YENİYE DAİR KARADÜZEN BİR DENEME

Mücadele insanla iç içedir. Yapılan ve yapılamayan her şeyde insan vardır. İnsanın olduğu yerde ise her zaman bir bilinemezler toplamı mevcuttur. Lacan veya Freud’dan girip derin bir psikanalize yeltenmeyeceğim ancak “yeni ve mücadele” başlığı altında azıcık da olsa mevcut psikolojik ortamdan bahsetmek gerekiyor.

Memlekette gençlik, dünden bugüne mücadelenin öznesi-öncüsü olageldi. Her jenerasyon farklı şartlar içerisinde büyüdü ve bu şartlar farklı jenerasyonlara farklı karakterler bahşetti. 68’in Küba-Vietnam-Filistin çemberiyle etkileşimi, 78’in 68’i tamamına erdirme motivasyonu gibi… Günümüz gençliğine bu açıdan göz atacak olursak, jenerasyonu şekillendiren en baskın koşulun, muktedirin kesintisiz iktidarı olduğunu görebiliriz.

 

DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY

 

Bugün 18 yaşında olan bir genç, Popescu’nun UEFA kupasını getiren penaltısını izleyemedi, İlhan Mansız’ın Senegal’e attığı altın gole tanıklık edemedi (İlhan Mansız’ı Survivor’da tanıma bahtsızlığına değinmiyorum bile!), 2002 seçimlerinde Ecevit’in bir anda yok oluşuna  şaşıramadı, Ercan Taner’in “Sergen attı, şampiyonluk geldi” çığlığını dinleyemedi, Fenerbahçe’yi, mabedi Kadıköy’de, kalede Pancu -takım 10 kişi kalınca mecburen kaleye geçen ünlü golcü- varken 4-3 yenmeyi başaran Beşiktaş’a hayretler içerisinde kalamadı belki… Milyonlarca insanın ellerinde keleşlerle Saddam Hüseyin’in karşısında and içmesini ve fakat kısa sürede Irak’ın ABD işgaline yenik düşmesini… Pek çok fotoğraf karesi, pek çok sahne… Ama O 18 yaşındaki genç, reklam arasız bir filmin karşısında büyüdü; muktedirin 15 yılı aşkın bir iktidar serüvenini izleyerek… Arka planda “beraber yürüdük biz bu yollarda” soundtrack’ini dinleyerek… Bu jenerasyon için “değişmeyen tek şey değişimin kendisi” olmadı, muktedirin ta kendisi oldu…

 

MAHALLE MAÇINDAKİ ŞEREF GOLÜ

 

Muktedirin iktidarı, günümüz gençlik jenerasyonu üzerinde spesifik etkiler yaratmış gibi görünüyor… Süleyman Seba’nın , İlhan Cavcav’ın, Aziz Yıldırım’ın bile taraftar üzerinde benzeri spesifik etkileri gözlemlenebilirken elbette ki muktedir için de aksi mümkün olamazdı. Nelerdir mesela bu etkiler? İlk akla geleni, muktedirin iktidarının “yenilemez” olduğu hissi… Bu his, bu hissin doğurduğu psikoloji hafife alınmamalı. Yıllardır Galatasaray, Fenerbahçe’yi Kadıköy’de yenemiyorsa işte bu psikolojiden dolayıdır. (Son maçta bitime yakın dakikalarda Maicon’un direkte patlayan topu bile bu nedenle ağlara gitmemiştir). Bu ruh halinin doğurduğu başka başka şeyler de var… “Zaferi” laf olsun diye dillendirme, muhalif olmayı, hep muhalefette kalmayı bir kimlik olarak kabullenme, özgüven yitimi vb.

 

“Muhalif olmayı, hep muhalefette kalmayı bir kimlik olarak kabullenme” çok kritik. En yaygın olan ruh hali budur. Şöyle özetlenebilir; evet siz kazandınız ve kazanmaya devam edecek, ilelebet kazanan siz olacaksınız ama “biz de varız” ; hep kaybedeceğiz muhtemelen ama azalsak da var olacağız… Bir Şebnem Ferah şarkısında somutlanan haliyle “ruhumun şerefini, zalimin gölgesine, sat-ma-yan, birileri var !”.

 

“Birileri” olmayı kabullenmek ve ötesinde bundan mutlu olmak… Bu ruh halinin bir başka versiyonu ise muktedirin kendini dillendirmesinden bile haz duyuyor: “Bak bak komünistler dedi, çapulcular dedi, korkuyor ya bizden…” Muktedirin bu sözleri kendi hegemonyasını yeniden ve yeniden üretmek amaçlı söylediğini yakalayamamak bir kenarda dursun; “kendini muktedirde var etme” olarak özetlenebilecek bu sıkıntılı ruh hali 28 gole 1 golle karşılık verebilen mahalle takımının şeref golü avuntusuna benziyor.

 

Direnişin zaferle olan bağlantısı koptuğu vakit, elde sadece muhaliflik kalıyor. Muktedir “muhalif kimliği” bizzat örgütlüyor. Sorun, bunu gönüllü olarak kabul eden devrimci cenahta…

 

BİR GÜN BİR MUHALİFLE İMC TV’DEYİZ…

 

2014’tü yanlış hatırlamıyorsam, İMC TV’de “gençlik” gündemli bir canlı yayına katılmıştım. O zaman gündemde “kızlı-erkekli ev” meselesi vardı. Muktedir “böyle şey olmaz” demişti ve tartışılıyordu işte… Moderatör bu konuyla ilgili hazırlanan sokak röportajlarını izleyeceğiz dedi ve başladı röportajlar. İMC TV muhalif bir kanaldı ama moderatör bize jokervari bir oyun hazırlamıştı; röportajlara katılanların ezici çoğunluğu “bizce de gençler kızlı-erkekli evlerde kalmamalı” diyorlardı. Bu konuşmalar ekranda akarken bir ara moderatör ile göz göze geldik ve ardından canlı yayına geçtik. Moderatör “evet, görüyoruz ki kızlı-erkekli ev meselesine karşı olan pek çok insan var” diyerek sözü diğer katılımcıya verdi. Katılımcı genç arkadaş, reformizmin memleketteki yılmaz temsilcisi olan bir “dernek”tendi ve mealen “onlar ne derse desin, bu ülkede biz de yaşıyoruz, bize karışamazlar, bize de tahammül edecekler“ şeklinde sözler söyledi. Tam bir muhalifti vesselam. Moderatör “nasıl sıkıştırdım sizi, bakalım sen ne geveleyeceksin” der gibi bakarak sözü bana verdi. Ben de “haklı olmakla çoğunluk olmak arasında bir bağ olmadığını belirterek”başladım söze. Devamında, çoğunluk olmanın da göreceli olduğunu, toplumsal süreçlerin radikal dönüşümler, alt-üst oluşlarla iç içe yürüdüğünü belirtip, Haziran sürecini örneklemiştim bir solukta: “Örneğin” demiştim, “bilim-kurgusal bir imkanımız olsaydı ve 2013’ün Mayıs ayına dönebilseydik… Sadece 4-5 gün sonra, Haziran sürecine doğrudan katılacak milyonlarla 27 Mayıs 2013 tarihinde bir anket yapabilseydik mesela… Tek bir sorumuz olsaydı: yarın Gezi Parkı’ndaki ağaçlar kesilecek olsa ve buna direnenlere müdahale edilecek olsa ne yapardınız?

 

A) Üzülürüm

 

B) Arkadaşıma ‘bu kadar da olmaz’ derim

 

C) Twitter’dan yardırırım

 

D) Hiçbir şey yapmam, bence kimse de yapmasın zaten, bir şey değişmez

 

E) Tüm gücümle direnenlerin yanında yer alır, ben de direnirim

 

Cevap olarak E şıkkını verecek insan sayısı Galatasaray’daki basın açıklamalarına katılan insan sayısı kadar olurdu muhtemelen ama hayat öyle akmadı. Hayat, anketler, göz ardı edilebilecek (!) milyonlarca kişilik bir “sapmaya” uğradı. Mücadele, dün olmaz denileni, yarın olduran sihirli etkiler yaratır. Yayınladığınız röportajlara da bu gözle bakıyorum…” O günkü programda “muhaliflik” denen illeti daha yakından tanımıştım ve “bu kafayla devrimcilik yapılmaz ya [1] demiştim kendi kendime. Kazanamayacağını “bildiğin”, yenilmeyi baştan kabul ettiğin bir mücadeleye girip fedakarlıklarla, acılarla, bedellerle dolu bir süreci nasıl göğüsleyebilir ki insan? Bu mümkün mü? Eğer kapatıldığınız tünelin bir çıkışı olmadığını biliyorsanız ya da öyle düşünüyorsanız, tünelde dolanıp durmanın anlamı var mı?

 

Yılgın ruh hali salt reformist politikalarla açıklanamaz. Bu politikalar olsa olsa yılgınlığı derinleştirebilir, ki bakıyoruz, devrimci politikanın öznelerinde de benzer bir yılgınlık mevcut. Pratik aktivasyonu durdurmuyor, bu yılgınlık tüm bu pratiğe siniyor, sohbetlerde kulakları tırmalıyor… Bir şekilde varlığını gösteriyor; “yok” dendiğinde bile!

 

Bir boksör, o son yumruğu yediğinde mi yenilir? Yoksa yılgınlığa düştüğü vakit, zaten çoktan yenilmiş ve makus talihini beklemeye mi başlamıştır…

 

Yılgınlık yenilgiden önceki son köydür. Bir çıkmaz sokaktan çok, köprüden önce son çıkışı kaçırmış bir arabanın içinde olduğu sorunlu güzergahtır ve son durak yenilgidir. Köprünün “diğer tarafı” yoktur, uçurumdur. Korsanların taktiği yani, yürümeye devam et ve timsahların karnı doysun!

 

Yılgınlık fenomeni sayısız etkenin karmaşık bir bileşkesidir… Memleketteki ruh hali açısından düşünecek olursak bu etkenlerden biri muktedirin kesintisiz iktidarıdır elbette. Ancak ona “kızamayacağımıza”göre, bu etkeni evirip çevirmenin de alemi yok… Diğer bir etken ise muktedire karşı alınan küçük yenilgilerdir. Aslında yenilgi başlı başına yılgınlıkla ilişkilendirilemez. Böylesi “doğrudan” bir bağ kurulamaz. Burada esas mesele alınan yenilgilerin niteliğiyle alakalı…

 

Muktedirin iktidarı boyunca, devrimci cenahın politik iddiaları, öngörüleri –istisnalar hariç- hep karşılıksız kaldı. Hatta bu iddia ve öngörüler tam tersleriyle vuku buldu sıkça. Daha somut konuşacak olursam, 2007’den beri “ha gitti ha gidecek” tespitleri yapılan bir muktedirden bahsediyoruz, ki bu anlamda tüm eski dergi ve yayınlar “tanığımdır”. Muktedir 15 yıl boyunca hem kitlesel hegemonyasını hem de siyasal gücünü artırdı ve rakiplerini de zayıflatmayı bildi…

 

Politik iddiaların yanlışlanması da tek başına yılgınlıkla ilişkilendirilemez. Zira mücadele bu; kazanmak da var kaybetmek de… Yakalanması gereken nokta, politik tespitlerin somut gelişmeleri doğru izah edemeyişleriyle alakalı…

 

Daha derli toplu konuşursak; muktediri zayıflatacağı öngörülen gelişmeler, hep tersi etkiler yarattı, muktediri güçlendirdi. Örneğin yoksulluk, baskılar, ekonomik kriz, egemenler arası çelişkiler, dış politika, emperyalistlerle yaşanan sürtüşmeler ve benzerleri muktediri zayıflatmak bir yana hegemonyasını sağlamlaştırdı! Devrimci cenah, açıktan veya alttan alta, bu gelişmelere atıf yaptı, anacak her seferinde hüsranla karşılaşıldı. “Artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak” dendiği momenti müteakiben “ah o eski günler” nostaljisine demir atıldı.

 

“Neden” sorusunun cevabını ideo-politik alanda aramak gerekiyor. Muktedirin şablonları aşan sahici bir tahlili yapılamadı. Devrimci cenahın ideo-politik öngörülerinin sonu üçüncü sayfa haberleri gibi oldu. Yanlış teşhisin sonucunda hatalı tedavi, vurulan iğneden sonra eve gönderilen hasta kurtulamadı. Ve daha vahimi, maktulün yakınları feryat-figanken, hastaneden “ihmal yoktur” açıklaması geldi.

 

Devrimci cenah, muktedirin kitlesi ile kurduğu hegemonik bağı ve iktidarının yeniden-üretimini, bir özgürlük olarak ele almamakta “direndi”. Bu noktada direksiyonda Avrupa-merkezci, aydınlanmacı Marksizm oturuyordu. Her yenilgi kendinden menkulleştirildi ve ideo-politik bir hesaplaşmaya girişilmedi. Ve nihayetinde ideolojik yenilgi kaçınılmaz oldu. Kuşkusuz yenilen Marksizm değildi, Marksizm’i bağlamından kopuk, dogmacı şekilde uygulamakta direnenler yenildiler.

 

Ve ideolojik buhran… İdeolojiye güvenin zayıflaması… İnandırıcılığın yitirilmesi… Mao’nun “halkı inandırabilmesi için, önce kadro inanmalı”dediği yerden fersah fersah uzaklaşıldı…

 

İnandırıcılığı şöyle tartışalım. Bugün kaç kişi, muktedirin kitlesinden bir kişiyi örgütleyebileceğine inanıyor? Çok az kişiyse, peki bu devrim kimle yapılacak? Kaç kişi yoksulluğun, muktedirin kitlesinde bir kırılma-kopuş yaratacağına inanıyor? Kaç kişi yükselen enflasyonun-faizin, ya da baskıların muktedirin kitlesini esaslı bir şekilde daraltacağına ihtimal veriyor?

 

Devrimci cenahın Avrupa-merkezci, aydınlanmacı ezberi, muktedirin karşısında çökmüştür. Ve hatta muktedir bu ezberi tersine çevirerek, kendi hegemonya tesisinin “hammaddesi” yapmıştır. Abi’nin deyişiyle, muktedir devrimci cenahı taktik olarak yönetmektedir.

 

SORUN YUMURTADA MI? SICAKLIKTA MI? 

 

15-16 yıllık bir sürecin derinlikli bir tahliline girişmedik, zira bu defalarca yapıldı ve yapılıyor. Biz zurnaya “zırt” dedirtmeye çalışıyoruz, amatörce…

 

Bahsedilen muktedirin iktidar süreci boyunca, devrimci cenahın farklı kesimleri çeşit çeşit yönelimler tutturdu ve bugüne geldiğimizde bir yenilgiyle yüzleşildi. Mao der ki, “uygun bir sıcaklıkta yumurta civcive dönüşür. Ama bir taşı civciv yapabilecek bir sıcaklık yoktur…”. Buradaki “taş” metaforu, bizim sürecimizde neyi karşılar onu tartışmalıyız. Çünkü yıllarca optimal denebilecek rüzgarlar esti memlekette ama yumurta civcive dönüşmedi. Demek ki o yumurta değilmiş, taşmış. Onu “taş” kılan neymiş, bulalım ki, bir 20 yıl daha beyhude beklemeyelim.

 

Yumurtayı simyacı marifetiyle taşlaştıran şeyin, Marksizm’in Avrupa-merkezci ve aydınlanmacı yorumu olduğunu düşünüyorum. Bu ideolojik sakatlanma, devrimci cenah ile muktedirin kitlesi arasına suni bir set çekti, bu ezilenler toplamını tepe tepe kullanması için muktedire teslim etti… Karşılaşılan tablo o kadar vahim ki… Bir terazi düşünün ve ağırlıklar… Bizim ulaşabildiğimiz tarafta üç adet beş kiloluk ağırlık var, muktedirin kesesinde ise 20 kiloluk bir ağırlık sabit duruyor ve ayrıca ulaşabildiği yerlerde çeşitli ağırlıkta ayrı ayrı yükler var… Ve hatta, muktedir bizim taraftaki beş kiloluk yüklere de ulaşabilir vaziyette, biz onun 20 kiloluğuna yaklaşamazken… Tezgahı dağıtmadan bu oyunu kazanabilmek mümkün değildir.

 

YARALAR DERİN / SENELER KADAR / AÇILIN GERİ… (Duman)

 

Okey ıstakalarını bir anda pervasızca devirerek “açılın geri” diyecek yeni kadrolar; “bakın ben bi esnafım, ben bi esnafım” haykırışları içerisinde fırlatılan yazar kasa görüntüsüne tanık olmamış yeni jenerasyon gençliğin içinden çıkacaktır. Ancak, Mao’nun metaforunu tekrar hatırlayıp koşulları değiştirmeden beklersek, taştan yine civcivin çıkmayacağını bilmeliyiz. Ahmet Telli’nin deyişiyle “bir şeyler var değiştirmemiz gereken” ve bu yazı vesilesiyle “önce nereden başlasak” sorusuyla ilgileniyoruz.

 

Lenin’in “Ne Yapmalı”sındaki “profesyonellik” şartını, “Zafere Doğru Yürüyüş”teki devrimci karakter vurgusunu tekrarlama ihtiyacı hissetmiyorum, zira bunlar “değiştirmemiz gerekenler” klasmanında değiller…

 

Öncelikle maneviyatı, ruh halini değiştirmemiz gerekiyor. Soyutla ilişkili bir kavram olan maneviyat, insanın somut gereklilikle kurduğu karmaşık ilişkinin bir sonucudur. Kabaca insan somut gereklilikle ilişkilenir, onu düşünsel mekanizmalarında işletir ve sonucunda bir ruh haline bürünür. Velhasıl maneviyatın üzerinde yükseldiği zemin, yine somutluğun kendisidir. Somut koşulları hokus-pokus yaparak bir anda değiştiremeyiz ancak bu somutlukla kurduğumuz düşünsel ilişkiyi ayakları üzerine oturtabiliriz, zira bugünlerde baş aşağı duruyor…

 

Bahsettiğimiz ideolojik sakatlanmadan kaynaklı, devrimci cenah, somut koşullarla ilişkileniyor ve görüyor ki, mücadeleyi kağıt üstünde bile kazanamıyor. Bu sonucun üzerine yılların yaraları biniyor ve karmaşık süreçlerin sonucunda, ortaya yılgınlık psikolojisi çıkıyor. “Kağıt üzerinde kaybetme” tarihsel haklılıkla ilgili değildir, aralarında bir ilişki yoktur, ki tarihte –istisnalar hariç- hep haksızlar kazanmıştır. Buradaki atıf güç dengesine, strateji-taktiğe dönüktür.

 

Örneğin, bir kaleyi ele geçirmek istiyorsunuz. Oturdunuz masanın başına, kafanızda kağıt üzerinde kuşatma sürecini yazıyorsunuz, canlandırıyorsunuz. Önce “askerler kalenin kapısını kırsa” diye hayal ediyorsunuz mesela, kapının dayanıklılığı, kapı kırılana kadar verilecek kayıpları ve benzeri faktörleri hesap ediyorsunuz ve “yok böyle olmaz, kaybederiz” diyorsunuz. Sonra surları tırmanarak aşmayı hayal ediyorsunuz, yine bahsedilen hesapları yapıyor ve yine kazanamayacağınızı görüyorsunuz… Eğer o masanın başında kaleyi fethetmeyi başaracak bir plana ikna olamazsanız, o kaleyi fethedemezsiniz. Belki masa başında kaleyi fethedebilecek bir plan bulabilseniz ve buna ikna olsanız da, o kaleyi fethedemeyebilirsiniz ancak bu sefer yenilginizi belirleyen şey farklılaşmıştır. Masa başında, kağıt üzerinde bile kazanamadığınız bir mücadeleye girdiğiniz de yenilginizi belirleyen şey stratejik zayıflığınızdır. İkincisinde ise taktik faktörler devrededir ve kaybetmiş olsanız da zafer potansiyel itibariyle sadece ıskalanmıştır.

 

Devrimci cenah bugün için kağıt üzerinde yenilmektedir, zafer bilimsel temelleriyle öngörülememektedir. Bunu öngördüğü iddiasında olanlar, inandırıcılıklarını yitirmişler ve kendilerinden başkasını ikna edemez duruma düşmüşlerdir. Bir kesim derin bir yılgınlık psikolojisine girerek sisteme entegre olmaya yelken açmıştır. Diğer bir kesim mücadeleye devam etmektedir ancak maneviyatı “teslim olmama haline” çakılıp kalmıştır. Zaferden kopuk bir “direniş retoriği” kötünün iyisidir belki, fakat “yeni” kadro da bu maneviyatla şekillenirse, kısır döngüyü parçalamak mümkün olmayacaktır.

 

Yeni kadro zafere dair bir maneviyatla yüklü olmalı, bu yılgınlık ortamı dağıtılmalıdır. Bunun için kağıt üzerinde kazanabildiği bir yol haritasına ihtiyacı vardır. Kağıt üzerindeki planları hayata geçirebilme, güçlenebileceğini, yeterli güce bu planlamayla ulaşabileceğini görmeli ve zaferi zihnindeki satranç maçında kazanabilmelidir. Bu yol haritası, yaratılan kopuş sürecinin tamamında, parçalı ve dağınık bir halde de olsa mevcuttur. Serüvenciler, define avcılarını kıskandırırcasına, haritanın yırtık-eksik parçalarını bir araya getirmeye çalışmalıdırlar. Hiç kimse, meydanı boş kaldı sanıp güvelerin yiyip bitirdiği eski haritaları sandıklarından çıkartmaya yeltenmesin…

 

FİDEL’İN YENİDEN BAŞLAMA CÜRETİ

 

Fidel Castro, Moncada Kışlası Baskınından sonra yakalandığı vakit, mahkemede “Ben kaybedersem yeniden başlarım, Batista kaybederse her şeyini kaybeder” demişti. Fidel’deki özgüvenin kaynağı, kaybedişin niteliğiyle bağlantılıdır. Kağıt üzerinde kazandığı bir kavgaya girdiğini bilen Fidel, potansiyel zaferin orada bir yerde olduğunu hissettiği için zafer maneviyatıyla dikilebilmiştir hakim karşısında… Taktik bir yenilgiyle karşılaştığının bilincindeydi ve gerçekten de zafer üç-beş yıl ötesinde duruyordu…

 

Bugün için memlekette ezilenler bıçakla ikiye ayrılmış gibidir. Muktedirin hegemonyasındaki ezilenler, sakatlanmış ideo-politika tarafından “örgütlenemeyecekler” olarak sınıflandırılmışlardır. Ulusalcı cenah bunu açıkça dillendirirken, devrimci cenah dolambaçlı şekilde ifade etmektedir. Pratikte her iki kesim de aynı yolun yolcusudur. Bu “örgütlenemeyecekler” toplamı muktedirin hegemonyasında kaldığı müddetçe, kağıt üzerinde zafer “hayal” olacaktır.

 

Yapılması gereken Marksizm’i yerelleştirmek, aydınlanmacı yüklerinden arındırmaktır. “Kopuş”ta sembolize olan bu yenilenme, muktedirin hegemonyasındaki ezilenleri örgütleyebilecek imkanları yaratabilecek kabiliyettedir. Bu ise, güç dengelerini değiştirecek, kağıt üzerinde zaferi kazanabilmemizin yolunu açacaktır. Zafere dair bir maneviyatla yüklenen kadrolar, ancak onlar, Fidel’in “yeniden ve yeniden başlayan” devrimci coşkusunu ve kararlılığını kuşanabilirler.

 

KAPALI KAPILARI VURABİLECEK KADAR

 

“Bir Bilim Adamının Romanı” adlı eserinde Oğuz Atay, cesareti farklı bir şekilde tarif eder: “henüz kapalı kapıları vuracak kadar cesaretli değildi”. Yeni dönemin kadrosundaki cesaret de bu bağlamda yükselmelidir. Kapalı kapıların ardındaki ezilenlere ihtiyacı olduğu bilincini, kopuştaki politik bilinçten edinmeli ve bu cesareti sergilemelidir. Bu hususta eski “abi-ablalarının” yol açıcı olmaktan ziyade, statükoda ayak direteceklerini aklından çıkarmamalıdır. İcap eder ise, Babam ve Oğlum filmindeki Salim gibi ”babayı vurup/devirip geçmek” lazımdır.

 

“Kaplan inine girmeden, kaplan yavrusu tutulmaz” dermiş eski bir Çin atasözü (Mao yoldaşın yalancısıyız tabi ki)… Evet, kopuşun işaret ettiği güzergah “deneyimlenmemiş” olması itibariyle kolay gözükmemektedir. Muhtemelen “gözükmemenin” ötesinde, hakikat itibarıyla da kolay olmayacaktır. Ancak kazanılacak bir zafer varsa o zafer bu yolda durmaktadır. Kaybedilecekse de bu yolda kaybedilmeli, ayağımız taşa değecek, düşüp dizimizi-dirseğimizi kanatacaksak, o taş bu yolda olmalıdır.

 

BİR “NAR TANESİ” OL KON DİLİMİN UCUNA…

 

Sezai Sarıoğlu’nun “Nar Taneleri”ni yeniden okumak gibi –anlamsız- bir “planım” yoktu. Zindan bu ya, bir şekilde elime “düştü”.

 

Gelenek deyince aklıma, Yılmaz Erdoğan’ın sesinden dinlediğim bir şiir geliyor: “hep seni sevmeyenleri severek…”. Bu kadar “sevmemeyi”nasıl beceriyorlar diye dert edinmeyi ve bir oranda da sözde gelenekçileri “sevmeyi” bırakalı oluyor bir üç-beş yıl kadar… O yüzden, aforoz sevdalısı İsviçrelilerden bahsetmeyeceğim bile, konu başka.

 

Kitabı okurken, Bulancaklı Gavur Ali’nin (Ali Günay) bir sözü takılıyor aklıma “Az kalsın Felsefenin Temel İlkelerini kurşunlayacaktım… Anni musun?”. Her ne kadar Gavur Ali abimizin bu sözü söylemesinde yatan bağlam ile 180 derece zıt bir muhteva da olsa da, ben de bu sözü sık sık tekrarlar oldum… Evet kafayı taktım Felsefenin Temel İlkelerine. Tabi bu kitap bir sembol olduğu için, yoksa Politzer’e özel bir gıcıklığım yok. Bu kitap, sakatlanmış Avrupa-merkezci, aydınlanmacı Marksizm’in sembolü… Kuşkusuz sadece sembolü de değil… Muhtevası itibariyle taşıyıcısı…

 

Geçenlerde çok sevdiğim iki kardeşimden mektup geldi, şöyle yazmışlar: “Felsefenin Temel İlkelerini çalışıyoruz, ancak bir noktada çalışmamız düğümlendi. Arkadaş ‘bardağın sürekli değiştiği’ gerçeğine ikna olmuyor !” Evet, Gavur Ali abimizin sözünü tam bu sırada tekrarlamıştım sanırım…

 

Felsefenin Temel İlkelerinden kurtulmamız lazım. Bu, bütünlüklü tedrisatımızı dönüştürmeye dair bir çağrıdır kuşkusuz. Mevcut tedrisat “eski”nin tedrisatıdır ve “eski”ye dair kadrolar yetiştirmeye yarar. Yeni süreci ve kopuşu göz önünde bulundurduğumuzda, yeni kadro, “yeni”tedrisatla başlayabilir. Bugün için “eski kadro” ile “yeni politik hat”arasında yaşanan gerilimin devrimci çözümü, tedrisatı da yeni politikanın ihtiyaçlarına uygun/uyumlu hale getirmekte yatmaktadır. Ayrıca bir ferman vasıtasıyla “tevhid-i tedrisat” da ilan edilmelidir… Yeni tedrisatın içeriği, materyalleri ve yöntemi asgari oranda tekleştirilmelidir… Yeni politik hattın “dedikodusunun” döndürüldüğü “tekkeler” kapatılmalıdır.

 

UŞAĞUM ÖYLE DEME DA… HALKIN ARASINA GİRECEĞUK DA… (Bayram Ali Tatoğlu)

 

Bayram Ali Tatoğlu Reşadiye Mahallesi Camii Koruma ve Güzelleştirme Derneği’ni kurarken ya da faşistlerin pususundan “La İlahe İllallah”çekerek kurtulurken nereye yaslanıyordu? Gerçekten tüm bunlar –tıpkı Şeyh Bedreddin için iddia edildiği gibi- “gerçek” mücadeleyi maskeleyen figürlerden mi ibaretti?

 

Bu pratik toplamın, Tatoğlu’nun niyetlerini de aşan bir kavrayışla, devrimci bir okumaya tabi tutulması, hem mümkündür hem de ihtiyaçtır. Zira böylesi bir okuma, gelinen noktada sıkıştığımız alanı parçalayabilecek, Marksizm’i Rizelileştirebilecek imkanları açığa çıkartabilir. Doktor Hikmet Kıvılcımlı’dan öğrenilemeyen, Rize’nin, geleneğin Bayram Ali Tatoğlu’sundan yakalanabilir, yakalanmalıdır. Bu cüret “yeni”ye aktarılmalıdır. “Gelenekten geleceğe”… Devrimci yürüyüş “ha buradadur”…

 

SON YERİNE: HİKAYENİN BAŞLADIĞI KÖYE DÖNMELİ…

 

Çok şey söylendi ama az şey akılda kalacak. Ve fakat bu, yönelimin kendisi olmalı, bugünün gençliği yeniye yelken açmalı ve kapalı kapıları parçalamalı. Kaplanın inine girmeye hazırlanmalı… Taşı yumurta kılmalı, sahici bir kuluçkanın imkanlarını öz gücüyle inşa etmelidir…

 

Gelinen (ya da sürüklenilen) noktada en yakıcı ihtiyaç, politik yönelimin kavranması paralelinde, bu yönelimin icracılarını yaratmaktır. Yol arkadaşları bulmak, dost meclisleri kurmak, birbirini seven genç yürekleri yakalamaktır…

 

Dünden bugüne bakınca, olumlu manada değişen şey; Saruman(lar)ın karanlık tarafta olduğu anlaşılmış ve Gandalf(lar) güzergahı dosdoğru tespit etmiştir. Geriye, Shire’a gidip Frodo, Sam, Pippin ve Mary’leri bulmak, yüzük taşıyıcıları ile yolculuğu yeniden başlatmak kalmıştır. Bizim Shire’miz lisedir, devrimci liselilerdir…

 

Politik atmosfer, devrimci liselilerin sörf yapabileceği oranda dalgalıdır, ne azı ne fazlası… Vakti zamanında yapıldığı gibi, tüm kaynaklar ve enerji bu alana harcanmalıdır. Gençliğin özne olabileceği bir bakış açısı yaratılmalıdır. Yönelimin ideo-politik içeriği baskı-özgürlük karşıtlığı üzerine inşa edilmeli, aydınlanmacı –gericilik vs.- safsatalara sapılmadan, en geniş kitleye devrimci liseliler “hatırlatılmalıdır”“Yeni”, bu geniş kitlenin içinden üretilmelidir.

 

Gençlik dün olduğu gibi bugün de yüzüğü taşımaya gönüllüdür. Bu taktik yönelim; stratejinin bir parçası olarak değer kazanabilince, bu durum hem moral değerleri yükseltecek hem de kapasitemizi artıracaktır.

 

Genetik kodlarımızdan ibaret olan hareket tarzımız, “yeni” ile buluşturulabilince, tekrardan mucizelere inanabilecek bir devrimci ruh haline kavuşabiliriz. Bu tüm denklemleri ve hesapları alt-üst edecektir.☺

 

[1] “Bu iş olmaz ya…”: sondaki “ya”yı, “bu iş olmaz ya neyse”deki “ya” gibi de, “hadi ya of”daki “ya” gibi de okuyabilirsiniz. Anlam değişmez, kesin bilgidir yayalım.