıyı meşru görür. Ki zaten kendi pratiği sömürü ve zulüm koşullarına karşı başlı başına bir ayaklanmadır. Muhammed’in ardından nice İslami mezhep de “din öyle emrediyor” diyerek, zalimleşen egemenlere karşı ayağa kalkmışlardır. Bu, dine rağmen değil, dinin gereği olarak gerçekleşmiştir.

İhsan Eliaçık’ın bu bahiste çokça aktardığı örneklerden birini paylaşalım: “Basra, Şatt-ül Arap: Arap kıyısı. Dicle-Fırat’ın denize döküldüğü havza. 14 yıl boyunca Abbasilere kök söktüren 860’lardaki Zenc İsyanı’nın mekânı.

III. Halife Osman burayı ikta yoluyla bir başka Osman’a tahsis etmiş. Her yeri bataklık olan bu bölge siyahi kölelerle ıslah ediliyor.

Çalışma şartları köleleri acılı bir ölüm yolculuğuna çıkaracak denli çetin; kırılan kırılma. İsyan eden zenc köleler Basra’da kendi iktidarlarını kurup kendi paralarını basarlar. Paranın ön yüzünde kölelik ve zulüm karşıtı yazılar yazılıdır. “Allah’tan başka ilah yoktur… Allah’ın adıyla bu dinarlar 261 (miladi 873) senesinde Muhtara’da basıldı… Allah müminlerin canlarını ve mallarını cennet karşılığı satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar. Dikkat edin Allah’tan başka hüküm koyan yoktur ve Allah’tan başka itaat edilecek yoktur” (Londra British ve Paris müzelerinde bu paralar halen mevcuttur) (Akt.İ.Eliaçık/ Mülk Yazıları. S:348). Neredeyse anarşizm felsefesi…

Evet, İslam tarihi ve evreni böylesi örneklerle doludur. Dahası bu bizim, yani ezilenler tarihin bir parçasıdır. Marksizm bu evrenin içine girmeli, onu tanımalı ve ezilenlerin mücadele tarihinin bir parçası oluşundan hareketle onu içermeli, politik etkinliğini de buna göre düzenlenmelidir. Marksizm’in evvela bu coğrafyada ve ardından dünyasal ölçekte yeniden, fakat yenilenmiş bir dinamizmle ezen-ezilen kavgasında kudret sahibi olarak özneleşebilmenin yolu başka bir güzergahtan değil, buradan geçmektedir.

Allah yolumuza yoldaş olsun…

Devrimci selam ve saygılarımla.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*