ÜÇ TEMEL MESELEDE POZİTİVM’DEN KOPUŞ – Ali Okutan ve Okan Duman

Çalışmamıza başlamadan önce bazı hususlara değinmemiz gerekiyor. Öncelikle bu makalenin yazılmasındaki amaç perspektif vermekten ziyade, okuyucuya bir tartışma zemini yaratıp ortaya bir metin koyarak kolektifimizin ideolojik yerelleşme başlığıyla inşa etmeye çalıştığı paradigmaya (değerler dizisi) bir katkı yapmaktır. Bulunduğumuz coğrafyanın geçmiş ve güncel haliyle bizim Devrim ve Sosyalizm mücadelesindeki konumlanma ve tarihsel deneyimimizi özel olarak ele almamız gerekmektedir. Burada tartışmaya çalıştığımız konu; coğrafyamızdaki toplumsal gerçekliğin karşısında ödenen büyük bedellere ve tarihsel mirasa rağmen, bizlerin pozitivist bir bakış açısıyla yabancı kalma halimizdir.      

Bir önceki yazımızda da belirtmiştik, devrimci bir çıkış için her an gerekli durumu barından coğrafyamızda devrimci hareket içine girmiş olduğu etkisizlik halini dogmatik ve sürekli kendini tekrarlayan bir pratikle aşmaya çalışmaktadır. Devrimciler pozitivist algı ve akıl yürütmelerini değiştirmediği sürece bu kısır döngü sürekli kendini tekrar edecektir. Türkiye Devrimci Hareketi yaşamın içinde neden bir özne olamadığına dair anlamlı bir bakış açısıyla kendini değerlendirmekten uzaktır. Miladını doldurmuş ortaçağ ideolojileri bile toplumumuzun içinde etkili olurken, devrimci hareketin etkisizlik halinin ana nedeni kendisini hiçbir zaman gerçek bir özeleştirel sürece sokamamasıdır. Toplumsal sosyoloji ve tarihsel gerçeklik üzerine yoğunlaşacağı yerde, tüm enerjisini pozitivizmin savlarını ideolojileştirmeye çalışarak geçirmektedir. Bu ideolojik konumlanışı ve bu konumlanışa göre sergilediği pratik duruş, ülkemizi tüketmektedir. Kendi ideolojisinin ve bu ideolojik şekillenişi ile pratikte var olan örgütsel yapısının ülkemizin toplumsal gerçekliği karşısında nasıl boşa düştüğünü ve yabancı kaldığını kabullenmek istememektedir. Devrimci hareket bu gerçeklik karşısında gözlerini kapatmış, kulaklarını tıkamıştır.       

Ülkemizde büyük bir alt-üst oluş süreci yaşanmaktadır. Bu kaotik süreç nesnel olarak her zaman devrimcidir. Fakat her zaman sadece kaosun nesnel varlığı tek başına belirlemesi söz konusu değildir. Devrimcilerin de ideolojik ve pratik kapasitesinin bu kaos sürecini ezilenler lehine devrime götürecek düzeyde olması gerekmektedir. Bunun gerçekleşmesi için de pozitivist düşünüş biçimden ve onun dogmatik kalıplarından sıyrılması gerekmektedir.

Pozitivist Bakış Açısıyla Toplum Gerçekliği Anlaşılamaz

Ülkemizdeki devrimci hareketlerin beslendiği teorik kaynaklar ve dolayısıyla ortaya koydukları ”Marksist paradigma”pozitivisttir. Bu durum egemenlerin dayattığı tek düze yaşam karşısında pratik yaratıcı karşı koyuşun önüne set çekmektedir. Sistemin sınırları içerisinde mücadele, bir kısır döngü halinde devam etmektedir. Kararlı ve tarihsel temellerine rağmen devrimci hareketin toplum çözümlemesi de böylesi bir gerçekliğe denk düşmektedir.

Pozitivizm modern sömürgeci güçlerin ideolojik olarak en büyük silahıdır. Tüm toplumsal değerlere ve bu değerlerin yarattığı nicel-nitel birikimlere karşı negatif ve yok edici bir konumlanmaya sahiptir. Modern sömürgeci güçler karşısındaki en büyük engelin toplumsal değerler olduğunu bildikleri için toplumsal değerlere karşı acımasız bir savaş vermektedirler. Bu savaşta pozitivizmin argümanı (kanıt) sömürgeci modern niteliği ile özdeş bir hale gelen ölçü ve değer yargıları ilan edilip savunulurken, topluma ait değer yargılarını ise gerici ve yok edilmesi gereken olgular olarak ortaya konmaktadır. Bu tüm pozitivistler için temel bir olgudur. 

Bu anlamda pozitivizm on binlerce yıllık toplumsal değer yargılarının birikimi olarak ortaya çıkarılan kültürel ve kimliksel niteliğe karşı negatif bir mana yüklenmesine önderlik etmiştir. Bu minvalde gelenek ile güncellik ilişkisi kopartılmıştır. Bireyin ve toplumun kendi geçmişinden kaçması ve reddetmesi gibi çelişkili bir zihniyet yapılanmasına yol açmış ve geçmiş ile gelenek ne kadar reddedilse o denli ilerici olunur gibi bir çarpık anlayışın devrimci saflarda yer almasına sebep olmuştur.

Devrimci hareketler toplumumuzun geleneksel ve toplumsal niteliğini algılayıp buna uygun politika geliştirmek yerine toplumsal pozitivizme negatif ve inkârcı kalıpları ile yaklaştı. Topluma dayattığı şey-şeyleri toplumun tarihsel ve geleneksel kültüründen kopararak toplumu işçileştirmeye çalışmaktadır. Devrimci hareketin yenilgisinin en büyük ana nedeni bizzat bu negatif ve inkârcı politikalardır.

İçinde yaşadığımız toplum açısından devrimci hareketin daveti, kendi değer yargılarına yabancılaşıp modern kapitalizm ürünü olarak işçileşen bir kalıpta görünmektedir. Dolayısıyla toplum devrimci hareketi kendinden biri gibi değil, yabancı bir olgu olarak görmektedir. Bu salt egemenler tarafından oluşturulan bir algı ve bakış açısı değildir. Bizzat devrimci hareketin topluma pozitivist yaklaşımı sonucudur. Ülkemizde devrimci mücadelenin arttığı 2000’ler sonrası gelişen süreçlerde mücadelenin ivme kazandığı birçok süreç yaşanmıştır. Fakat pozitivist bakış açısından kaynaklanan pratikler mücadele ivmesini her zaman geriletmiştir. Pozitivist bakış açısı beraberinde statükocu, tek düze yaşamın kabulünü, yaratıcı olamamayı, üretim yerine tüketimi ve en önemlisi topluma yabancılaşmayı getirmektedir. 

Toplumun Temel Niteliği Olan Kadın, Ulusal Kimlik Ve Din

Toplumumuzu değiştirip dönüştürmek istiyorsak toplumun temel bileşenlerini iyi anlayıp bu olgulara doğru ve devrimci bir şekilde yaklaşmalıyız. Aksi takdirde ülkemizde sağlıklı bir devrimcilik yapamayız. Toplumumuz temel bileşenleri ile sağlıklı bir ilişki kuramazsak mevcut yenilgi durumundan kurtulmamız mümkün değildir. 

  1. Bulunduğumuz coğrafyada toplumsallığı oluşturan ve güçlendiren ana-kadındır. Ana-kadın olgusu komünal ve kolektif karakteri ile toplumsal örgütlenmeyi sağlayıp insanların toplumsal bir varlık haline gelmesi için büyük bir emek vermiştir. Toplum, kadının toplumsal örgütlenmede analığına kutsallık atfetmiştir. Kadına olan saygısını ise onu tanrıçalaştırarak göstermiştir. Her ne kadar günümüzde erkek egemen sistemler kadını bastırarak köleleştirmek istemişse de toplumda ana-kadın hala önemli bir dinamiktir. Ülkemizde devrimcilik yaparken hem toplumsal bir dinamik olan hem de tarihsel olarak ilk ezilen kesim olan kadın gerçekliğine özenle yaklaşmalıyız. Kadının özne olduğu toplum özgürleşir perspektifi ile kadın gücünü açığa çıkaracak politikalar üretmeliyiz. Devrimci hareket, kadın gerçekliğini temel bir toplumsal mesele olarak görüp özgün bir yaklaşım gerçekleştireceği yerde kadın emeğini ücretli işçi kategorisinde ele almış ve onu sömürgeci modern sisteme monte etmeye çalışmıştır. Feminizm; kadın özgürlüğüne sömürgeci modern sistem içerisinde cinsiyetçi temelde yaklaşıp ekonomik özgürlüğe bağlarken, devrimci hareketler ise kadının geçmişten gelen toplumsal kimliğini yok sayarak önce işçileştirip sonra özgürleştirmek istemiştir. Bundan ötürü eve kapanmak pahasına kadınlar devrimci hareketlere sürekli mesafeli yaklaşmışlardır. Bu yaklaşımın en canlı örneğini birçok devrimci hareketin eşit kadın kotasında görürüz, çoğu kez kadın kotasını tamamlayacak özneleşmiş kadın sayısına dahi ulaşılmamaktadır. Devrimci hareket kadın kurtuluş mücadelesinin önündeki bütün engelleri kaldırarak, meselenin özgünlüğünü gözeten bir pozisyonda yaklaşım sergilemelidir.
  2. Ulusal kimlik; ülke, dil ve kültür bütünlüğünden meydana gelen tarihsel bir gerçekliktir. Toplumların kendilerini ulus olarak ifade etme süreci, egemenlerin ülkelerini işgal etmeye, sömürge altına almaya, dillerini asimile ederek, kendi kültürleri yerine kimliksizliği, devletçiliği ve kentliliği ikame etmeye başlamasıyla ortaya çıkmıştır. Toplum ait olduğu ülke, dil, kültür gibi değerleri kaybettiği anda her türlü aşağılanmaya maruz kalacağının bilinciyle ulusal kimliğini koruma refleksi geliştirir ve bu gerçeklikle yaşamını sürdürür. Bu bağlamda ülkemizde ulusal kimlik meselesini es geçmemek gerekiyor. Aynı şekilde ulusal kimlik ile milliyetçiliği de birbirine karıştırmamak gerekiyor. Kendilerini devrimci olarak niteleyen kimi hareketlerin en büyük yanlışı ulusal kimlik ile milliyetçiliği aynı kefeye koymasıdır. Ulusal kimlik ülke, dil ve kültür üzerinden gelişen bir olgu iken, milliyetçilik ise pozitivizmin çıkarları doğrultusunda ulus devletin inşası için ortaya çıkan suni ve yapay bir olgudur. Bu iki olgunun ayrımının iyi yapılması gerekmektedir. Kimi devrimci hareketler ülke, dil ve kültür olgusunu küçümseyerek aşılması gereken bir gerilik olarak görür. Asıl olarak baktığımızda bu -pozitivist bakış açısıyla meseleye yaklaşım- geriliktir. Ulusal kimliği reddetmek toplum nezdinde dilsizliği ve kültürsüzlüğü kabul anlamına gelir. Devrimci hareketler toplumun temel değerlerinden biri olan kimlik aidiyetini reddettiği müddetçe toplum içinde kabul görmeyecektir. Devrimci hareketlerin toplumsallaşamaması bu olguyu doğrulamaktadır. Devrimciler ulusal kimliği bir toplumsal olgu olarak görüp buna uygun olarak pozitivist yaklaşımı terk ettiği oranda ülkemizde doğru bir mücadele hattına sahip olacaktır.
  3. Devrimci hareket için Din dendiği zaman ilk akla gelen sıradan bir olgudur. Din olgusunu salt pozitivist din sosyolojisi olarak ele aldığımız için bu gerçekliği reddederek yol alabileceğimiz yanılgısını yaşamaktayız. Din; sınıflı toplum ile ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda din sınıfsal toplumun temel niteliklerinden biridir. Soyut anlamda herhangi bir somut varlığa dayanmamaktadır. Toplum kendisi için yararlı, iyi ve güzel ne varsa ona kutsallık atfetmiştir. Din olgusunun temelinde de bu kutsallık vardır. Dini kendi çıkarları doğrultusunda geliştirip, egemenlik ve sömürü haline getirenler ruhban sınıfıdır. Ruhban sınıfı hiyerarşi ve iktidara dayalı dinciliği geliştirirken, ezilen toplumlar ise toplumsal değerlere dayalı bir inanç olgusunu açığa çıkarmıştır. Bu olgu ile egemen sınıflara karşı mücadele yürütmüşlerdir. Özellikle bulunduğumuz coğrafyada (Anadolu-Mezopotamya) din ezilenler için önemli bir mücadele dinamiği olmuştur. Bugün egemen sınıf dini kendi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmış olsa da bu böyledir. Anadolu ve Mezopotamya’da din olgusunun çıkışındaki öz; egemen sınıfların zulmüne karşı toplumsal fikir birliğini, dayanışmayı, paylaşımı ve direnişi ifade eder. Yani coğrafyamızda ezilenlerin din olgusunu kabul etmelerinin nedeni egemenlere karşı direniş odağı olarak ortaya çıkmasıdır. Bu minvalde din çıkışı itibarıyla özgürleştirici bir yapıya sahiptir. Ülkemizde dinin vücut bulmuş hali olan İslamiyet salt inanç anlamıyla değil direniş ve mücadele boyutuyla da önemli bir yer tutmaktadır. Dinci hareketler İslamiyet’in toplumdaki rolünü ve kültürel ağırlığını istismar etmektedir. Devrimci hareketler ise İslamiyet’e karşı pozitivist inkârcı bir yaklaşımla toplumu dincilerin insafına bırakmaktadır. Hal böyle olunca ülkemizde toplumsallaşmanın en büyük engelini devrimci hareket kendi kendine koymaktadır. Bu konuda da özeleştirel tutum geliştirip yine deyim yerindeyse, devrimciler kendilerini dâra çekmelidir. Ülkemizde devrimcilik adına iddia sahibi olacaksak eğer İslamiyet’e karşı pozitivist yaklaşımdan vazgeçmeliyiz. İslamiyet’in tarihsel özünü ve toplumsal rolünü dikkate alarak yaklaşmak devrimci ilklerden taviz vermek anlamına gelmez. “Devrimci değerler ile İslami kültürel değerler birbirine zıttır”söylemi bir tuzaktır. Bu tuzağa düşmemek ve bu konuda cesur olmak gerekiyor. 

Bugün günü kurtarmak için pozitivizme bağlı pragmatist siyaset tarzından kopuş gerçekleştirmek için zaman dolmuştur. Topluma pozitivist sınırlar ile belirlenmiş bir teorik paradigma (değerler dizisi) ile yaklaşmak bize kaybettirecektir. Tam da bu gerçekliğin ışığında toplumumuzun temeli olan ve yaşamda hala diri dinamikler olan “Kadın, Ulusal Kimlik ve Din”i tarih ve güncellik içerisinde ele alıp, pozitivizmin üzerimizdeki tüm kirini silkeleyip yeniden başlamamız gerekiyor.

Biz komünarlar, Avrupaî, pozitivist, aydınlanmacı-modernist ideolojiden koparak toplumsal gerçekliğimizi anlamaya çalışmalıyız. Buna uygun olarak özgün bir pratik hat belirlemeliyiz. Sınıf mücadelemizi bu temel değerler ışığında yükseltmek tek yoldur.